Ev / Çocuk Masalları / Keloglan Ve Bilgin Dede Masalı

Keloglan Ve Bilgin Dede Masalı

keloglan

Bir varmış bir yokmuş. Annem söyler, babam dinlermiş. Eskiler sayıp söyler, yeniler durup durup dinlermiş. Ben diyeyim uzakta, siz deyin yakında Keloğlan ve annesi yaşarmış. Yaşarmış yaşamasına ama gelin sorun nasıl yaşarmış. Varları yokları bir iki koyun, bir de çoban köpeği imiş. Keloğlan yaşadığı hayattan çok şikayetçi imiş. Her gün koyunları otlatmaya götürdüğünde sultanlar gibi yaşamanın hayalini kurarmış. Günler günleri kovalayadursun; bir gün Keloğlan, dünya güzeli bir kız görmüş otlakta. Yanına gidip konuşacak olmuş, halinden utanmış. Almış kavalını eline, başlamış yanık yanık çalmaya. Çilek toplayıp şarkı söyleyen kız, bir süre sonra sesin nereden geldiğini merak edip etrafına bakınmış. Bir de ne görsün! Bir ağacın altında başı kel şirin mi şirin bir çoban oturuyor. Muhafızlara, – Siz burada ben bekleyin, diyerek Keloğlan’ın yanına gitmiş. Keloğlan, kızın güzelliğinden çok etkilenmiş ama başını da yerden kaldıramamış. Kız elindeki çiçeklerden Keloğlan’a verince o da utanarak, – Ey dünyalar güzeli kız, nereden gelir nerelere gidersin? Keloğlan’ın otlağında ne edersin, diye sormuş. Kız da: – Padişahın kızıyım. Ablam hastalandığından beri yapayalnız, dertli dertli gezer dururum, demiş. Keloğlan’la padişahın kızının böyle başlayan arkadaşlıkları daha sonra da devam etmiş. Padişahın kızının adı Şah baran imiş. Tek yaşam kaynağı ablası Şahnaz’mış Gelin görün ki Şahnaz sarayın muhafızlarından birine aşık olunca olanlar olmuş. Bu durum üzerine padişah, muhafızı Hindistan’a sürdürmüş ve Şahnaz yataklara düşmüş. Şah baran ise hep ablasıyla ilgilenirmiş. O günden sonra otlağa her gidişinde Keloğlan’ın eve daha mutlu döndüğünü fark eden annesi bir gün dayanamamış ve oğluna, – Ey oğul, kel oğul, ağzından laf çıkmayan oğul, söyle bakalım, benden ne saklıyorsun, diye sorunca Keloğlan annesine uzun zamandır padişahın kızıyla buluştuğunu ve ona aşık olduğunu anlatmış. Duyduklarına çok üzülen annesinin elinden nasihat etmekten başka bir şey gelmiyormuş. Çok korkmuş. Bir gün oğluna, – Kel oğul, keleş oğul, gözü hep yükseklerde oğul! Sen bir garip çobansın. Başına geleceklerden korkmaz mısın, deyince Keloğlan da: – Bak anacığım! İster kel başım kesilsin, ister fakir ocağım yakılsın. Şah baran olmadan, ben bu hayattan zevk alamam, demiş. Ne kadar konuştuysa da oğlunu bu aşktan vazgeçiremeyen Keloğlan’ın annesi üzüntüden yataklara düşmüş. Keloğlan bakmış ki olacağı yok, köpeği ile beraber düşmüş yollara. Köyün bilgin dedesinin yanına gitmiş. Aylardır çektiği sıkıntıyı ve sonunda annesinin üzüntüden hasta olduğunu anlatmış. Dede, Keloğlan’ı dinledikten sonra sakalını sıvazlayıp düşünmeye başlamış. Sonra da Keloğlan’a dönüp, – Kel oğul, keleş oğul, derdi kederi boyundan büyük oğul! Hele sen bugün evine dön, üç gün sonra beni yine bul, demiş. Keloğlan ve köpeği dönmüşler evlerine. Üç gün geçmez olmuş, günler daha bir uzun gelmiş Keloğlan’a. Geceler bir türlü tükenmemiş. Sonunda dedenin söylediği gün gelip çatmış. Keloğlan da yine yollara düşmüş. Varmış dedenin yanına. Öpmüş pamuk ellerinden. Umutla bakmış dedenin gözlerine. Dede üç gün boyunca düşünüp sonunda Keloğlan’ın derdine bir çare bulabildiğini söylemiş. Evinin altını üstünü getirip gençliğinde kendi dedesinden kalan haritayı bulmuş. Uzatmış Keloğlan’a ve hemen arkasından eklemiş: – Bak oğul , kel oğul, derdi büyük çaresi tek oğul! Var git Hindistan’a. Haritada gösterilen ağaçları bul. Tam ortasını kaz. Bulduğunu açmadan bana getir, demiş. Keloğlan çok mutlu dönmüş evine. Gece heyecanlan gözüne uyku girmemiş. Sabah annesinin elini öpmüş. Bohçasını hazırlamış. Almış eline haritasını, düşmüş yollara. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Ovaları aşmış yetmemiş, dağları tırmanmış bitmemiş. Günler günleri kovalamış. Sonunda varmış Hindistan’a. Hindistan kazan, bizim Keloğlan kepçe aramış durmuş haritasındaki ağaçları sonunda bir çölün ortasında iki ağaç buluş. Ağaçların arasını, kazmış durmuş. Ne güç yetermiş buna ne de kuvvet. Ama Keloğlan’ın tek çaresi çukurdan çıkacak olan şey imiş. Keloğlan hava kararıncaya kadar toprağı kazmış durmuş. Elleri kanlar içinde kalıncaya kadar uğraşmış. Derken eline bir şey çarpmış. Sevinç içinde, eline çarpan sert şeyi topraktan sökmüş çıkarmış. Bir de ne görsün! Elinden biraz daha büyük bir kese çıkmış topraktan. İçindekini çok merak etmiş ama dedenin sözleri aklına gelmiş. Keseyi aldığı gibi, köyünün yolunu tutmuş. Yorgunluktan hali kalmamış ve hava da zifiri karanlık olmuş. Çaresiz, bulunduğu köydeki kapılardan birini çalmış. Buyur etmişler Keloğlan’ı içeri. Ne de olsa Tanrı misafiri imiş. Yedirip içirmişler, sıcak yatak vermişler. Keloğlan, korkusundan keseye gözü gibi bakmış. Sabahın ilk ışıklarıyla evden ayrılmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş: altı ay yaz, altı ay güz gitmiş. Dinlenmek üzere bir ağacın altına oturmuş. Ellerini açmış, yardım isteyen bir dilenci gelmiş yanına. Dilencinin çok genç olduğunu gören Keloğlan ona, neden dilendiğini sormuş. Dilenci de yıllar önce ülkesinin birinde Şahnaz adında bir kıza aşık olduğunu söylemiş. Şahnaz’ın ülkenin padişahının kızı olduğunu, kendisinin de onun yanında muhafız olarak çalıştığını,  ikisi arasındaki sevgiyi fark eden padişahın onu Hindistan’a sürgüne yolladığını anlatmış. Bunları duyunca Keloğlan’ın kel başında şimşekler çakmış. Hemen, – Bak arkadaşım, Şahnaz’la evlenmene yardımcı olabilecek birini tanıyorum. Ben de senin aşık olduğun kızın kardeşi ile evlenebilmek için buralara geldim, demiş ve eklemiş. – Gel benimle köydeki bilgin dedeye gidelim. Belki bana yardım ettiği gibi sana da yardım eder. Dilencinin adının Miraç olduğunu öğrenen Keloğlan, yalnız olmadığı ve bilgin dedenin istediğini de bulabildiği için çok sevinçliymiş. Birlikte yola koyulmuşlar. Gide gide köylerine varmışlar. Zaman kaybetmeden dedenin yanına gitmişler. İkisi de dedenin pamuk ellerinden öpmüşler. Keloğlan, mutlu bir şekilde keseyi dedeye uzatmış. Miraç da dedeye derdini anlatmış ve, – Bana da yardım et dedeciğim, demiş. Dede, önce Keloğlan’a bir soru sormuş. – Kel oğul, keleş oğul, derdi büyük zaferi kendinden büyük oğul! Bana getirdiğin bu kesenin içindekini Miraç’la paylaşmak ister misin? Keloğlan durmuş, düşünmüş. Dedenin, kendisine zararlı olacak bir teklifte bulunmayacağını düşünürek, – Sen benim için iyi olanı düşünürsün elbet dedeciğim. Neden olmasın, demiş. Dede de açmış kesenin ağzını. İçinden ışıl ışıl parlayan iki taş çıkmış. – Bakın çocuklar bunlar elmas, demiş. Keloğlan’la Miraç’ın gözleri parlamış. Dede, elmaslardan birini Keloğlan’a diğerini Miraç’a uzatmış. – Şimdi senden bu iki tahtayı kırmanı istiyorum, demiş. Keloğlan çalışmış çabalamış, uğraşmış durmuş ama nafile. Tahtalar kırılmaz olmuş. – Başaramadım dedeciğim, diyerek tahtaları geri uzatmış. Aynı tahtaları bu sefer Miraç’a vermiş dede. – Şimdi sen dene bakalım evlat, demiş. Miraç da Keloğlan gibi elinden geleni yapmış ama o da bir türlü tahtayı kırmayı başaramamış. Keloğlan’ın yaptığı gibi tahtaları geri uzatmış. Dede tahtaları eline almış ve gülümsemiş. – Seyredin şimdi, diyerek tahtaların ipini çözmüş. Sonra da önce ilkini ardından ikincisini kırmış. Keloğlan ve Miraç olanlardan bir şey anlamamış. Dede: – Size anlatmak istediğimi şimdi anladınız mı? Bir düşünün. Siz de bu iki tahta gibisiniz. Her ikinizin de amacı aynı. Eğer birbirinize destek olursanız güçlü olursunuz. Ama tek tek başarıya ulaşamazsınız. Unutmayın, her zaman için birlikten kuvvet doğar, demiş ve çocukları yolcu etmiş. Keloğlan ve miraç bu olaydan çok büyük ders almışlar. Birlikte Keloğlan’ın evine gitmişler. Keloğlan, annesine Miraç’ın kim olduğunu, başlarından geçen olayları bir bir anlatmış. Annesi rahat bir nefes almış. Ertesi gün Keloğlan hemen otlağa gitmiş. Şah baran, ablası Şahnaz’ın sevdiğinin başına gelenlerin, Keloğlan’ın da başına geldiğini düşünüyormuş. Keloğlan’ı birden bire karşısında görünce çok mutlu olmuş. Keloğlan’la oturmuşlar. bir ağacın altına. Keloğlan başlamış olan biteni heyecanla anlatmaya. Şah baran ne diyeceğini, ne yapacağını bilememiş. Keloğlan’ın saraya geleceği güne kadar görüşmeme kararı aldıktan sonra ayrılmışlar. Keloğlan ve Miraç durup dinlenmeden gecelerini gündüzlerine katarak çalışmışlar. Sonunda çok güzel ve çok büyük bir saray yaptırmışlar. Şahnaz’ın ve Şahnaz’ın saraya gidecekleri gün gelmiş çatmış. O gece her ikisi de heyecanlan uyuyamamış. Ertesi gün saray kıyafetleri içinde Keloğlan’ın annesini de yanlarına alıp koyulmuşlar yola. Yollar onlara öyle uzun gelmiş ki! Gözlerinde aşılmadık ova, geçilmedik dağ kalmamış sanki. Sonunda saraya varmışlar. Padişahın huzuruna çıkmışlar. Padişah buyur etmiş onları. Gelenekler yerini bulmuş. Kahveler pişirilmiş, misafirler ağırlanmış. Sonunda Keloğlanın annesi konuşmaya başlamış: – Bakın padişahım, demiş Miraç’ı göstererek. Bu oğlum, Hindistan’ın en zengin tüccarıdır. Bu oğlum da İran’ın en ileri gelenidir. Siz de kabul ederseniz eğer, Allah’ın emri Peygamber efendimizin kavli ile kızlarınızı başımızın tacı, gözümüzün nura, sarayımızın gelinleri yapmak isteriz. Padişah karşısında böyle zengin ve asil bir aile görünce kızlarını yanına çağırtmış. Sanki kızlar olanlardan habersizmiş gibi başlarını yere eğmişler. – Siz bilirsiniz devletli babamız, demişler. Düğün günü belirlenmiş. Keloğlan ve Miraç mutlulukla saraylarına dönmüşler. İki delikanlı kendilerine akıl hocalığı yapan dedenin yanına gidip onun pamuk ellerini öpmüşler. Onu saraya çağırıp akıl hocası yapmışlar. Üç gün sonra düğün alayı yola çıkmış. Kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Keloğlan ve Miraç sonunda ermişler muradına. Bilgin Dede sayesinde saraydakiler mutluluk içinde yaşamışlar. Ne de olsa o sarayın akıl hocası Bilgin Dede imiş.

Sitemizin daha gelişmesi ve faydalı olması için "YORUMLAR" kısmına düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz? Hemen alt köşedeki "SOSYAL İCON" seçenekleri ile bizi paylaşarak bizlere ödül vermeye ne dersiniz?

- Mustafa Yakut

Avatar
Türkiye'deki tüm öğrencilere ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına - Eğitime dair bilgiler ve çocuk masalları hakkında yararlı olacağımızı düşünerek kaliteli içerikler üretip, fark yaratmayı düşünerek https://masaloku.com.tr sitesini yayına aldık. İletişim: hikayeokumak@yandex.com

Ayrıca kontrol et

Pinokyo

Pinokyo

Pinokyo Uzun zaman önce küçük bir kasabada Gepetto adında bir oyuncakçı yaşarmış. Ahşap oyuncaklar yapıp …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir