Keloğlan Hindistanda

Keloğlan Hindistanda

Keloğlan Hindistana Yolculuğu

Evvel zaman içinde, şirin köylerin birinde bir Fatmacık ile Yusufçuk adında iki kardeş yaşarmış, ikisi de birbirinden güzel, birbirinden iyi ahlâklı, temiz yürekli iki kardeşmiş bunlar. Bu yavrucaklar, analarını küçük yaşta kaybettikleri için, babaları başka kadın ile evlenmiş, bu iki yavru üvey analarının yanında yaşamaya çalışırlarmış. Babaları fena ahlâklı bir adam olduğu kadar, üvey anaları da zalim, daha kötü, aynı zamanda çok hain bir kadınmış. Karı-koca ikisi de birbirine uygunmuş.

Evde ananın her gün çocuklara yapmadığı işkence kalmadığı halde, baba da âdeta bundan zevk alırmış. Bütün bu kötülükler içinde bu iki masum da gidecek yerleri olmadığı için, “Kaderimiz bu imiş!” diye bütün bu olanlara, işkencelere, kötülüklere, bir lokma ekmek için katlanır dururlarmış:

Hiç bir kabahatleri olmadığı halde üvey anaları bir gün fena halde kızmış. Sadist bir insan olduğu için, çocuklara yapmadığını bırakmadıktan sonra, en sonunda onları istememiş bu suretle ortadan gitmelerine karar vermiş. bir gün onları kafesten çıkarmış. Çocuklar başlarına gelecekten habersiz, bu kurtuluştan çok sevinmişler. Kadın bakmış ki, üstleri başları, vücutları, pek kirli.

“Şunları önce yıkayayım da öyle göndereyim” diye düşünerek çocukların ikisini de civardaki dereye yıkamaya göndermiş ve sıkı sıkı tembih etmiş: Derede güzelce yıkanın!. Hiç bir yerinizde kir kalmasın!.. Sizi pis görmek istemem… Ondan sonra da doğru buraya geleceksiniz, haaaa!.

Kadın bunları söyler, çocukların dereden gelmelerini daha şimdiden sabırsızlıkla beklermiş. Fatmacık ile Yusufçuk, dereye gitmek için serbest kalınca, kırlara koşmuşlar ve kendi aralarında; dereye gitmemeye ve bir daha eve dönmemeye karar vermişler. Dediklerini de yapmışlar.
Dere tepe dememişler, mümkün olduğu kadar köyden uzak olmaya gayret etmişler… Artık ne kadar gitmişler bilinmiyor… Akşama yakın bir dere kenarında oturup dinlenmeye karar vermişler… Yorgunluktan bitap düştükleri için ellerini ve yüzlerini yıkayarak biraz rahatlamışlar ve o zalim anadan kurtuldukları ve artık serbest kaldıkları için uzun bir “Oh” çekmişler. Çocuklar dinlene dursun. O sırada civarlarında nur yüzlü bembeyaz saçlı, ihtiyar bir kadıncağız peyda olmuş, ihtiyar kadın yavaşça bunların yanına sokulmuş. Selâm verip yanlarına oturmuş. Her ikisinin de adlarını sormuş, öğrenmiş.

İkisini de ayrı ayrı sevmiş. Çocukların gönlünü almış… Onlara torbasından yiyecekler vermiş… Çocuklar bu iyi yürekli ihtiyar kadından pek çok hoşlanmışlar. Evden kaçtıklarını ihtiyar nineye söylemişler… Yaşlı kadın bunları dinleyince, kendini tutamayarak ağlar… Sonra çocuklara dikkatle kendisini dinlemelerini söyleyerek o zalim üvey ananın kendilerine yapacakları bütün kötülükleri bir, bir anlatmış. Çocuklar evden kaçtıklarına şimdi daha çok sevinmişler ve ihtiyar ninenin boynuna sarılarak tekrar tekrar teşekkürlerini belirtmişler. Fakat, ihtiyarın söylediklerine de şaşmışlar kalmışlar.
Çocuklar tekrar yollarına devam edeceklerini söyledikleri zaman, ihtiyar kadın onlara bazı nasihatlerde bulunmuş ve sonunda onlara üç yol göstermiş. -Bu yolların içinde bir tanesinde geyik izi vardır. Siz bu geyik izi olan yolu tercih edeceksiniz, demiş ve ilave etmiş: “Yola çıkmadan önce yanınıza bir iğnelik, bir balta,  bir ustura, bir tarak, bir de su dolu kap almayı unutmayın.” Devamla: “Babanızın size yetişmemesini istiyorsanız, hemen gün batıncaya kadar bunları hazırlayın ve ondan sonra yola çıkın” diye de sıkı sıkı tembihte bulunmuş… Çocuklar hazırlıklarını yaptıktan sonra yola çıkmışlar. Aradan epey zaman geçmiş… Dünya bu, etme bulma dünyası derler buna!. Eskiler böyle demiş ve böyle olmuş.

Eden bulmuş… Zalim ana cezasını bularak kocasıyla tartışarak ayrılmış. Çocuklar ortadan kaybolunca babaları fena halde kızmış, onları yakalamak için arkalarından koşmuş ve çocukların izini bularak onlara yaklaşmış. Babalarının arkalarından koşup geldiğini gören çocuklar yakalanacakları korkusu ile hemen su kabındaki suyu babalarının yoluna dökmüşler.

Su hemen koca bir göl olmuş, zalim baba da gölde boğularak cezasını bulmuş. İki yavrucak tekrar yola düzülmüşler… Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, sonunda bir arpa boyu yer gittiklerini görmüşler. Yine sel olup dağlar aşmışlar, yel olup okyanusları geçmişler, kan ter içinde bir ulu düzlüğe gelmişler. Burada oturup bundan sonra gidecekleri yeri kararlaştırmışlar… Sonra da kalkıp yola koyulmuşlar. Tam, yedi yıl bir gün giderek Hindistan‘a varmışlar.
Hindistan’a vardıkları gün hava o kadar sıcakmış ki, zaten sıcak bir ülke olan burası bizim küçükleri, yakmış kavurmuş. Bu sebeple de iyice susamışlar.. Yusufçuk dayanamamış su, diye Fatmacığın yüzüne bakarmış. O ise, kardeşinin bu isteğine cevap veremediği için şaşkın şaşkın kardeşinin yüzüne bakar durur, üzülürmüş. En sonunda kardeşine:
– Kardeşim, burada geyik izinden başka yerlerde su yok.

Sakın bu sulardan içme! Eğer içecek olursan geyik olursun, başka hayvan izinden içecek olursan, o hayvandan olursun, diye ihtiyarın vermiş olduğu öğüdü hatırlatmış, ama Fatmacıktan küçük olan Yusufçuk, daha fazla dayanamayarak geyik izinden suyu içmiş. İçer içmez de geyik olmuş… Zavallı Fatmacık kardeşinin geyik oluşundan sonra, yapayalnız kalmış, şaşkınlık içinde ağlamaktan başka elinden bir şey gelmemiş.
Kimseye derdini açamadığı için gece gündüz hep ağlamış. Saçını başını yolmuş, artık iyice ölüm korkusu gelmiş. İşte böyle kederli geçen günlerden birinin sabahında uykuya daldığı zaman rüyasında on sekiz yaşlarında, güzel mi güzel, yakışıklı bir gencin durup kendisine baktığını görmüş. Onu seyreder dururken etrafının birden deniz olduğunu görmüş… Deniz o kadar durgun, o kadar berrakmış ki, içerisini birer birer görmek mümkün olurmuş. O esnada delikanlı elinde bir olta ile denizin kenarında durmuş ve oltasını denize sallamış…
Onu seyreden Fatmacık birden başı dönerek denize düştüğü gibi, delikanlının oltasına takılıvermiş. Delikanlı, oltayı çekmeye başladığı zaman da Fatmacık uykusundan uyanmış… Gördüklerinin bir rüya olduğunu anlayınca, “Keşke bu rüya değil de hakikat olsaydı, ne olurdu…” diye hayıflanmış.

Fatmacık gördüğü rüyanın tesiri ile “Hayırdır inşallah” diyerek bu rüyadan hayırlı bir haber ümidi içinde günleri saymaya başlamış.
İçinde birden bir ümit ışığının arttığı bir gün etrafına bakınırken, çok uzaklardan, ufuklardan bir atlının dolu dizgin gelmekte olduğunu görmüş. Dikkat edince atlının kendi tarafına doğru gelmekte olduğunu fark etmiş… O esnada içini heyecan dalgası kaplamış, sevinç duymuş. İçinden, “İnşallah bu gelen atlı rüyanın hayır bir müjdecisidir” diye dua edermiş, Fakat bir taraftan da ne olur, ne olmaz, korkusundan saklanmak ihtiyacını duymuş ve subaşında duran kavak ağacına çıktığı gibi geleni beklemeye başlamış… Atlı yaklaştıkça, yüzü belli olmaya başlamış…
Yaklaşan atlının rüyada gördüğü gibi, çok genç bir delikanlı olduğunu fark edince heyecanı daha da artmış. Çünkü bu gelen delikanlı da on sekizinde ya varmış, ya yokmuş… O da rüyadaki gibi, yakışıklı, yüzü gülen, güldüğü zaman yanaklarında güller peyda olan bir gençmiş. Görenlerin hemen âşık olmamasına imkân olmayacak kadar sevimli imiş… Fatmacık bakmış, gelenin rüyada gördüğü delikanlının ta kendisi olduğunu anlamış. Duasının bu kadar çabuk kabul olmasına şaşmış kalmış!. Birden delikanlıya kanı kaynamış.

Subaşına gelen delikanlı, bizim genç, güzel Keloğlandan başkası değilmiş… Keloğlan zorlu bir yolculuktan sonra, yolunu Hindistan‘a kadar uzatarak bu ülkedeki ilginç yaşantıyı görmek için, meğer buralara gelmekte imiş. Yorgun at ve yolcusu hemen subaşında durmuşlar..

Hayvan başını sudan kaldırmış. Keloğlan atını tekrar su içmesi için zorlamış, ama at, kafasını eğdikten sonra yine içmez, hemen kafasını kaldırırmış. Hayvanın huyunu bilen Keloğlan, merak etmiş, “Acaba ne var?” diye kafasını yukarı kaldırınca ne görsün!.. Yay kaşlı, ela gözlü, ayın on dördü gibi bir kız ağacın üzerinde oturmuyor mu! Her ikisi de göz göze gelmişler ve ikisi de birden birbirlerine vurulduklarını anlamışlar. Dakikada Leylâ ile Mecnun olmuşlar… Fatmacık hemen ağaçtan inecek olmuş, fakat nasıl ineceğini beceremediği için, bir oraya bir buraya çırpınıp dururken, bu sırada gökten koca bir kuş gelerek Keloğlana:
– Hey Keloğlan, bu ağacı kes de kızcağız da aşağı inebilsin, dediği sırada Fatmacık’ın aklına balta gelmiş. Baltayı hemen delikanlıya atmış. Baltayı kapan delikanlı kavağa vurmaya başlamış.

Balta bir ara “Kırk…” demiş, hakikaten kırkıncı baltada kavak devrilmiş. Yere inen Fatmacık, doğru delikanlıya koşmuş, delikanlı da Fatmacığı ince belinden kavramış, bir müddet böylece hasret gidermişler. Delikanlı sonra kızı tuttuğu gibi atının terkisine almış, doğru anasının babasının, yanına gitmek üzere yola çıkmışlar. Tekrar geriye, ülkesine dönen Keloğlan, yel gibi atı ile kısa zamanda ailesinin yanına ulaşmış. Ulaşmış, ama işler henüz bir sonuca varmamış… Ailesinin yanına dönen Keloğlan’ın geri geldiği haberi köyde duyulunca, o sırada bir çingene kızı evlerine çıkagelmiş. O da meğer Keloğlan’a âşıkmış!. Fatmacık bakmış ki, çingene kızı başına belâ olacak, kendisini delikanlısından edecek!

Aklına, taşıdığı ve kocakarının verdiği sihirli iğnesi gelmiş… Çıkarmış iğneyi çingene kızına batırıvermiş. İğneyi yiyen çingene kızı, hemen kuş olup uçup gitmiş. Keloğlan da, kız da olaya hayretle bakmışlar… Aradan epey zaman geçmiş, bu kuş, her sabah gelip evin penceresine konmaya başlamış. Her seferinde de bir kerecik “Yusufçuk” diye seslenirmiş… Böylece kanayan kalbini yanık yanık öterek dile getirirmiş… Aradan geyine bir hayli zaman geçmiş, bu sefer kuş iyice dile gelmiş. Her sabah delikanlının penceresine gelir, gayet içli bir sesle şöyle dermiş:

– Heyyy, Keloğlan. Akıttın kanımı, ateşimle sen de yan! Delikanlı söylenenleri duyunca çok sinirlenmiş. Bir gün kuşu tuttuğu gibi, kesmiş. Kuştan akan kan damlalarından bir söğüt ağacı bitmiş ve etrafı tarlalık olmuş.. Fatmacık oradan her geçişinde ağaçların dalları eğilir ona serinlik verirlermiş. Delikanlı geçerken de dallar yukarı kalkar, yüzüne sıcak bir havanın çarpmasına yol açarlarmış.. Neden sonradır ki, Fatmacık’a nasihat eden, ona yol gösteren ihtiyar nine karşılarına çıkagelir.

O sırada da delikanlı elindeki söğüt dalından kaval yapmak için uğraşır dururmuş, Bununla meşgulken, Fatmacık bakmış ki sevgilisi elindeki dalı bir türlü kesemiyor, hemen yanındaki usturayı delikanlıya vermiş. Kesilen dal güzel bir kız olarak ortaya çıkmaz mı! Sevinmişler. O esnada soğutun gövdesine ninenin baktığı görülmüş… Kök birden yerinden oynamış, o da Yusufçuk olmuş. Herkes bu işe şaşmış kalmış… Şimdi, daldan çıkan kız ile kökten gelen Yusufçuk kardeşini görünce pek sevinmiş. iki kardeş birbirine sarılarak hasretlerini gidermişler. Birbirini tanıyan Yusufçuk ile daldan gelen kız birbirlerine âşık olunca Yusufçuğu baş göz etmek işi delikanlı enişteye düşmüş… Enişte onları baş göz ederken kendisi de Fatmacık ile evlenerek, çifte düğün yapıp muratlarına ermişler.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Belki Ağaçtan Öteye Yol Gider

Belki Ağaçtan Öteye Yol Gider

Belki Ağaçtan Öteye Yol Gider Nasreddin’in Pabuçları Fıkrası Bir gün mahalle arkadaşları aralarında anlaşırlar. Geliniz,Nasreddinle …


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir