Malazgirt Savaşı

Malazgirt Savaşı

SELÇUKLU DEVLETİ KURULUYOR!

915 yılıydı. Cent şehrinde Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Bey, emrindeki boy ile beraber Müslüman olmuştu. Oğuzların ilk Müslümanlığı kabul eden boyu Kınıklar idi. Selçuk Bey Müslümanlığı kabul ederken kendisine konuşma yapan Yesin’in kutlu insanlarından Muhammed Buhari:

– Ey Oğuz Beyi… Ey Kınık boyunun soylu Bey’i Allah sana ve soyuna İslam’a ve insanlığa hizmette güç versin…

– Ey Selçuk Bey ben sana baktıkça doğuştan bir hükümdar ve kumandan olduğunu görüyorum. Sen emir vermek ve insanları idare etmek için yaratılmışsın. Cesaretin ve kahramanlığınla çevrende ün salacaksın. Fakat çevrende bulunan diğer hükümdarlar bu toprakları sana ve soyuna dar edeceklerdir. Ne Karahanlılar, ne Gazneliler senden hoşnut olmayacaklardır. Bu topraklar sana ve soyuna dar gelecektir. Atını gün batımına sür. İleri hep ileri git. Horasan’ı yurt tut. Oradan da gün batımına sür. Sen ve soyunun kurtuluşu gün batımındadır. “Sen Allah’ın adını yüceltmek için gayret gösterirsen, Allah sana geniş ülkeler nasip edecektir. Haktan ve adaletten ayrılma. Allah kılıcını keskin, yüzünü ak eylesin.” Diye dua etmişti. Selçuk Bey 115 yaşlarında ölürken ardında beş oğul ve kabına sığmayan bir beylik bırakmıştı. Selçukoğulları kısa zamanda Oğuzlar’ın başına geçmişken, Maveraünnehir’de söz sahibi olmuşlardı. Ama Karahanlılar ve Gazneliler kendilerine rakip olarak yükselmekte olan bu yeni güce fırsat vermek istememişlerdi. İki güç arasında kalan Selçukoğulları çareyi yıllarca önce Selçuk Bey’e yol gösteren Muhammed Buhari’nin tavsiyesine uymakta buldular ve Horasan topraklarına doğru kaymaya başladılar. Başlarında askeri deha Çağrı Bey ve siyaset ustası Tuğrul Bey Kardeşler vardı. Sonunda Bizans sınırına dayandılar… Orada da rahat kalamayacaklarını biliyorlardı. Ama orada dökülecek kan kardeşkanı Müslüman kanı, olmayacaktı… Türkler onuncu yüzyılda büyük kitleler halinde Müslümanlığı kabul etmişlerdi. Batı Türkeli’nde ilk Müslüman Türk devletlerinden Saman oğulları, Karahanlılar Devleti ve Gazneliler Devleti kurulmuştu. Fakat Gök-Türk Devleti sınırları içinde yaşamış olan Oğuzlar henüz bir devlet kuramamışlardı. Yirmi dört Boy’a ayrılmış olan Oğuz Oymakları, Dukakoğlu Sulçuk Bey’in idaresinde Cent şehrine gelip yerleştiler. Fakat komşuları olan Samanoğulları ve Karahanlılar bunlardan korktukları için rahat bırakmadılar. Selçuk Bey’in ölümü üzerine Oğuz oymaklarının idaresi torunları Tuğrul ile Çağrı Beylere geçti. Tuğrul Bey, Selçukoğulları’nın en yiğitlerinden biriydi. Tarihe şan verecek bir karakterde yaratmıştır. İri vücutlu ve cesur bir adamdı. Onda devlet kurabilecek vasıflar da mevcuttu. Oğuzların Üçok Kolu’ndan olan Kınık Boyu, ona bütün varlığıyla bağlanmıştı. Batı Türkeli’nde yaşayan Müslüman milletler egemenliklerine kavuştukları halde Oğuz Türkmenlerinin henüz bir devleti yoktu. Büyük kitleler halinde ve büyük sürülere sahip olduklarından hiçbir yerde barınamıyorlardı; devletsiz yaşamanın huzursuzluğu içindeydiler. İşte bu sebeplerden dolayı Tuğrul Bey bir toprağa yerleşip yurt tutmaya karar verdi. Çünkü bağımsız ve hür olmadan yaşamanın imkânı yoktu. Oğuz kavmi tarihin hiçbir çağında devletsiz kalmamıştı. Hun İmparatorluğu’nu Gök-Türk İmparatorluğu’nu kurmuş olan Oğuzlardı. Şimdi onların torunları devletsiz yaşayabilirler miydi? Esasen Selçuk Han devletin çekirdeğini atmış bulunuyordu. Bu sebeple Oğuz-Türkmenler ‘de milli duygular uyanmış, bir millet halinde doğmaya ve siyasi bir varlık olmaya başlamışlardı. Batı Türkeli’nde yeni bir millet uyanıyordu. Oğuzların ilk yurtları Tanrı Dağı yöresindeki Gün ortaç idi. Çinliler’in baskısı ile batıya akan Oğuzlar, ikinci vatan olarak Horasan’ı elde etmeyi ideal edindiler. Horasan “Güneş Memleketi” anlamına gelmekteydi. Tuğrul Bey kesin olarak Horasan’ı fethetmeye karar verdi. Türkmenler Birliği ancak burada kurulabilecekti. Çünkü burası Anadolu’da yaşayan Hıristiyan kavimlere komşu idi. Burasını Anadolu’ya yapacağız akınlar için bir üs haline getirmeyi düşündü. Çünkü Türkmenler’in asıl hedefi Horasan değil, Anadolu idi. Tuğrul bey maiyetini toplamış olduğu 10.000 atlı bir kuvvetle ani olarak Horasan’ı işgal etti. (1034). Bu devirde Horasan, Gazneliler Devleti’nin elinde bulunuyordu. Oğuzlar’ın yirmi dört boyu Horasan’a yerleşmeye başladılar. Horasan’a yerleşen Tuğrul Bey, Gazne hükümdarı Sultan Mesut’a da haber göndererek dostluğunu bildirdi. Fakat Sultan Mesut Selçukoğulları’nın büyük bir tehlike olduğunu sezdi. Beydoğdu adında bir komutanı ile 17.000 kişilik bir kuvveti Horasan’a gönderdi ve yapılan savaşta Tuğrul Bey galip geldi. Tuğrul Bey kazandığı bu zaferden dolayı pek mutluydu. Gaznelilerle 1035 tarihinde bir anlaşma yapıldı. Selçuklular Tuğrul Bey sayesinde Horasan’a kılıç hakkı olarak sahip olmuşlardı.

Bu zaferi nüteakip Maveraünnehir havalisinde sürüleriyle yaşamakta olan Türkmen oymakları oba oba Horasan yöresine yerleşmeye başladılar. Bundan sonra Tuğrul Bey Horasan’ın en büyük şehri olan Rey’i kuşatarak fethetmeye muvaffak oldu. Daha sonra Tuğrul Bey iç ve dış Oğuz beylerini bir kurultaya davet etti. O gün bir şölen verildi. ozanlar kopuzlarıyla Oğuzname’den destanlar okudular. Yemekler yenildi, oyunlar oynandı. Dargınlar barıştırıldı, Borçluların borçları ödendi, yoksullar giydirildi. O gün Beyler Tuğrul Bey’i Han seçtiklerine yemin ettiler. (1 Haziran 1038). Bu suretle İran’da Büyük Selçuklu İmparatorluğu kurulmuş oldu. Nişabur şehri de Tuğrul Beyi tanıdı. Camilerde adına hutbe okundu. Tuğrul Bey Horasan’ın başkenti olan Merv şehrinden 4.00 atlı ile kalkarak Nişabur şehrine geldi. Halk onu parlak bir törenle karşıladı. Tuğrul Bey’in üzerinde pek sade bir elbise vardı. O devrin hükümdarları gibi süslü elbise giymemişti. Başında miğfer, elinde kılıç, yanında yayı ve okları bulunuyordu. Tuğrul Bey kurulmuş olan bir otağa girdi. Buradaki tahta oturarak halkın tebriklerini kabul etti. Devrin ermiş kişilerinden Piri Fani Baba Tahir ve Baba Cafer ile karşılaşan Tuğrul Bey hemen edeple bu kutlu kişilerin elini öptü. Baba Tahir kendisine: “Ey Türk! Allah’ın kullarına ne yapmak istiyorsun?” diye sorar. Tuğrul Bey cevaben: “Ne emir buyurursanız onu yapmaya amadeyim.” dedi. Baba Tahir: “O halde Allah’ın emrini yap.” diye tavsiyede bulundu, sonra Tuğrul Bey’in elini tuttu ve abdest aldığı ibriğinin kapağını çıkarıp parmağına takarak dedi ki: “Bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum, adelet üzerine ol.” diye duada bulundu. Bunun yanı sıra ordusunu ve kendisini ilerinin parlak haberini müjdeleyerek ardından uğurlayıverdi onu. Nişabur şehri Selçuklular’ın başkenti oldu. Selçukluların istiklalini duyan Gazne Hükümdarı Sultan Mesut: “Görüyorsunuz, bu Türkmenler işi nereye kadar vardırdılar!” diyerek Selçuklular’ın mahvetmeye karar verdi. Artık Selçuklular’ın en büyük düşmanı Gazneliler olmuştu. Gazne hükümdarı Sultan Mesut 50.000 kişilik bir ordu hazırlayarak Selçuklular’ın üzerine harekete geçti. Ordusunda 300 de fil bulunuyordu. Tuğrul Bey’in kuvveti ise 16.000 kişi idi. Selçuklular’la Gazneliler arasında bütün Türkler’in kaderini tayin edecek olan kanlı bir savaş başlamak üzereydi. O dönemde Alparslan henüz çocuktu. Sultan Mesut ordusuyla Dandanaktan mevkiine geldi. Ordusunu şu şekilde nizama koydu. Sağ kanatta Ali Beyi Sol kanatta bir subaşı, ihtiyatta Tekin Bey bulunuyordu. Selçuklu ordsunda ise sipahilerin başında Çağrı Beyi sağ kanatta Beydoğdu, sol kanatta Ertekin Bey, Ortada Tuğrul Bey yer almıştı.

ALPARSLAN

Dandanakan Savaşı’ndan on sene kadar önceydi. Hace Yusuf kan ter içinde uyandı. Alnındaki boncuk boncuk terleri sildi. Kendi kendine mırıldandı: -Hayırdır İnşallah! Sabah yakındı neredeyse ezanlar okunmak üzereydi. Çadırdan dışarı çıktı. Tanyeri ağarmak üzereydi. Yıldızlı gökyüzüne derin derin baktı. Rüyasındaki atlıyı ve atı arar gibi baktı. – Hayırdır İnşallah! dedi bir kere daha. Rüyasını düşündü. Rüyasında eyersiz beyaz bir kısragın sırtında, gün batımına doğru rüğzgar gibi uçan bir çocuk vardı. Elinde ışıl ışıl çelik bir kılıçla sağa sola hamleler yapıyordu. Beyaz kısrağın bir adımı ile diğer adımı arasında dağlar ovalar vardı. Beyaz kısrak bu çocuğun komutuyla karlı, hırçın, çıplak dağların, uçurumların, nehirlerin, göllerin üzerinden uçarak geçiyor, ormanlar, vadiler, ovalar, yaylalar atının ayakları altında ezilip duruyordu. Beyaz atlı çocuk engin bir denizin kumsalında durup soluyordu… -Hayırdır inşallah! dedi tekrar. Bu arada ezan okunmaya başlamıştı. Abdestini aldı. Namazını kıldı. Ellerini dua için kaldırmıştı ki dışarıdan kendisinin çağrıldığını duydu: -Hey Yusuf, hey Hace Yusuf! bey seni çağırır… Elini yüzünü sürdü. Çıktı. Dışarıda Çağrı Bey’in adamlarından biri vardı: -Hayrola, sabah sabah bey beni ne için çağırmaktadır? dedi. -Gidince görürsün. Merak ve heyecanla bey yanına vardılar. Çağrı Bey genç ve güzel bir yiğitti. Yüzünde büyük bir mutluluk vardı. Saygılı bir afade ile: -Hace Yusuf! misafirimiz vardır. Sesi temiz, lisanı mutluydu. Hace ysuf söyleneni anlamıştı. Çağrı Bey’in hanımının hamile olduğu kulağına gelmişti. – Misafirimiz aramıza hoş gelmiş, sefa getirmiştir. Gözünüz aydın beyim! dedi. -Hace, misafirimiz dünya kelamı duymadan Allah kelamı duysun isterim. Kulağına ezan oku. Hace Yusuf mahçup ve mutlu olmuştu. Kundağa sarılı bebeği getirdiler. Çağrı Bey bebeği usulca Ahmet Yesevi’nin talebelerinden Hace Yusuf’un kolları arasına baktı. Hace kucağına aldığı bebeğin yüzünü görünce şaşırdı, sarsıldı sendeledi. Çağrı Bey şaşkın şaşkın Hace Yusuf’un omzunu tuttu. Yüzünün rengi sararan Hace’ye baktı. Hace’nin göz pınarlarından yuvarlanan iki damla yaş sakallarına ulaşmıştı. Bu çocuk rüyasında beyaz atın sırtında gördüğü çocuktu. Dudakları titreye titreye: -Beyim ismi? -Göbek adı, adı güzel kendi güzel peygamberimizin ismidir. Muhammed! Bu isme saygıda kusur edilmeye diye Alparslan olarak çağırılsın… Hace Yusuf bebeğin sağ kulağına ezan okudu “Muhammed Alparslan!” diye seslendi. Sol kulağına kamet okudu yine. “Muhammed Alparslan!” diye seslendi. Kundaktaki çocuğu Çağrı Bey’e uzatırken, göz pınarlarına artık hakim olamıyordu. – Çağrı Bey! Kutlu olsun. Allah sana ve selçuklu’ya bir devlet nasip etmiştir. İyi sahip çıka, koruyup kollayasın. Sağ olan, ömrü yeten görecektir. Bu alparslan nice bir yiğit olup, nice bin beldeler fetedecektir. Selçuk’un kaderi senin oğlunla değişecektir. Allah sana ve soyuna hayırlı eylesin! deyip Çağrı Bey ve oradakilerin şaşkın bakışları altında yürüp gitti. Gerçekten de Alparslan’ın doğumu ile Oğuz Boyu’nun şansı dönmüştü. Oradan oraya göçen Oğuz Boyu’nun Kınık Boyu, Selçukluların talihi Alparslan’ın oğumuyla başarıdan yana değişmişti.  Çocuk onlara şans getirmişti. Karahanlıları yenmişlerdi. Gazneliler kendilerinden çekinmeye başlamıştı. Çağrı Bey’in oğlu bir başkaydı. Büyümüşte küçülmüştü sanki. Akranlarından daha olgun davranıyor, daha düzgün konuşuyordu. Kınık boyunun gözbebeği olmuştu. Çocukluğu babası Çağrı Bey ve Amcası Tuğrul Bey’in bazen Gazneliler, bazen Karahanlılar ile mücadelesini izleyerek geçti. Bu var olma veya yok olma mücadelesiydi. Babası Çağrı Bey, akınlara katılıp döndükçe onun dizinin dibine koşuyor, anlatılanları dinliyordu. Çağrı Bey günbatımında Bizan’ın hakim olduğu fakat yönetemediği topraklardan bahsederdi. – Orası, gün batımındaki topraklardır, derdi. – Orası, gün batımındaki topraklar bizim kurtuluşumuz ve torunlarımızın ve onların torunlarının var oluşlarını sağlayacak topraklardır… Kınık boyu; o toprakları almalı, o topraklara yerleşmeli, o topraklarda kök salmalı, diye konuşurken gözlerini Alparslan’ın gözlerine çeviliyordu. Eğitimi ile Hace Yusuf ilgileniyor, silah kullanmayı, at binmeyi Sav Tekin’den öğreniyordu. Hace yusuf ona okuma yazmma öğretip eskilerin hikayelerini anlatırken sözü getirip gün batımındaki topraklara bağlıyordu: – Alparslan’ım! Ben görür müyüm bilmem ama bir gün Bey olacaksın. Selçuklu’nun Sultanı sen olacaksın…
Oğuz’u denize ulaştır…. Oğuz önü olmalı. Ne Maveraünnehirr, ne Horasan gibi dört bir tarafın dağlarla, kara toprakla çevirili kalmamalı. Selçuklu körelir burada. Ufku daralır. Deniz sonsuzdur. Buralar gibi kapalı kutu değildir.  Kapalı yerde boğulmayasın dört bir yanından kuşatılmayasın. Deniz ferahlıktır. Deniz hürriyettir… Gün batımındaki topraklar Selçuklu’nun yurdu olmalı. İçinde bin yıl, on bin yıl yaşayacağı bir yurdu  olmalı. Senin ve torunlarının, onların torunlarının yurdu… Alparslan hem babası Çağrı Bey’in, hem Hace Yusuf’un sözlerini anlamaya çalışırdı. Bazen bir ağacın, bazen bir tepenin üstüne çıkar gün batımını seyreder, gün batımını düşünürdü.
Dandanakan savası

DANDANAKAN SAVAŞI

1040 yılıydı. Sıcak Bir mayıs ayı yaşanıyordu. Dandanakan Savaşı’nda Alparslan 10 yaşlarındaydı. Kadınlar ve çocukların korunması için bırakılmıştı. Yanında Afşin, Kavurt, Ersagun, Buldacı gibi akranları vardı. Amcası ve babası dönene kadar kadınlar ve koca ihtiyarlar dua etmiş, Alparslan ve arkadaşları gözleri ufukta zefer müjdesi beklemişlerdi. Zafer haberi kendilerine ulaştığında arkadaşlarıyla sevinçten havalara uçmuş, bir an önce Sav Tekin’in gelmesini beklemişti. Çünkü savaşın nasıl meydana geldiğini kendisine yalnız Hocası Sav Tekin anlatacaktı ve bu olaydan nasıl dersler çıkarması gerektiğini ancak o söyleyecekti. Gerçektende öyle olmuştu. Silah hocası Sav Tekin Döndüğünde Alparslan’ı karşısına almış ve karşısında bir büyük adam varmış gibi Dandanakan’da geçenleri anlatmıştı: Mayıs’ın 22’si idi. Artık ölüm kalım savaşı başlıyordu. Sultan Mesut önce fillerini harekete geçirmişti. Bu dev hayvanlar hortumlarını havaya kaldırarak homurdana homurdana ilerlemeye başlamış, Selçuklu ordusu içinde heyacana sebep olmuşlardı… Filler Sulçuklu saflarına yaklaşınca sipahiler bu hayvanları bir ok yağmuruna tutmuşlardı… Sağ ve sol kanatlardaki Sulçuklu askerleri: “Allah! Allah” sesleriyle yalın kılıç taarruza geçmişler, çevik ve atıcı olan Selçuklu delikanlılarının önünde filler kısa sürede etkisiz hale getirilmişti. Dandanakan Ovası’nda göz gözü görmez olmuştu. Bu şiddetli akınlar karşısında Gazneliler neye uğradıklarını bilememilerdi. Öğleye doğru geri çekilmeye mecbur kalmışlardı. Bu esnada komutanları birbirine düşmüşlerdi. Aynı anda Selçuklular bir geri çekilme taktiği kullanarak düşmanı susuz bir çöle çekmişlerdi. Burasu çorak, gölge ve sudan mahrumdu. Selçuklular su kaynaklarını tutumuşlar, kuyuların içine de kokmuş hayvan leşleri atmışlardı. Akşama doğru Gazne askerleri susuzluktan bitkin bir hale düşmüşlerdi. Askerler “Su! Su” diye feryada başlayınca, Sultan Mesut, su içmek üzere geride bulunan bir havuza doğru atını sürmüş bu arada hiç ummadığı bir durumla karşılaşmıştı. 370 kadar muhafız askeri Selçuklular tarafına geçivermişti. Bu olay üzerine Gazne ordusu müthiş bir paniğe uğramış, bozgunu gören Sultan Mesut ve kardeşi atlarını mahmuzlayarak kaçmaya başlamış ve Berkdiz Kalesi’ne sığınarak canlarını zor kurtarmışlardı. Tuğrul Bey Gazne ordusunun pek çocuğunu mahvedip, önemli bir kısmını esir etmişti. Talih Selçuklular’ın yüzüne gülmüştü. Gazne ordusu zeferi Selçuklular’a bırakmıştı. Tuğrul Bey, gün batarken bir otağ kurmuş, komutanlarının zafer tebriklerini kabul etmişti. Artık, dünya tarihine şan verecek büyük Selçuklu Devleti yolu tamamen açılmıştı.

MALAZGİRT’E DOĞRU

Hocası Hace Yusuf’un sözleri kulaklarında çınlıyordu. “Bak Alparslan’ım önce yürekleri fetetmelisin. İnsanların gönüllerine girmelisin. Savaşla, silahla, zorla insanların kalplerine giremezsin. Savaşla, silahla, kılıçla işgal edilen toprak, kale ne olursa olsun bir başka güçlü savaşçı tarafından geri alınabilir. Ama insanların kalplerine girebilirsen, onlara hoşgörünle, iyiliklerle, şefkatle, sevgiyle yaklaşır, evini, bahçesini tarlasını korur kendisine, eşine, saygı, çocuklarına sevgi gösterirsen, adaletle, merhametle onlara yaklaşırsan o insanları kendine kppmaz, parçalanmaz bir sevgi zinciriyle bağlamış olursun. Alparslan2ım önce yürekleri fethet. Yürekleri feth edersen aşılmaz kale duvarları aşılır, geçilmez hendekler geçilir, topraklar, ülkeler sana açılır.İslam, öncelikle insanın yüreğini, kalbini hedef alır. Çünkü kalp iman ve inkarın, sevgi ve nefretin merkezidir. Eğer insanı bir ülke kabul edersek, bu ülkenin başkenti yürektir. Ele geçirdiğin toprakları imar et. Yollar, köprüler, çeşmeler, medreseler yap. Yoksulları himaye et. Yetimlerin babası ol. Dargınları barıştır. Bilginleri koru, kendilerine saygı göster. Zayıfları himayene al. Doğu da batı da Allah’ındır. Kime isterse ona teslim eder. Yeter ki Allah’ın razı olacağı bir sultan olasın.” 1064 yılıydı. Sultan Alparslan Azerbaycan’a girmişti. Burada Türkmen beylerinden Tuğ-Tekin ile karşılaştı. Sultana Anadolu hakkında bilgiler veren Tuğ-Tekin Sultan’dan Anadolu’ya akınlar için izin istedi ve aldığı izin üzerine Bizans topraklarına akınlara başladı. 1067 yılında Kızıl ıramak vadisini takiben Kayseri’ye kadar ilerleyen Türk akıncıları bu şehri ele geçirdiler. Selçuklular artık Anadolu’nun ortalarına gelmişlerdi. Bu sırada Afşin Bey Toroslar’ı aşarak Akdeniz kıyılarına inmişti. Artık Aral Gölü’nden başka büyük su görmeyen Türkler engin denizlerin kıyılarına ulaşıyorlardı. Alparslan’ın beylerinden Er-Basgan, Sultan’ın kız kardeşiyle evlenmiş, bu suretle Sultan ile akraba olmuştu. Bir konu yüzünden Sultan ile Er-Basgan’ın arası açılmıştı. 1068 yılında Sultan’ın eniştesi Er-Basgan isyan ederek, kaçmış ve bizans topraklarına girmişti. Alparslan Er-Basgan’ı yakalamak için beylerinden Afşin’i onun peşinden gönderdi. Afşin’de Er-Basgan’ı yakalamak için Anadoluyu bir baştan öbür başa kat edecek bir keşif harekatı başlatmış oldu. Malazgirt öncesi vur-kaç taktiği ile hareket eden Türkler, Doğu batı, Kuzey-Güney yönlerinde Anadolu’yu katetmelerine rağmen henüz Anadolu’daki önemli toprak ve merkezleri ele geçirememişlerdi.

ADALETLİ SULTAN
Sultan Alparslan, Afşin’i gönderdikten sonra, kendisi de Meyyafarıkin (Silvan) tarafına gitti. Silvan sıırına laştığı zaman, Tel-Bağdad adındaki mevzide konakladı. Silvan Meliki Mervan gelip, Sultan ile buluştu. Sultan Alparslan2da kendisine saygı gösterip, kaftan giydirdi. Sultan, Asker işlerine harcamak için Mervan’dan yüzbin dinar vergi istedi. Mervanda vergiyi halktan toplayıp, bir kaç gün içinde tamamlayarak Sultan’a ulaştırdı. Alparslan kendisine ulaştırılan malın ve paranın halktan alındığını öğrendi. Vergi için gönderilen bu parayı kabul etmeyerek, geriye Mervan’a gönderdi, – Bizim çiftçilerden zorla alınan vergiye ihtiyacımız ve halkın malına almaya iznimiz yoktur, dedi.Ve emir vererek; – O malı nasıl topladılarsa, yine hepsini eski sahiplerine versinler, diye ilan etti. Vergi olarak bir çiftçi: – Bir yumurtadan ne olur, öenmli değil! deyip geri almak istemeyince Sultan’ın adamları; – Emir sultanındır! diyerek yumurtasını güçlükle eline verdiler. Daha sonra Mervan kendisinden istenen yüz bin dinarı kendi gelirlerinden ve hazinesinden hazırlayıp, Sultan’ın hizmetine ulaştırdı. Sultan Alparslan Mervan’ı yanına çağırarak ona Oğuz töresini hatırlatıp nasihat etti: – Sultan olanlar, Allah kapısında duacı olup, halka adalet ve merhametle hükümdarlık edeler. Sonra gelenler, öndekilerin hayırlı işlerini bozmayanlar, tabi olanlar ise daha hayırlı olmaya çalışalar ve devleti devam ettireler. Hakanla iş birliği yapalar, akıllı, ulu iyi ve yavuz kişiler Hakana vezir-vali ola, halkın ekmek, et ve yağını düşüne, halkını aç koymaya, muhtaçlara her an el uzata, her kim ki düşmüşlere el uzatmaz o vezirliğe-valiliğe yaramaz. Hakanlar yoksulların atası, vezirlerin babasıdır. Her ikisi akıl birliği edip, tarla ve meraları koruya, tarlada altın başaklar, meralarda koyun ve sığır bol ola. Hakanlar, asker ile yaşar. Askersiz yurt olmaz. Yurdunu ve ocağını yıkanlara karşı amansız ol. Dört bucak düşmanlarını hükmün altında yaşat ki, onlar senin devletini yıkmayalar. Mervan Alparslan’ın ve Selçuklu’nun neden kısa zamanda bölgeye hakim olduğunu anlamış oldu. Sultan  oradan ayrılıp, Süveyda Kalesi’ne vardı, kısa zamanda Süveyda Kalesi’ni ve  o yörelerde bulunan hisarları fethetti. Sultan’nın adamlarından bir gurup asker ve akıncılar harran çevresini ele geçirdiler. Harran ve çevre halkı kaçıp, sağlam bir hisarı ve surları bulunan Rafija Kalesi’ne kapandı ve bir müddet orada oturdular. Sonra Harran halkı ile Sultan arasında barış yapıldı.

URFA VOYVODASININ ZULMÜ

Alparslan Harran’dan sonra Ruha Kalesi’ne (URFA) ulaştı ve orada konakladı. Urfa bizans’ın elindeydi. Dük Vasili tarafından yönetiliyordu. Vasili ve adamları Sultan’a teslim olmayarak, hisara girmesine izin vermediler. Burçlar üzerindeki mancınıklar, zenburekler ve diğer savaş aletleri ile Alparslan’la savaş ilan ettiler. Alparslan hisarın hendeğini toprak ve taşlar ile doldurup, kalenin, üzerine hücüm emri verdi. Kale direniyordu. Alparslan’nın askerleri üzerine ateş yağdırıp, taş atıyorlardı. Direniş elli gün kadar sürdü. O sıralarda Bizans İmparatorluğu Romanos, Alparslan’a mektup ve elçi göndermişti. Bizans elçisi Sultan2a Urfa Kalesin’de ulaşmıştı. Elçi Urfa Kalesi’nin kumandanı ile Alparslan’nın arasını bularak barış teklifinde bulundu. Sultan barıştan yanaydı. Çünkü Mısır’a doğru gitmek istiyordu. Kale halkı Sultanın sabrını zorlayan şu teklifte bulundular: -Sultan sözlerinde samimi ise Kale duvarlarının önünde bulunan hendeklere doldurmuş olduğu araç gereç ve ağaçları yaksın, biz de söz verdiğimiz malı kendisine ulaştıralım, iki tarafında dilediği yerini bulsun, dediler. Alparslan boş yere askerinin kırılmasını istemiyordu. Urfalılar’ın sözlerine güvendi. Askerine emir vererek dendek içinde olan ağaçları yakıp, bütün taşları temizletti. Kale duvarlarının önündeki hendek temizlenip Türkler’in kaleye girme yolu kesilince, kale halkı sözlerinde durmadılar ve söz verdikleri malı vermediler. Alparslan aradaki anlaşmazlığın ve aldatırmasının gerekçesi olarak İstanbul’dan gelen elçiyi sorumlu tutarak elçiyi öldürmek istedi. Vezir Nizamü-l-Mülk: -Sultanım adalet üzere olmakta fayda vardır. Hükümdarlar arasında elçi öldürmek adet değildir ve size yakışmaz, diyerek bırakmadı. Ardından elçinin mektubuna cevap yazarak İstanbul’a gönderdiler. Elçi gittikten sonra, Sultan kaleyi almaktan ve savaştan vazgeçip Fırat suyuna doğru gitmeye niyet etti. Çünkü burada elli gün kaybetmiş birkaç zırhlı fili ölmüştü. Alparslan’nın ayrılmasından sonra Urfa halkı barbarca bir iş yaptılar. Savaşta ölen Türk askerlerinin başlarını gövdelerinden ayırdılar. bir mektupla o başları, Bizans İmparatoru2na ulaşmasını için bir elçinin eline verdiler. Ayrıca o gövdelerin hepsini yaktılar. Sultan 19 Ocak 1071’de Fırat ırmağına ulaşmıştı, Bedaye isimli yerde konakladı. Bu esnada kendisini karşılamaya gelen devrin alimlerinden Ebu Cafer, Alparslan’a: – Ey efendimiz, yüce Allah’ın sana armağan ettiği nimete şükret dedi. Alparslan merakla: -Bu armağan nedir? diye sordu. Ebu Cafer: -Bu ırmağı (Fırat) şimdiye kadar Türkler’den yalnızca köle asıllı hükümdarlar geçmişti. Halbuki bu gün şan ve şeref sahibi siz, ilk defa bir Türk Sultanı olarak geçiyorsunuz! deyince Sultan: -Bize bu nimeti armagan eden Allah’a şükür olsun. Allah bizi ve sizi utandırmasın. Onun yüce kelamını taşıyabileceğimiz en son noktaya kadar taşıma fırsatı versin, diye dua etti.

ARKADA DÜŞMAN BIRAKMAK AKILSIZLIKTIR

O sırada, Halep’in Mahmut bin Zuabe isimli bir yöneticisi vardı, Sultan Alparslan’a itaat ve sevgi üzerine idi. Öyle ki Halep’te ve etraftaki kalelerde hutbeyi Sultan adına okutur, Sultan ile birbirlerine mektuplar gönderirlerdi. Sultan, Fırat kenarında konakladığı sırada, Mahmut, Sultan Alparslan’ı karşılamaya gelmedi.  Ve geçmişteki dostluğu da göstermedi. Mahmut ile Alparslan’ın arasını bölgede İbn’i Han olarak anılan ve sultanı kıskanan bir emir açmaya çalışıyordu. İbn’i Han Mahmut’u kışkırtarak, aklını karıştırmıştı. Mahmut, Halep bölgesinde karışıklık çıkarmak isteyen İbn’i Han’ın tahriklerine kapılarak savaş hazırlığı başlatmıştı. Durumu öğrenen Alparslan bölgede karışıklık çıkarıp barışı bozan Mahmut’un üzerine yürüdü. Halep şehrine ve Humus tarafına akınlar başladı. Bölgedeki Araplar dağılıp, çöle kaçtılar. Sultan, Bizans’ta Selçuklular üzerine yapılacak olan seferin haberini aldığı için bulunduğu bölgede düşmanlıkların artmasını istemiyordu. Halep Emiri Mahmut’a mektup gönderip, isyandan vazgeçmesini eskisi gibi dost kalmalarını teklif etti. – Şimdiye kadar hutbeyi benim adıma okutup, bana itaat üzerine idin ve bana mektupların gelip giderdi, sevgi ve bağlılık gösterirdin. Ne olduğunu anlamadım. Dostluğumuzun bozulmasına sebep nedir? Karşımızda Bizans gibi bir düşman varken, Müslümanların birbiren düşmesi doğru değildir. Gel eskisi gibi dost olalım. diye haber gönderdi. Mahmut yaptığı hatayı anlamıştı. Ama Alparslan’dan korkmaya başlamıştı. Bağdat halifesi de  bölgede huzursuzluğun Bizans’ın işine yarayacağından endişelendiği için yardımcısı Nukaba’yı Mahmut’a göndermişti. Nukaba gelip, Mahmut, Alparslan’ı Nukaba’ya şikayet ederek olan biteni anlattı. – Sultan Alparslan gelip , topraklarımı harap ve viran etti. Bana ağır vergi koydu. Eğer bu kadar vergiyi verirsem kudret ve kuvvetim kalmayıp, güçsüz kalırım. Beni hizmetine çağırıyor, eğer yanına varırsam beni hapseder. Belki de öldürür. diye üzüntü ve endişelerini anlattı. Nukaba, düşündü. Bu iki insanın arasındaki sorun ancak bölgede Müslümanların güçlenmesin istemeyen Bizans’ın işine yarardı. – Ey Emir mektubu bana ver sultana götürüp, niçin böyle davrandığını sorup gönlünde olanı öğreneyim, dedi.  Anlaştılar ve Nukaba mektubu alıp, Alparslan’ın yanına gitti ve onunla buluşup, elini öpüp görüştü. Birbirlerinin hal ve hatırlarını sordular. Sultan Halife’nin durumu hakkında bilgi aldı ve Nukaba’ya neden geldiğini sordu. Nukaba; – Mahmut ile aranızda geçen sorunu işittim. Halifemiz de neler olup bittiği sizin ağzınızdan öğrenmemi istedi. Dilerseniz, Mahmut’u yanınıza getirmek isterim, dedi. Alparslan da Nukaba’ya: – Mahmut’un bu konudaki düşüncesi nedir? diye sordu. Nukaba mektubu çıkarıp, Mahmut’un endişesini açıkladı. Sultan: – Bu mektup doğrudur. Ben ondan uzakta iken, bu mektubu kalbini hoş etmek ve ferahlandırmak için verdim. Şimdi kendisine yakın geldiğim halde, benden uzak duruyor. Bu yaptığı çirkin bir harekettir. Bize bağlılık yemini etmiş birini sözünden vazgeçip, bizim geldiğimizi görüp, karşılayacak yerde, kalesine girip, kale üzerine mancınıklar ve savaş  aletleri kurarak bizim ile savaşmasını nasıl izah edeceğiz. Bu yaptığı bozgunculuk ve ihanettir. Ben onu kendi halinde bırakamam. Hizmetimize girmeyip, huzurumuza çıkıp özür dilemedikçe, buzum çevremizdeki sultanlar arasında ne kadar şerefimiz ve itibarımız kalır, dedi. Nukaba, Sultan’ın düşüncesini öğrendikten sonra, yanından çıkıp, Vezir Nizamü’ül-Mülk ile buluştu ve ona:- Mahmut, Sultan’a vergilerini ödeyerek hizmet etsin. Siz Mahmut’un hatırına saygı gösterin. Mahmut Sultan’ın huzuruna şimdilik gelmesin, bu buluşmayı Sultan’ın Şam’dan  dönüşüne erteleyin. Mahmut’un Sultan’a karşı kini yoktur, bağlılığı sağlamdır. Ancak şimdi korkmaktadır ve Sultan ile buluşacak durumda değildir, iki tarafta biraz sakinleşsinler daha sonra konuşarak görüşerek sorunlar halledilir, diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı. Nizam’ül-Mülk de antlaşmadan yana olduğunu ifade ederek, Sultan’ı razı etmeyi üzerine aldı. Nukaba dönüp, Halep’e  geldi. Mahmut’un yanına girdi. Sultan ile arlarında geçen konuşmaları ve Nizam’ül-Mülk ile olan anlaşma  ve kararı haber verdi. Mahmut bunun üzerine:- Şimdi bende beş para bile verecek imkan yoktur ve Sultan ile gerek şimdi, gerek Şam’dan döndüğü zaman buluşmam mümkün değildir. Diyerek anlaşmak yerine işi zora koşmaya çalışınca Nukaba; – Senin ile Halife arasında sevgi ve bağlılık vardır, sana hediyeler gönderip, kaftan giydirdikten sonra, senin Alparslan ile mücadele etmen yanlıştır. Bizim de buna rızamız yoktur. Bu yaptığın yanlış bir harekettir. Barışı bozuyorsun, yaptığın Müslümanlar açısından tehlikelidir, dedi. Nukaba ne kadar dil döktüyse, Mahmut’un razı olmadığını gördü. Ardından: – O halde gedeyim yine Sultan ile görüşeyim, diyerek izin alıp, Halep’ten çıktı. Alparslan’ın yanına değil Bağdat’a yöneldi. Çünkü anlayışsız  ve saplantılarla hareket eden  bir yönetici olan Mahmut’un  ikna edilemeyeceğini anlamıştı.  Boşuna vakit kaybetmek istememişti. Nukaba ayrıldıktan sonra, Sultan Alparslan 1 Nisan 1071’de Halep üzerine yürüdü. Bu sırada Diyojen Anadolu seferine çıkmak için askeri hazırlıklar yapıyordu. Alparslan karşısında çaresiz kalan Mahmut af edilmesini diledi. Sultan: – Gelip benimle görüşmedikçe af yoktur, dedi. Mahmut geceleyin kaleden çıkıp, korku ile annesinin eline yapıştı. Korkudan yüzü sararmıştı. Annesi Mahmut’u getirip, Alparslan’ın eline teslim etti: – İşte bu benim oğlum ve ciğerimdir. Senin eline verdim, umarım ki , kusurunu af edip , bağışlarsın. Alparslan’ın gözlerinde ışık parladı. Düşman kazanmak değil, düşman sayısını azaltmaktan yanaydı. Akıllı hiçbir yönetici düşmanın sayısı arttırmayı düşünemezdi.
savas

Yaşlı kadına sevgiyle baktı. Öfkesi ve hıncı yoktu, sakindi. Yaşlı kadına umduğundan daha fazla saygı göstererek kalbini hoş etti, Mahmut’a dönerek kalbini hoş etti, Mahmut hala endişeliydi. Mahmut’a dönerek kendisini af ettiğini söyledi. Ama bir de şart koştu. -Şimdi yine kalene git, yarın devlet adamlarının önünde bize gelerek, onların huzurunda saygı ve hürmetini göster ve bana bağlılığını ilan et! dedi. Mahmut Halep’e döndü. Ertesi günü Vezir Nizamü2l-Mülk, kumandanlar, ileri gelen devlet adamlarının bulunduğu bir törende Sulta’nın huzuruna çıktı. Alparslan’ı selamladı. Alparslan’ın gözleri ve yüzünde hiçbir kıpırtı yoktu. Uzaklara bakar gibiydi. Kirpiklerini bile oynatmadan gözlerini Mahmut’a dikmişti. Sultan ayağa kalktı, gözlerini divanda toplananlara çevirdi. Elini Muhmut’a uzattı. Muhmut Sultan’ın elini öpüp, karşısında durdu. Ondan sonra Sultan yer gösterdi, hepsi oturdular. Sonra Mahmut’a çeşitli hediyeler sundu. Altın ve gümüş takımlı at ve katırlar, altın ve gümüş kemerler, kös, bayrak, davul ve çadırlar verdi. Hediye töreninin ardından Mahmut’a neden hizmetine geldiğini ve olayların sebebini sordu. Mahmut da suçu İbn’i Han’a atarak kendisini korkuya düşürdüğünü anlattı. Sultan: -İbn’i Han nerededir? diye sordu. İbn’i Han’ın Sultan’ın korkusundan silahlanarak, Şam’a kaçtığı öğrenildi. Sultan, Şam’a adamlar göndererek İbn’i Han’ı getirip, onu da afetti. Alpaslan tuttuğu adamı tutardı. Güvenirdi. Şimdi Mahmut’a güvenmek istiyordu. Bizans’a yapacağı akınlar için arkasında düşman bırakmak istemiyordu. Düşman demek endişe demekti. Arkasında endişe olan insan önüne güvenle adım atamazdı. Hocası Hace Yusuf’un sözleri geldi o an aklına. O bilgi kişi ne güzel demişti.: – Ey Alparslan’ım Eğer iki dünya beyliğini istiyorsan şu beş şeye yaklaşma: Harama karışma, zülüm etme, insan kanı dökme, düşmanlık besleme ve kin gütme. Eğer devamlı ve edebi beylik istiyorsan adaletten ayrılma ve halk üzerinden zulmü kaldır.

Üç İnekler MasalıÇocuk HikayeleriKibirli Gül Masalı

Ayrıca kontrol et

yedi-karga

Yedi Karga

yedi-karga Bir zamanlar çok uzaklardaki yüksek dağlarda yeşil bir vadi varmış. Vadinin ortasında temiz bir …

Jorinda-ve-Jorindel

Jorinda ve Jorindel

Jorinda-ve-Jorindel Bir zamanlar çok karanlık ve çok kasvetli bir ormanın derinliklerinde eski bir kale varmış. …

Tom-Thumb-un-Maceralari

Tom Thumb’un Maceraları

Tom-Thumb-un-Maceralari Bir zamanlar, çok açgözlü bir büyücüyle bir hazineyi paylaşma konusunda tartışan bir dev varmış. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir