Ev / Osmanlı Padişahları / Fatih Sultan Mehmet

Fatih Sultan Mehmet

fatih-sultan-mehmet
Fatih Sultan Mehmet

Fatih’in Çocukluğu

Sultan II.Mehmed  29 Mart’ı 30 Marta bağlayan gece dünyaya gelmiştir. Annesi Huma Hatun adlı dindar bir kadındı. Çocuğunun üstüne titriyor, henüz beşikteyken tahsil ve terbiyesini başlatıyordu.

Bir süre Edirne de ki Eski Saray da büyüyen şehzade, daha sonra Bursa’ya gönderildi. Büyüfüğü ev Bursa da dır. Mimari özelliği ve tarihi değeri sebebiyle müze yapılmıştır.

On yaşına kadar Bursa da kalan şehzade, devrin geleneklerine uyularak Manisa Sancak Beyliğine tayin edildi. Böyle tayinlerden maksat, şehzadelerin idare ve askerlik alanında eğitilmesiydi. Yanında daima iyi komutanlar ve en tanınmış bilginler bulunuyordu.

Daha çok küçükken, bir gün babası onu Hacı Bayram Veli ye götürmüştü. O sıralar Şehzade Mehmed’in babası Sultan II.Murad’ın kafasında İstanbul’u fethetmek vardı. Hep bunu düşünüyordu. Derdini Hacı Bayram Veli ye açınca, Veli gülümseyerek;

“Hünkarım, İstanbul’u şu çocukla benim Köse fethedecekler.” Dedi

Çocuk dediği, Şehzade Mehmed’di. O sırada bir odunu at gibi bacaklarının arasına almış, süvarilik oynuyordu. Velinin köse diye bahsettiği ise, talebelerinden Akşemseddin di. Bu keramet yıllar sonra gerçekleşti ve Şehzade Mehmed ile Akşemseddin yan yana İstanbul’a girdiler.

Sultan II.Murad, oğlunun çok iyi tahsil görmesini istiyordu. Devrin en tanınmış bilginlerini ona hoca tutmuştu. Bunlar arasında Molla Gürani de vardı. Sultan II.Murad Molla Gürani yi Manisa ya göndermeden önce yanına çağırdı. Eline bir sopa tutuşturdu. Ve şayet şehzade tembellik edip derslerine çalışmazsa, bu sopayla dövmesini istedi. Molla Gürani memnuniyetle Manisa ya gitti. Şehzade Mehmed’e ders vermek için odaya girdiğinde, elinde Sultan II.Murad’ın verdiği sopa vardı. Şehzade hayretler içinde sordu.

“Elinizdeki o sopayla ne yapacaksınız.”

Molla Gürani ciddiyetle şu cevabı verdı:

“Üstünüze bulaşacak olan tembellik tozlarını bunlarla silkeleyeceğim. Babanızın emri bu yoldadır.”

Fakat hiçbir zaman o değneği kullanmadı. Çünkü Şehzade Mehmed derslerine çok iyi çalışıyor, hocasının her sözünü dinliyordu. Kısa sürede Arapça öğrenmiş, Farsça şiirler okumaya başlamıştı. Gündüzleri ata binmeyi, ok atmayı öğreniyor, akşamları da hocalarının önüne oturup ders alıyordu. Bu arada şiir yazmayı öğrendikten sonra top dökümcülüğü mesleğini de öğrendi. Adetti, şehzadelere mutlaka bir meslek öğretilirdi. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Bunların başında, peygamberlere duyulan sevgi ve saygı gelir. Çünkü hemen hemen her peygamberin mesleği vardı.

Öte yandan Osmanlı Devlerinin kuruluşunda büyük emeği geçen Ahilik teşkilatına mensup şeyhlerin ve müritlerin de meslekleri vardı. Kimi ayakkabı yapımı, kimi at koşumları diler, kimi kılıç kalkan döver, kimi mızrak imal ederdi.

Bir süre sonra Edirne de hayata veda eden II.Murad ın acısı çok büyüktü. O öldükten sonra 18 Şubat 1451 günü, cülus töreni ile Edirne Tunca Nehri kenarında bulunan Yeni Sarayda II.Mehmed tahta çıktı. Törene katılan tüm halk, padişaha bağlılıklarını bildirmekteydiler.

Ancak bir terslik vardı.Bu terslik genç padişahın gözünden kaçmamışı. Baba yadigarı Sadrazam Halil Paşa, törendeki sırasını almamıştı. Kenarda duruyordu. Bunun sebebi belliydi. Bir zamanlar Çandarlı Halil Paşa, Sultan Mehmed’e karşı babasını tutmuş, Sultan Mehmed’in daha küçük yaşta olduğunu öne sürerek, tahtta Sultan Murad’ın kalmasını sağlamıştı. Genç padişahın bu yüzden kendisine bir fenalık yapacağını düşünüyordu. Fakat padişahın böyle bir niyeti yoktu. Sadrazamın uzak durmasının nedenini biliyor, fakat bir sorun yapmıyordu. Kızlarağasına dönerek Çandarlı Halil Paşa’nın yaklaşmasını emretti. Çandarlı Halil Paşa korkularını bir kenara bırakarak hemen II.Mehmed’in eteğini öptü.

“Hayırlı Olsun Hünkarım” dedi.

Belliydi ki devir bir kin ve intikam devri değildi. Fetihler ve fatihler devriydi. Çandarlı Halil Paşa da bunu hissediyordu. Bu, saltanat değişikliğinden çok bir çağ değişikliğiydi. Bu değişiklik fazla değil iki yıl sonra meydana gelecekti.

İstanbul’u Fetih Aşkı

Şehzadeliği önce Edirne de ardından Bursa da ve Manisa da geçen II.Mehmed büyüdükçe ilim öğreniyor, bir gün babasının yerini almaya hazırlanıyordu. Latince ve Yunanca da öğrenmişti. Bir gün hocalarından Molla Hüsrev, kendisine peygamber efendimizin İstanbul fethiyle alakalı hadisini okudu.

“Konstantiniye elbet bir gün feth olunacaktır. Onu feth edecek kumandan, ne güzel  kumandan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir”

Bu sözlerden sonra Genç Mehmed’i derin bir düşünce aldı ve o günden sonra İstanbul’u feth etmenin yollarını aramaya başladı.

Bol bol tarih karıştırıyor, çeşitli kuşatmalara rağmen, İstanbul’un neden alınamadığını tartışıyordu. Şehrin etrafı kalın ve yüksek surlarla çevrilmişti. Bu taş duvarlara rağmen Bizans içten içe çürüyordu. Ama şehri almak için surları aşmak lazımdı. Bunun içinse o zamana kadar görülmemiş, büyük toplara ihtiyaç vardı. O topları dökmeyi başarabilen İstanbul’u almayı başarabilirdi.

II.Mehmed’in İlk Seferi

Hazırlıklarını çabuk bitirerek ilk seferine çıktı. Ordusuyla Karaman topraklarına girdi. Halk, genç padişahı ve ordusunu tekbirle karşılıyordu. Masum insanlara zulmedilmemesi, kimsenin malına, canına, ırzına dokunulmamasını emretmişti. Bu insanlar da kendisi gibi Müslüman ve Türk idi. Ne yazık ki başlarında bulunan Karamani İbrahim Bey Osmanlı idaresinde bir bey olmanın şerefini az bulmuş ve padişahlık peşine düşmüştü.

Şimdi yanıldığını anlıyordu. Kendisine yardıma söz veren beyler, şimdi arkalarına bakmadan kaçıyorlardı. Venedikliler de daha önce söz verdikleri halde yardım etmiyorlardı. Sıkışmıştı. Elçi gönderip,af dileğinde bulundu. Genç padişah yerine göre sert yerine göre yumuşaktı. O bütün gücüyle, Bizans fethine yol açmak istiyordu. İç meseleleri büyütecek zaman değildi. Karamanoplu İbrahim Bey’i affetti. Tam o sırada, Bizans elçileri karargaha geldi. Padişahtan bir istekte bulundular. Vaktiyle Bizans’a rehin verilmiş olan Şehzade Orhan Bey’in tahsisatının artırılmasını istediler. Şehzade, Bizans da krallar gibi yaşıyor ve Osmanlı Devletinin kendisine bağladığı maaş yetmiyodu. Artırılmalıydı. Artırılmazsa, şehzadeye asker verilip serbest bırakılacaktı.

Bununla genç padişahın gözünü korkutmak istiyorlardı. Bizans yine hile yolunu tutmuştu. Sultan II.Mehmed’in Karamanoğlu ile uğraşmasını fırsat bilip, dert çıkarmak istiyorlardı. Padişah bunun farkındaydı. Ancak şimdi bunun sırası değildi. Önce hazırlanmalı, sonra Bizans’ı bir daha doğrulmayacak şekilde yere sermeliydi. O gün gelinceye kadar vaziyeti idare etmeye karar vermişti. Elçilere döndü;

“İmparatorunuza söyleyiniz, yakında Edirne ye döneceğiz, isteğini düşüneceğiz.”

Elçiler biraz diremek isteyince gürül gürül gürledi.

“Gidiniz, dendi. Biliniz ki bizim kudretimizin başaracağı şeylere imparatorunuzun hayali bile ulaşamaz.”

Elçiler kös kös çıkıp ordugahı terk ettiler.

Rumeli Hisarının İnşası

Ordu kalktı. İstanbul Boğazının Anadolu yakasına kadar yürüdü. Sultan Mehmed, hisarın altında mola emri verdi. Sultan Bayezid’in yaptırdığı Güzelcehisar bütün güzelliği ile boğazı tutmuştu. Uzun uzun hisarı seyrettikten sonra yanındakilere şöyle dedi;

“Cennetlik atam, Sultan Bayezid Han, bu hisarı pek münasip bir yere yaptırdı. Biz de tam bunun karşısına bir hisar kursak gerektir. Böylece Konstantiniyye’nin deniz yolu kesilecek, dünya ile itibarı kopacaktır. Konstantiniye, devletimizin taht şehri olacaktır.”

Derhal hazırlıklara başlanmasını emretti. Ülkenin her tarafından taşçı ustası, marangoz ve amele getirildi. Bunlar Hermaion mevkiinde, toplandılar. İzmit ve Karadeniz Ereğlisi’nden kereste, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden dayanıklı taş ve bolca kireç taşındı. İnşaat baş döndürücü bir hızla başladı.

Telaşa düşen Bizans imparatoru elçiler göndererek, Sultan II.Mehmed den hisarın yapılmamasını rica etti. Padişah şöyle cevap verdi;

“Kendi topraklarımızın kullanılması bize aittir. Bunun için kimseden izin almaya niyetimiz yoktur. Bize engel olmak için elinizde hangi kuvvet vardır. Rumeli sahilleri bizimdir. Dilediğimiz gibi kullanırız. Gidiniz efendinize şöyle deyiniz: Şimdiki Osmanlı padişahı, diğerlerine benzemez.”

Elçiler İstanbul’a döndü.

Hisarın temeli 21 mart 1452 günü atılmıştı. İnşaatta vezirler bile çalışıyordu. Kumandanlar taş çekiyordu. Kalenin mimarı Muslihiddin Ağa idi. Denetleme ve takip işini ise Vezir Şahabeddin Paşa yürütüyordu. Hatta sultan II.Mehmed’in hocalarından Molla Hüsrev’de inşaata taş taşıyordu. Ak sakallı bilginin bu himmeti bütün usta ve işçileri gayrete getiriyordu.

Bu geceli gündüzlü çalışmayla Boğazkesen Hisarı Temmuz sonlarına doğru tamamlandı. Hisarın komutanlığı Firuz Ağa ya verildi. Böylece Bizans’a Karadeniz yolu kapanmış oluyordu.

Padişah, hisarı görmeye geld. Beğendi. Sonra karşı kıyıya geçip surlarda incelemelerde bulundu. Nihayet savaş hazırlıklarını hızlandırmak için Edirne’ye döndü.

İstanbul’u almanın çok zor olacağını söyleyenlere şu karşılığı veriyordu:

“Ya biz İstanbul’u alırız. Ya İstanbul bizi alır. Kabir kapısına kadar fetih yolunda yürüyeceğiz.”

Büyük Toplar

Sıra topların dökülmesine gelmişti. Bu iş, Bizans’ın hizmetindeyken kaçıp, Mehmed’e sığınan Urban isimli bir Macar’a verilmişti. Ayrıca Muslihiddin Ağa ile, Saruca Sekban da görevlendirildi. Urban iyi bir mühendisti. O güne kadar görülmemiş büyüklükte toplar dökmeye söz vermişti.

Padişah, İstanbul fethi sırasında diğer düşmanlar tarafından rahatsız edilmemek için bazı antlaşmalar yaptı. Macaristan’la üç yıllık bir barış antlaşması imzaladı. Venediklilerle olan barış antlaşmasını da yeniledi. Mora despotlarını sindirmek, için de Turhan Bey ve oğullarının kumandasında Mora Yarımadasına akıncı birlikler gönderdi. Sultan II. Mehmed çok çalışıyordu. Gün boyu topların dökülmesini denetliyordu. Askerin eğitimiyle uğraşıyordu. Dökülen yeni topları tecrübe ediyordu. Geceleri ise planlar üstüne çalışarak, ibadet ederek geçiriyordu. İki saat ya uyuyor ya uyumuyordu.

Bizans’ın Durumu

Bizans İmparatoru Konstantin Dragazes telaştaydı. Korkuyordu. Sağa sola başvurup yardım almak için çırpınıyordu. Macaristan Kral Naibi Jan Hunyad, imparatora, yardım edebileceğini söyledi. Fakat karşılığında, Silivri ve Misivri nin verilmesinin şartını koştu. Katalan kralı da yardım edecekti. Ancak Limni adası kendisine verilmeliydi.

İmparator her iki teklifi de kabul etti. Ayrıca Papa Nikola dan da yardım talebinde bulundu. Eğer papa yardım ederse, imparatorluk, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmelerini kabullenecekti. Papa, Polonya Kardinali İzidor’u kalabalık bir kafile papazla birlikte İstanbul’a getirdi. Ayasofya da her bir mezhebe mensup olanlar ortak bir ayin düzenlediler. Fakat İstanbullu papazlardan bazıları buna karşıydı. İki mezhebin birleşmesini istemiyorlardı. Bunların başında da Grandük Notaras geliyordu. Bu adam, Bizans da imparatordan sonra gelen en yüksek rütbeli devlet adamıydı. Şöyle diyordu;

“İstanbul’un içine Katolik Latin serpuşu görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim.”

Kısacası Bizans İmparatoru, Dragazes, Osmanlıları durdurmak, için her şeye razıydı. Yine de bu fethi durduramayacağını biliyordu. Bizans içten çütümüştü. Tek sağlam yeri surlarıydı.

Ordunun Edirne den Hareketi

Nihayet hareket günü gelmişti. Osmanlı ordusu genç yiğit padişahı Sultan II.Mehmed’in emriyle yürüdü. Bütün şehir halkı yollara dökülmüş, genç padişahı alkışlıyordu.

Padişahın bir tarafında din bilginleri vardı. Öbür tarafında vezirler ve kumandanlar yer alıyordu.

Ve şanı dünyayı tutmuş olan namı alemi sarmış cihangir Osmanlı ordusu…

Her biri bir Ulubatlı Hasan.. Kimi atlı, kimi yaya, İstanbul yoluna düşmüşlerdi. Bu yol cihat yoluydu, şeref yoluydu, fetih yoluydu..

Peygamber Efendimizin müjdesini gerçekleştirmeye gidiyorlardı. Mollaların tekbiri, ilahi seslerine karışıp, göklere çıkarıyordu. Yolculuk 14 gün sürdü. 5 Nisan 1453 günü İstanbul kapılarına dayandı. Altmış manda ve 400 askerle çekilen koca toplar, hisar önüne yerleştirildi. Ertesi gün kuşatma başladı. 6 Nisan Cuma günüydü. Bütün birlikler verilen emir üzerine yerlerini aldılar. Kuşatma hattı Ayvansaray’dan Yedikule’ye kadar uzanıyordu. Büyük şahi topları önce Eğri Kapı ya konulmuştu. Sonradan bugünkü Topkapı’ya taşındı. Fatih Sultan Mehmed’in çadırı Topkapı önlerine kuruldu. Hocalarının çadırlarını da kendi çadırının etrafına kurdurdu. Her an onlarla görüşme halindeydi.

“Bunlar, ordularımızın manevi kumandanlarıdır” diyordu.

Osmanlı ordusunun mevcudu 150-200 bin civarındaydı. Tarihçilerin bu konuda verdikleri rakamlar, pek birbirini tutmuyordu. Özellikle Rum tarihçiler 300 bine kadar çıkıyorlar demiştir. Tabii bu, Osmanlı ordusunu kalabalık gösterip, Bizans’ın fethini böyle bir mazerete bağlamak için de öne sürmüş olabilir.

Bizans İmparatoru, taht şehrini savunmak için gerekli her türlü tedbiri almıştı. Surlar önceden tamir edilip, mazgallara toplar yerleştirilmişti. Taş ve alev atan mancınıklar konmuştu. Haliç’in ağzı kalın bir zincirle kapatılmıştı. Yalı köşkü ile Galata arasına çekilen bu zincir, Osmanlı donanmasını engelleyecekti. Zincirin arkasına küçüklü büyüklü 20 parça savaş gemisi dizilmişti. Askerlerin başında her milletten tecrübeli ünlü kumandanlar vardı.

Donanmanın Gelişi

Padişah, donanmanın gelmesini bekliyordu. Bu bekleyiş imparatoru ümitlendirdi. Yeni barış yolları aradığını düşünüp, sevinmeye başladı. Fakat Osmanlı donanması surların önünde belirince, ne kadar boş hayallere kapılmış olduğunu anladı.

Donanma Kabataş önlerine demir atmıştı. Hemen ardından da muazzam şahi top gürlemeye başladı. Öylesine bir gürültü çıkarıyor ve ortalığı dumana boğuyordu kş, yüksek yerlerden Osmanlı ordusunu seyreden Rumlar arasında korkudan bayılanlar, hatta ölenler vardı. Güllenin düştüğü yerde iki boy derinliğinde bir çukur açıldığını görenler, şehri savunmada başarılı olamayacaklarını anladılar.

Fakat bu fikri imparatora hele de Justinani ya kabul ettirmek mümkün değildi. Hala Sultan Mehmed’in dönüp gideceği anı bekliyolardı.

Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey, Sultan Mehmed’in emriyle, gemilerini hazırladı. Bir kısmını adaların fethine gönderdi. Kendisi de 40-50 parça gemiyle, Haliç’i kapayan zinciri kesmeye gitti. Çok uğraştı. Ancak zinciri kesmek mümkün değildi. Haliç’e girmeden de İstanbul feth edilemezdi. Padişah düşünceliydi. Ceneviz gemisi de İstanbul Boğazına girmişti. Padişah derhal durdurulmasını emretti . Fakat Kaptan-ı Derya mağlup olarak geri döndü.

O zamanki İstanbul’un Galata yakasında bir Ceneviz kolonisi vardı. Sultan Mehmed, bunlarla anlaşmıştı. İmparatora yardım etmeyeceklerdi. Fakat Cenevizliler iki tarafı da idare ediyorlardı. Bir yandan imparatora yardım ediyor bir yandan da II.Mehmed’e yardım eder gibi görünüyorlardı.

Fazla vakit kaybetmeden II.Mehmed, top dökmek için makinenin başına geçti. Böylece silah tarihinde yeni bir sayfa açıldı. O zaman “humbara” bugün ise “havan” denilen çok güçlü bir silah, bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından keşfedilmiştir. Böylece Fatih’in adı bir mucit olarak ilim tarihine geçti.

Söz buraya gelmişken, Fatih’in diğer icatlarına da bir göz atalım. Gemilerin altına ilk bakır levhayı fatih döşetmiş, bu buluşu zırhlı gemilere öncülük etmiştir. Yine Fatih donanmasını Haliç’e indirmek için gemileri insan, hayvan ve rüzgar gücüyle, kızaklar üstünde karadan yürütmüştür. Ve bir savaşta ilk defa tepkili roket kullanmıştır.

Fetih Yaklaştı

İmparator XI.Dragazes de gerçeği görmeye başlamıştı. Sultan Mehmed’e gönderdiği elçilerle şu teklifte bulundu. ,

“Kuşatma kaldırılırsa, padişahın istediği kadar vergi vermeye hazırım. İstanbul sularına kadar olan bütün topraklar da kendilerinin olsun. Ayrıca şehrin güvenliğinden sorumlu, padişah tarafından tayinine razıyım”

Fakat Sultan II.Mehmed’in kararı kesindi. Ya İstanbul’u alacak ya da bu yolda şehit olacaktı. Kararını Bizans elçilerine bildirdi;

“Efendinize söyleyin, direnmeyi bırakıp, şehri teslim etsin. Bunu yaparsa kendisine Mora’nın hakimiyetini ihsan ederiz. Biraderlerine de beylikler veririz. Razı olmazsa şehre zorla gireceğiz. Biz peygamber müjdesinin peşindeyiz.”

Elçiler dönüp, padişahın kararlı olduğunu bildirince padişahın yüzü atmıştır. Kanımızın son damlasına kadar şehri savunacağız der.

Artık Yirmi bir yaşındaki Osmanlı padişahına fetih müjdesi verilecekti. Akşemseddin, hünkara dönerek,

“Hünkarım sabah namazından önce hücum emrini veriniz. Allahın izni ile gaziler ordusu İstanbl’u alacaktır.”

Padişah bu müjdeyi içine sindire sindire dinledi. Şüphesi dağılmıştı. Gece yarısından sonra savaş marşları başladı. Kuleler sur dibine doğru sürüldü. Gaziler Topkapı dan şehre girmiş, sancaklar burçlara diklilmiş, sabah ezanı bütün haşmeti ve güzelliği ile okunmaya başlamıştı. Gaziler sabah namazını İstanbul da kılıyorlardı.

Sultan Mehmed, ellerini semaya açarak;

“Bana bugünleri gösterdiğin için sana şükürler olsun Ya Rabbim diyordu.”

Fatih Sultan Mehmed İyi bir şairdi. “Avni” mahlasını kullanıyordu. 3 Mayıs 1481 günü hayata veda etti. Türbesi, İstanbul da Fatih Camisi avlusunda bulunmaktadır.  

Teşekkürlerinizi, yazımızı sosyal mecralarda paylaşarak gösterebilirsiniz. Bu bizim için fazlasıyla yeterli olacaktır.

- Mustafa Yakut

Avatar
Türkiye'deki tüm öğrencilere ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına - Eğitime dair bilgiler ve çocuk masalları hakkında yararlı olacağımızı düşünerek kaliteli içerikler üretip, fark yaratmayı düşünerek https://masaloku.com.tr sitesini yayına aldık.

Ayrıca kontrol et

yildirim-bayezid

Yıldırım Bayezid

yildirim-bayezid Tarihimizde   “Yıldırım” olarak anılan I. Bayezid 1360 da dünyaya gözlerini açmıştır. Babası Kosova …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir