En Güzel Günler Hikayesi

En Güzel Günler

Abone Ol google news
En Güzel Günler Masalı
En Güzel Günler Masalı

Sınıfta Güzel Günler Masalı

Her zamanki gibi bir sabahta, her zamanki gibi içeri daldı Aykut. Sabahımız, her zamanki gibiydi. Öğretmenimiz Afet Hanım, dudağında sabah gülümseyişi; öğretmen masasındaydı. Sabahları gülümserdi öğretmenimiz. Dört yıldır, hiçbir sabah onu asık bir yüzle görmedik. Gözlüğü burnunun üzerinde, bir deftere bir sınıfa bakıyor, kimlerin gelip gelmediğini anlamaya çalışıyordu.

Aykut’un gürültülü gelişine de şaşırmadı. Akşamları onu “Yavaş Aykut!”la uğurlar, sabahları da aynı cümleyle karşılardı. Aykut, aceleci değildi; ama biraz, nasıl derler, eli ayağına dolaşan, dalgın, kaygılı bir arkadaşımızdı. Bir o kadar da neşeli… Öğretmenimiz gözlüğün üzerinden bakar, derse daima apar topar yetişen Aykut’a hafifçe gülümser, o da öğretmenimize aynı sıcak gülümsemeyle karşılık verirdi.

Öğretmenimizin hepimiz için ayrı ayrı kullandığı gülümsemeleri vardı. Hepimiz özel, hepimiz ayrıcalıklıydık sanki. Bize kızarken de öyle… Afet Hanım’dan laf işitirken sanırsınız ki dünyanın en özel azarını yiyorsunuz, sanırsınız ki dünyadaki hiçbir ses bu kadar sizi sarıp sarmalayamaz. “Bana seslensin.” diye düşünürsünüz.

 “Onaylasın, övsün Sin. Ama yeter ki bana seslensin,” Her koşulda sevgi vardır onun sesinde. İnsanı sarıp sarmalayan, insana güven veren bir sevgi… Aykut bugün, bu sıcak gülümseyişe karşılık veremedi. Aykut’un, düşmek üzere olan çantasını omzuyla düzelterek kapıdan girmeye çalıştığı sırada, sınıfın sabah gürültüsünü bastıran bir ses duyuldu: “Cıırt.

Sınıf susmuş, Aykut’a doğru bakıyordu. Kapının pervazından başını uzatmış muzip bir çivi, Aykut’un pantolonunu arkadan yırtıvermişti. Aykut, bir çiviye bir öğretmene baktı. Ne zaman başımız sıkışsa öğretmene bakardık. O, hemen bir çare buluverirdi. Ama bu aksilik, hemen çare bulunacak bir şey değildi ki… Aykut, kapının önünde öylece kalakalmıştı.

Ne sırasına ne öğretmene doğru yürüyebiliyordu. Öğretmen masasının hemen arkasındaki maket iskelete gözü kaydı. Plastik iskelet, uzun bir yolculuktan gelmiş yorgun bir insan gibi kollarını yana sarkıtmış, öylece duruyordu. Kocaman dişler, derin göz çukurları, burun boşluğu ile Aykut’la tam karşı karşıya, ona gülümsüyor gibiydi. Aykut ıslık gibi bir sesle,

– Öğretmenim, bu ne, diyebildi. Sonra da omzunu arkaya atıp kahkahalarla gülmeye başladı. Bir eliyle pantolonunun yırtık yerini tutmaya çalışıyor, bir eliyle iskeleti işaret edip gülüyordu. Sınıf şaşkındı. Hepimiz Aykut’la birlikte kahkahalarla gülmeye başladık, ama hiçbirimiz niçin güldüğümüzü bilmiyorduk. Yırtık bir pantolon, gülümsemekle sırıtmak arası bir iskelet, hızlı başlayan bir sabah. Bugün diğer günlere benzemeyen bir gün olacak, şimdiden belli.

Öğretmenimiz abartılı kahkahalarımıza sakince eşlik ederek yerinden kalktı. Aykut’a doğru yürürken bir taraftan da elini kaldırıp susmamızı istedi. Kahkahalar önce yavaşladı, sonra da tümüyle bitti. Öğretmenimizin bu aksiliğe, sonrasında olup bitene nasıl bir çözüm bulacağını merak ederek izlemeye başladık.

– O bir plastik iskelet, Aykut. O bir plastik iskelet, ama sanırım ayakta durabilme konusunda sana göre daha başarılı. Bütün gün onun yanında durmak istemiyorsan sınıfı kışkırtmayı bırak! Afet Öğretmen’in söylediğini yapıp yapmayacağını denemeyi iki yıl kadar önce bırakmıştık. Söylediğini mutlaka yapardı. Aykut da sınıfta bunu en iyi bilenlerdendi. Aykut’un gönül alıcı kahkahasına bütün sınıf eşlik ettik.

Öğretmenimiz, Şimdi ne yapabiliriz, bir bakalım, dedi ve Aykut’un yırtık pantolonuna baktı. Ardından, Ooo, çok fena! Bütün gün bu pantolonla sınıfta durduramazsın. Birkaç çengel iğneyle geçici bir çözüm bulabilirsiniz sanırım. Masasına dönüp yedek çantasındaki alımlı teneke kutusundan çengel iğneleri alması, iğnelerle pantolonu tutturması birkaç dakika sürmüştü.

Küçük çocuğu olan bir anne, bir eve konuk giderken yanında kocaman bir yedek çanta taşır ya, Afet Öğretmen’imiz de yirmi çocuğun annesiydi ve onun da güç durumlarda yardımımıza koşan bir yedek çantası vardı. Canlı renkli, çok hoş bir teneke kutu… İçindekileri hiçbir zaman tümüyle göremediğimiz, ama en kötü durumlarda içinden umulmadık kurtarıcılar çıkan bir kutu… Sorular da çıkardı kutudan. Öğretmenimiz sınıfa döndü.

 – Bu durumu anlatmanızı istiyorum. Sizi bugün plastik iskeletimizle tanıştıracaktım, fakat Aykut izin vermedi. Hadi bakalım, işbaşına. Herkes pembe kapaklı deyimler sözlüğünü çıkarırken Aykut gelip yanıma oturdu. Aykut’la ikinci sınıftan beri birlikte oturuyorduk. Yalnız sıra arkadaşı değildik; nasıl anlatsam bilmem ki…

Hani babalarımızın bazı akşamlar balkonda uzun uzun konuştuğu dostları vardır ya her şeylerini bilen… Hah, işte onlar gibi… Birinin, senin için hep orada olduğunu bilirsin. Bazen nefes alışından bile senin mutlu ya da üzüntülü olduğunu anlar. Aykut’ta o dostlardan fazlası da vardı: Üzüntülü anlarımda beni güldürmeye çalışır, her seferinde de başarırdı.

-El ayağına dolaşmak! diye bağırdı Songül.

-Ama bu Aykut’un yalnız bu durumu değil, her durumu olmaz mi? Aykut’umuzun her adımı için pekala ‘eli ayağına dolaşmak’ diyebiliriz. Başka fikri olan? diye sordu öğretmenimiz. Aykut, öğretmenimizin şakasına gülümsese de içten bir gülümseme olmadığını biliyordum. Aslında, Aykut’un hiç de gülecek halinin olmadığını da biliyordum. Babası dört aydır işsizdi. Yalnızca günlük gereksinimlerini, akrabalarının yardımıyla karşılayabiliyorlardı. Yaz tatili boyunca Aykut, küçük bir büfede çalışarak okula hazırlanabilmiş, okulun ilk haftasında da biriktirdiği birazcık para uçup gitmişti. Bir pantolon… Yalnızca bir pantolon, ama ne büyük bir problemdi şimdi Aykut için. Elini tuttum, sıkıp bıraktım. Anladı o ne demek istediğimi.

– Tepesinden aşağı kaynar su dökülmek, diye bağırdı Meriç. Öğretmenimiz yaklaştığını, ama yalnızca çivinin yırttığı andaki şaşkınlık anı için bu deyimin kullanılabileceğini söyledi.

-Üstü başı dökülmek, olur mu öğretmenim, dedi Deniz. Öğretmenimiz, üstü başı dökülmek deyimini günlük giysileri genel olarak perişan durumda olan kimseler için kullanabileceğimizi, Aykut’un başına gelen kazanın bu deyimin anlattığı durumla ilgisi olmadığını uzun uzadıya açıkladı, “Yanlışlarınız, size doğruyu daha iyi anlatmamı sağlar, bunun için aklınızdakini söylemekten çekinmeyin.” derdi hep.

– Yüreğinin yağı erimek, öğretmenlerim Aykut’un ne cimri olduğunu düşününce en uygun deyim bu galiba, dedim. Bütün sınıf güldü, öğretmenimiz de Aykut da bizimle birlikte… Birkaç arkadaşımız daha pembe kapaklı deyimler sözlüğünden bulduğu deyimi söyledi. Pek çoğu hakkında uzun uzun konuştuk. En uygun olanları, öğretmenimiz açıkladı:

-Keyfi kaçmak, en uygun deyimlerden biri arkadaşlar. Telaşlı davrandığımızda bu deyim bizi kapının önünde bekler, onun hamlesinden sonra neşemiz bozulur, düzenli davranışa dönmekte güçlük çekeriz. Az duyduğumuz bir deyim daha var:

-Yel üfürdü, sel götürdü. Bu deyimi de yok olan eşyalar için söyleriz. Deyimlerin için deki sihir, dakikalarca konuşulup anlatılabilecek bir şeyi bir çırpıda ne güzel anlatıyor değil mi?

Öğretmenimiz yanıtını alamadan ilk teneffüs zili çalmıştı. Aykut’un başına gelen kaza için üzülmüş, ama o kaza sayesinde güzel bir ders geçirmiştik. O neşe, son derse kadar sürdü. Aykut da oturduğu yerden hiç kalkmadan neşemize karşılık verdi. Boydan boya yırtığı birkaç çengel ile tutturulmuş, astarı dışarıda sallanıp duran bir pantolonla en pozitif arkadaşımız Aykut bile dolaşmaya cesaret edemezdi doğrusu.

Şakalaştıkça bize eşlik etti, kendi kendine derdiyle kaldıkça hüzünlendi. Sonunda gün bitti. Ertesi günün sabahı Afet Öğretmen masada, gözlüğü burnunun üzerine inmiş, her zamanki gülümseyişiyle yoklama almaya çalışıyordu. Servisi gecikenleri, uyku sorunu olanları bilirdi. Çok erken uyansa bile sınıfa bir kez olsun zamanında girmeyi başaramayanların önde gelenini, Aykut’u da…

Aykut’u okuyunca bana bakıp göz kırptı: “Anlaşılan, yüreğine yağ almak için yolda oyalanmış.” dedi. Kapıda bir gürültü oldu. Aykut göründü. Çengel iğneli pantolonun yerinde parlak, bordo, mükemmel bir pantolon! Sınıfta bir beğeni sesi yükseldi. Gerçekten hepimizin grisinden farklı, şahane bir pantolondu.

– Günaydın öğretmenim, yine geciktim, özür dilerim, dedi Aykut.

– Afet öğretmenimizin gözlerini gördüm. Aykut’un gözlerini. Birbirlerine nasıl baktıkları gördüm. Sevgiyi gördüm. Bu sevginin ne kadar sıcak olduğunu sınıfta yalnızca ben anlayabilirdim. Sanırım, canlı renkli kutudan bu kez bir pantolon çıkmıştı. Çok güzel bir pantolon. Aykut da anca annesinden alacağı bir hediyeyi kabul edebilirdi.

Güne mutlu başlamıştık. Sınıfımız, her zaman maceralar sınıfıydı. İlk saatlerde günün nasıl geçeceğini kestirebilmek olanaksızdı. Gün boyunca bazen fırtına, bazen çok sıcak, sanırım her sınıf da böyledir. Bizi sınıf yapan da bu karışıklıklar değil mi zaten? İşte bir teneffüs dönüşü.. Biz de onlarla oynamayalım. Herkes kendi sınıfını tutuyor tabii. Bal gibi biliyorlar, en çok Ahmet oyunu dağıtıyor. Koşamıyor, kuralları bozuyor. Kepçekulak, şiş göbek, ne olacak!

– Murat ondan geri kalır m? O şişe dibi gözlükler gözünde olmasa bile nasıl görüyor değil mi? Biz bir kural bozsak hemen bağırmaya başlıyor, kendileri için kural mural yok! Bencil çocuklar! Sert oynuyorlar, sert… Kavgacılar! Teneffüs arası olmasa birbirimize gireceğiz. İyi ki zil çaldı da… Söylene söylene kapıdan girdik.

Yan sınıfla ne zaman maç yapsak sonu böyle biterdi. Biz de huysuz yok mu? Var tabii… Ama şimdi bizim huysuzları düşünmenin sırası değil. Beceriksiz yok mu? O da var. gitmez top. Toplar huysuz, ayakkabılar şekilsiz; ben beceriksiz.. hem de ben. On kez vursam bir kez istediğim yere gitmez top. Toplar huysuz, ayakkabılar şekilsiz; ben beceriksiz.

– Siz en süpersiniz! Bilmez miyim oğullarımı! Tüm kurallara uyarsanız, son derece naziksiniz, Hep karşı tarat suçlu, her biriniz melek. Anlayamıyorlar sizi, ne yapsınlar. Sizin gibi olağanüstü oyuncuları, nazik delikanlıları hemen anlamıyorlar ki. Birkaç yıl daha bekleyin bakalım. Eyvah! Afet Öğretmen içerideymiş. Cam kenarında, kızların arasında oturuyormuş. Konuşmalarımızın hepsini duymuş, eyvah!

En Güzel Günler Hikayesi
En Güzel Günler Hikayesi

“Yine yenildiler galiba öğretmenim” dedi Burcu. Öğretmenimiz yavaş yavaş yerinden kalktı, masasına yöneldi. Yerlerimize oturmuş, onunla göz göze gelmemek için çantalarımızdaki kitaplarımızla savaşıyorduk. Birkaç saniyelik kitap çıkarma işi, uzadıkça uzadı. “Biraz daha uğraşın, aralarda bir yerde olmalı.

Koca çanta tabii, yüzlerce kitap. Kolay değil ki öyle el atıverince gerekli olan pat diye gelsin. Kitaplar da mızıkçı.” diyerek yerine oturdu. Birçok şeyi görürdü. İyi ki annem de öğretme- nim kadar dikkatli değil, diye düşündüm. Yoksa dikkatli miydi? Hayır, hayır… Bu kadar ayrıntıyı yalnız Afet Öğretmen’im görebilir. Okulda kâbus, öğretmenim gibi dikkatli bir anneyle bir de evde kabus…

Müfettişe diyeceğim ki…’ deyip sustu. Müfettiş mi? İki sınıf arasındaki sıradan bir maç, müfettişlik bir olaya mı dönüşecekti şimdi? Aman Allah’ım! Müfettişe diyeceğim ki benim çocuklar, benim planlarımla oynuyorlar. Kötü niyetli değiller, öğretmenlerine yardımcı olmak istiyorlar; ama derslerin sırası kayıyor. Bana fırsat yaratıyorlar.

Baştan diyeyim ki ‘Öğretmenim, Türkçe dersinde sosyal bilgiler işlemişsiniz, nasıl oluyor bu?’ diye sormasın, değil mi?” Hepimizin gözü kulağı öğretmenimizdeydi, ama ne anlatmak istediğini kavrayamamıştık. Olan biteni sırayla düşündüm. Maçtan döndük, içeri söylenerek girdik, öğretmenimizi görmedik; öğretmenimizden peş peşe iğneler gelmeye başladı. Yok, içinden çıkamıyorum!

Tabi ki konuşmalarımıza kulak misafiri oldum. Dün plastik iskeletle tanışacaktık, Aykut dersi Türkçeye taşıdı ya, bugün de benzer bir durumla karsı karşıyayız. Dersi ve konuyu yine benim akıllı öğrencilerim belirledi Hoş, artık çocukla gençlik arasındaki sınırdasınız ve bazı şeyleri sizinle konuşmanın zamanı gelmişti.

Evet, işte bu! Afet Öğretmen bize taktik verecek. Gerçekten zamanı gelmişti. Yan sınıfa her defasın-da yenilmemize gönlü razı olmadı. Benim için iyi bir durum değil bu ama. Birkaç maçta beni çözer, maçı kızların arasında izlemek zorunda kalırım. Öğretmenimiz, arkadaşlarım gibi hatır için oynatmaz. Üf be üf! Zaman ne kadar çabuk geçiyor, çocukların, dedi hüzünlü bir sesle. Türkan’ın ilk gününü hatırlıyorum. Burcu’nun, Aykut’un, Meriç’in. Hepinizin ilk gününü çok iyi hatırlıyorum. Sizin hatırlayamayacağınız kadar.

– Sözünü yarıda bıraktı. Yerinden kalktı, ellerini göğsünde kavuşturup dışarıyı izlemeye başladı. Sınıfta çıt yoktu. Öğretmenimizin duygusal anlarını bilir, onu yalnız bırakırdık. Birkaç dakika sessizce dışarıyı izledi, sonra konuşmasını sürdürdü:

– Utkunun kendi yerini bulabilmesi iki ay sürdü. Öğretmen masasını bile denedi, sevmedi. Zeynep, mendille kalem tutmak arasında aylarca karar veremedi. Gülsunar’ın dört yıl boyunca hapşıracağını zannedip ne kadar korkmuştum. Türkan, günlerce ağladı, ama bir kere olsun annesiyle eve dönmedi, kendisine karşı direndi.

Aykut’un dağınıklığı. Eşinin kararsızlığı.. Hepsini birlikte aşmak zorundaydık. Aşılması gerekenleri aşıp üzerine doğru basamaklar eklemek. Ders dinlemek, not almak, evde çalışabilmek. Üç yıl boyunca davranış eğitimi, bilgi öğretmenimden çok daha önemliydi. Bunları birlikte başardık, Sonra bize döndü:

 – Az önce duyduğum konulmalarınız, yeni bir basamağa geldiğimizi kanıtlıyor: ‘birey olmak’ için uğraşma zamanı geldi. Birbirimizden farklı yanlarımızı kavramak, hoşgörülü olmak, empati kurmak, adaletle özgürlüğü algılamak ve daha bir sürü şey.

– Konuşmamızın başında “Artık zamanı geldir dediğinizde ben de maç taktiği vereceğimizi sanmıştım öğretmenim, deyince sınıf kahkahalara boğuldu. Taktik vermeyeceğim, dedi ve devam etti: “Kendi taktiklerinizi kurgulamanızı sağlayacağım.

Her zamanki gibi. Kendi doğrularınızı bulmanıza yardım edeceğim. Şimdi sizden, bu dersin sonuna kadar iki paragraf yazmanızı istiyorum. Yalnızca iki paragraf. Birinde fiziki görüntünüzü, diğerinde belirgin kişilik özelliklerinizi betimleyeceksiniz. Ama daha çok, olumsuz bulduğunuz özeliklerinizi.. Hemen başlayın.”

Aykut, bana dönüp fısıldadı:

-Ben mükemmelim, İki boş paragraf hazırı Daha doğrusu, fısıldadığını zannetti. Bütün sınıf duymuştu. Kahkahalar, öğretmenimiz böldü:

-O hâlde senin yerine ben yazayım, hem de her şeyini. İster misin? Hemen geri çekiliyor, susuyorum, dedi Aykut. Gülüştük. İnsanın kendisini yazması ne kadar zor? İyi bulduğumuz yönler de olsa kötü bulduğumuz yönler de olsa gerçekten çok zor. Bir de üzerine yazmanın zorluğu… Yaklaşık yarım saatimiz var ve hepimiz yetiştirmek zorundayız. Herkes sessizce defterine baktı önce. Birkaç dakika boyunca hiç kimse bir şey yazamadı, sonra yavaş yavaş kalem, silgi sesleri gelmeye başladı.

On dakika sonra hepimiz içimize dönmüş, yazıyorduk. Öğretmenimizin, her birimizi eksiksiz betimleyeceğini çok iyi biliyorduk. Onun amacına ulaşabilmesi için dürüstçe yazmamız gerektiğini de… Ben, fiziki özelliklerimle başladım, kişilik özelliklerimle devam ettim.

“Ben, arkadaşlarıma güre biraz kiloluyum. Bunu çok önemsemiyorum, babam yaşım ilerledikçe bu kiloların boya dönüşeceğini söylüyor. Ama insanların beni şirin bulup yanaklarımı sıkmalarından bazen sıkılıyorum. Biliyor musunuz, bir markette kasiyer işini bırakıp birden yanaklarımı sıktı, Uzun saçı çok seviyorum.

Annem, beni uzun saçlarımla, burnumla, gözümle çok yakışıklı bulduğunu söyler. ‘Ay şunun kaşına gözüne bak!’ diye sever. Babam, kişiliğimi beğenir. “Nasıl bir çocuk istediğimi sarsalardı seni ve abini tarif ederdim. der. Bu beni çok mutlu ediyor. Paylaşımcı, iyi niyetli, nazik olduğumu söylüyorlar. Pek çok arkadaşım vardır. Hepsi baha yakın arkadaşı gibi davranır, bazen hassas olduğumu, alıngan olduğumu söylerler.

Çevremle uyumlu almak en belirgin özelliklerimden.” Yarım saatte, bir şeyler yazabilmiştim. İki paragraf sınırını düşününce fena da olmamıştı doğrusu. Zil çaldı. Son teneffüs boyunca yan sınıfı, maçı hiç konuşmamış, ödevimizi konuşmuştuk. Bütün arkadaşlarım, ellerinden geldiğince gerçekçi şeyler yazmaya çalıştıklarını söylüyorlardı. Yine farklı bir ders, yine farklı bir sınıf ödevi yapmıştık.

Sonuçları merak ediyorduk. Herkes kendi eksiğini açıkça yaza- bilmiş miydi? Zille birlikte içeri girip yerlerimize oturduk. Öğretmenimizin bir an önce gelip yazdıklarımızı okutmasını istiyorduk. Geldi,

– Kepçe kulak, şiş göbek, şişe dibi gözlük, bencil, kavgacı. Bunlar, az önce sizin saydığınız, yan sınıftaki çocukların özelikleri. Bakalım, bizde de bunlardan kaç tane var? Paragraflarını ilk kim okumak ister? Sonunda anlamıştık. Öğretmenimiz, yan sınıf için söylediğimiz sözler üzerine dersin seyrini değiştirmişti. Canan, gönüllü gönülsüz, el kaldırdı: “Ben okuyabilirim.” dedi ve okumaya başladı:

– Ben güzelim. Herkes güzel olduğumu söylüyor. Saçlarım kıvır kıvır. Sabahları beni çok uğraştırıyorlar, ama onları seviyorum. Arkadaşlarıma göre boyum uzun sayılır. Hele erkeklere göre hiç de fena değil Burnum birazcık büyük. Annem, yüzüm büyüdükçe burnumun da normal görüneceğini söylüyor. Umarım burnum da yüzümle birlikte büyümez Çok arkadaşım var. Hem burada hem mahallede… Buradaki arkadaşlarımın bilmediği bir şey söyleyeyim, mahallemizdeki arkadaşlarımla çok iyi anlaştığımı söyleyemem.

Ama suçlu benim, biliyorum. İstiyorum ki ne oynayacaksak ben karar vereyim. Oyunun kurallarını da ben belirleyeyim. Benim yüzümden oyunlarımız hep yarım kalıyor.” “Hiç fena değil” dedi öğretmenimiz. “Olumsuz yönlerini de dile getirebildiği için Canan’ı kutluyorum. Ama eminim hepiniz öyle yaptınız. Şimdi başka bir arkadaşımızı dinleyelim. Tufan, sen okumak ister misin?” Tufan hepimize göre uzundu, ama çok zayıftı. Hepimizden esmer, küçük yüzlüydü. Süzgün gözleriyle yeni uyanmış gibi görünürdü. Acaba Tufan, kendisini nasıl görüyordu? “Ben, arkadaşlarımı çok seven biriyim, ama onlarla birlikte bir şeyler yapmayı başarabilen biri değilim.” dedi, sustu. Nedenlerini açıklayacaksın sanırım, dedi öğretmenimiz.

– Evet, açıklayacağım, dedi Tufan, sonra paragrafını okumaya devam etti:

-Üzerimde koca bir çuval var gibi. Hep a çuvalı taşıyorum. Kendimi hep yorgun hissediyorum. Teneffüste arkadaşlarımla oynamaya üşeniyorum. Bıraksalar sabah sırama oturur, eve giderken kalkarım. Bu yüzden arkadaşlarımla oynamayı başaramıyorum. Oyunu yarıda bırakıp sınıfa döndüğüm çok oluyor.

Çantamda hep kitap var. Açıp onu okuyorum. Boyum çok uzun. Bu hoşuma gitmiyor. Zayıfım. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım şişmanlayamıyorum. Öne doğru eğik yürüyorum. Uzun kollarım yalnız evde anneme yardım ederken işe yarıyor, ama sınıfta onları ne yapacağımı şaşırıyorum. Babamla bunları konuştuğumda boşuna kaygılandığımı söylüyor. Henüz küçükmüşüm ve vücudum yeni şekilleniyormuş.

– Tufan, çok hareketli olamamaktan şikâyetçi demek ki… Düşüncelerini bizimle rahatça paylaştığı için onu da kutluyorum. Utku, sen neler yazdın? Ben, öğretmenim, ben yazdım. Okuyayım hemen, diyerek telaşlı arkadaşımız Utku, yazdıklarını okumaya başladı:

-Hep acelem var. Su içerken, kalem açarken, otururken, yürürken hep acelem var. Sakin olmayı bir türlü başaramıyorum. Sınavlarda ilk önce ben bitiririm, acelecilik yüzünden soru kaçırırım. Konuşurken acelecilik yüzünden cümlelerim hep yarım kalır, hemen diğer cümleye geçerim. Sınıfa ilk önce ben gelirim, zil çalınca en önde ben çıkarım. Çevremi telaşlandırırım. “Yakışıklı’ derler bana. Yüzümü sevimli bulurlar.

Yüzüm sevimli olduğundan kepçe kulaklarımı fark etmiyorlar. Belki de fark ediyor, ama bana söylemiyorlar. Boyum kısa. Aslına bakarsanız sınıftaki tüm erkeklerin boyları, kızlardan kısa. Çabuk çabuk uzamak, sınıfta en uzun olmak isterdim.

– Seni dinlerken ben de telaşlanıyorum Utku. Sen acelecilik dışındaki tüm özelliklerini diğer arkadaşlarında da bu özeliklerin olduğunu söyleyerek yumuşattın. Bunu hepimiz fark ettik. Tüm sınıfın paragraflarını okuttu öğretmenimiz. Arkadaşlarımızın hepsi de hem iç özelliklerini hem de dış özelliklerini içtenlikle ortaya koymuşlardı.

Afet Öğretmen, hepimizi ilgiyle dinledi, küçük yorumlarla yazılarımızı değerlendirdi. Birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. Birimiz üzgün olduğunda yakınındaki arkadaşları onunla ilgilenirdi. Birimizin sevinci, hepimize yansırdı. Çok özel aile konuları dışında birbirimizin her şeyini bilirdik. Öğretmenimizin derslerimiz kadar davranışlarımızla da ilgilenmesi, sınıfın kaynaşmasını sağlamıştı.

Fakat böyle bir konuda herkesin kendisini bu kadar rahat anlatabilmesi, ayrı ayrı hepimizi şaşırtmıştı. Afet Öğretmen:

– İçtenliğiniz için teşekkür ederim. Size güveni- mi hiçbir zaman boşa çıkarmıyorsunuz, dedi ve sözlerine devam etti:

– Bu yazıları niçin yazdık? İki paragraf yazma fikri arkadaşlarımızın, yan sınıftaki arkadaşlarımız hakkında söyledikleri olumsuz sözlerle başladı. Ben de “farklılıklarımız” başlıklı konumuz için bu fırsatı  kaçırmak istemedim. Bir soru ile başlayalım:

-Hepimiz kusursuz bir görünüme, aynı kusursuzlukta kişiliklere sahip olsaydık bir ders boyunca bunca paragrafı kimi zaman ciddiyetle kimi zaman gülümseyerek, eğlenerek dinleme şansı bulabilir miydik? Tabii ki hayır! Sosyal yaşam, işte bu farklılıklarla anlam kazanıyor. Nelerimiz farklı, yazdıklarınızdan derleyelim… Farklılıklarımızı sıraladık. Burunlarımız, kulaklarımız, kilomu, boyumuz, saçlarımız farklı. Kimimiz için oyun her şeyden önemli, kimimiz için sınıfta sakince oturmak. Aceleci olan da var, geç kalan da.

Kimimiz kaprisli, hep önde olmak ve yönetmek isti yor; kimimiz her koşula uyum gösteriyor. Kimimiz kıskanç, ama kendisine engel olmaya çalışıyor. Kimimiz son derece rahat, arkadaşı hep kendisinin önünde olsun istiyor. Biz bütün bunlarla bir sınıf olmuşuz. Birbirini tüm bu özellikleriyle kabul eden bir sınıf… Afet Öğretmen neredeyse hiç karışmadığı hâlde bu sonuçları kendi kendimize çıkarmıştık.

Öğretmenimiz devam etti:

En Güzel Günler
En Güzel Günler

-Kepçe kulaklarınız, sıskalığınız, şişmanlığınız, koca burunlarınız, kirpi saçlarınız; size öyle gelmese de yakışıklılığınız, güzelliğinizle önce bir sınıfsınız. Sonra ayrı özelliklerle birey, birey olarak da toplumun birer parçasısınız. Birbirinden farklı bireylerin sağladığı mozaikle toplumu biz oluşturuyoruz. Yalnızca toplumu mu?

Dünya adını verdiğimiz bu koca gezegenin içinde farklılıklarımızla bir bütün oluşturuyoruz. Renklerimizle, dillerimizle, inançlarımızla; düşlerimizle, alışkanlıklarımızla bir bütünüz. İnsan bütünü… Bu dünyayı yaşanılır hâle getirenler de bu farklılıklar. Neden mi? Şu anda herkesin renk, dil, din, düş ve alışkanlıklar açısından aynı olduğunu düşünün. Kabus gibi değil mi?

Birbirinin aynı düşünen, giyinen, isteyen insanlar… Aynı şeyi ayıplayan, aynı şeyi alkışlayan insanlar… Herkesin evinde aynı eşyalar… Bütün şehirler, tıpatıp birbirinin aynı. Bütün ülkeler de öyle… Gerçekten kâbus gibi olurdu. Kanlı canlı “makine’lerden oluşan bir dünya.. Herkes, programı belli bir makine gibi…

Yaşama böyle bakalım çocuklar. Farklılıklar, bizi üzen ya da sinirlendiren şeyler değildir. Aksine, bizim renkli bir dünyada yaşamamızı sağlayan çeşitliliklerdir. Afet Öğretmenimizden dersimizi almıştık, her zamanki gibi yaşayarak, görerek.

Her sabah, okula isteyerek gitmemin çok güzel bir şey olduğunu söylüyor babam. Gerçekten öyle… Evden çıkınca okula koşa koşa gidiyorum, okuldan çıkınca da eve koşa koşa geliyorum. Çünkü evimizi de okulumuzu da çok seviyorum. Keşke evimiz okulda ya da okulumuz evde olsa… Yeni şeyler öğrenmek güzel. Yeni şeyler öğrenmek, dünyanın en güzel duygularından biri… Güzel bir sabah, güzel arkadaşlarla ders başladı. Öğretmenimiz, önce çabucak her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol ettikten sonra birkaç arkadaşımızla şakalaştı, sonra sordu:

– Feyza, bize kendini tanıtır mısın? Feyza, hep bu sınıfta bulunan bir arkadaşımız. Onu zaten tanıyoruz. Niçin kendisini tanıtsın ki?

– Anlamadım öğretmenim, nasıl tanıtayım?

-Bizimle yeni tanıştığını, senin hakkında hiçbir şey bilmediğimizi düşün; kendini tanıt.

– Peki, öğretmenim, dedi Feyza. Biraz düşündü, devam etti: On yaşımdayım. İzmir’de doğdum. Babam, memur. Bir dairede yöneticilik yapıyor. O, Bayburt’ta doğmuş. Annem ev hanımı… O da Denizli’de doğmuş. Sonra birlikte İzmir’e yerleşmişler.

Bir de benden üç yaş küçük kız kardeşim var, Adi Tuğba. Ben güzel yalı İlköğretimde dördüncü sınıf öğrencisiyim. Başarılı bir öğrenci olduğumu söyleyebilirim. Sınıfımızda hemen herkes zaten başarılıdır. Bebek koleksiyonum var. Bunu bildiği için özel günlerimde ailem, arkadaşlarım bana hep farklı bebekler alır. Okumayı severim. Okul dışında ailemle zaman geçirmeyi severim. Arkadaşlar, Feyza kendisini tanıtırken yordu bizi biraz değil mi?

– Evet, kafam karıştı benim.

– Aklına gelenleri peş peşe sıraladı. Gerçekten yordu. Yaşını söyledi, ailesini tanıttı, okulunu söyledi, koleksiyonundan söz etti; her şey birbirine girdi. Takip etmek ne kadar zor oldu… Kendimizi, dinleyenleri yormamak için “kompozisyon’a ihtiyacımız var.

Kompozisyonu yalnız konuşmada ve yazıda değil yaşamın her alanında kullanırız. Evdeki eşyalarımızı yerleştirirken, resim yaparken, bahçemizi düzenlerken, giyinirken. Olayları anlatırken doğru sıralama ile sunmak, giyinirken birbiriyle uyumlu renkleri kullanmak zorundayız.

Düşünün… Sizin yaşınızda bir kız çocuğu… Üzerinde beyaz yakalı, kırmızı bir elbise var. Saçlarında mavi bir toka… Pabuçlar gülkurusu, pabuçlarının üzerinde san şeritler var. Gözlüğü pembe.

– Uzaydan gelmiş olmalı, dedi Canan.

– Uzaylılar bile böyle giyinmez, korkunç, diye ekledi İklim. Öğretmenimiz devam etti:

-Çok güzel! Anladınız işte. Giyinirken uyumlu renkleri seçmek, bir kompozisyon… Kendini tanıtmak gerektiğinde nerede doğduğunu, kaç yaşında olduğunu, okulunu, aileni, sonra da zevklerini sırayla anlatmak da bir kompozisyon… Uyum… Tarihin sıralamasına, tarihin uyumuna da kronoloji diyoruz, dedi ve sözcüğü tahtaya yazdı. Bu yıl kendimi bilim insanı gibi hissediyorum. Geçen yıllarda öğrendiğimiz konular, bu yılın yanında çocuk oyuncağı!

– Dünyanın tarihi geçmişini sıralamakla bir insanın tarihi geçmişini sıralamak arasında benzerlik var. İnsanın nasıl bir çocukluk, gençlik, orta yaşlılık dönemi varsa dünyanın da var. Yani, siz kişisel kronolojinizin henüz başındasınız.

Size dünyanın kronolojisinden söz etmemi ister misiniz?

– Çok isteriz öğretmenim!

– Bebekliğinden başlayalım. Dünya’yla ilgili her şeyi bilmek isterdim. İleri sınıflarda öğrenecek miyim acaba? İnsanlar bugünlere nasıl gelmiş, neler olmuş?

– Dünya’nın bebekliğini kimse bilmiyor Songül. En azından şimdilik kimse bilmiyor.

– Öğretmenim, desenize Dünya’nın kompozisyonu ortadan başlayacak:

 – Biz onu anlatırken öyle olacak. Kendisi konuşabilse bebekliğini de anlatırdı. Dağlar konuşabilse… Denizler konuşabilse… Hatta yalnız Ay konuşsa da Dünya’da gördüğü her şeyi anlatabilseydi…

– Dünya, yüz binlerce yıldır var çocuklar. Ancak biz onun yalnızca beş bin yıllık uygarlık tarihini biliyoruz. -Çok kötü bu.

– Evet, kötü. Ama hep böyle kalmayacak. Bilim ilerledikçe daha eski zamanlara da gidebiliriz.

– Umarım biz büyüyünceye kadar çok çok eski zamanlara da gidebilecek kadar bilim gelişir. Öğretmenimiz, Türkan’ın cümlesine gülümseyerek yanıt verdi. Bu gülümsemenin “çok umudum yok.” olduğunu biliriz. İşte kronoloji kavramına bunun için ihtiyacımız var. Hangi olay, hangi olayın başlamasına neden olmuş; olaylar birbirini nasıl etkilemiş, bunları doğru öğrenebilmek için kronolojik sıralamayı bilmemiz gerekiyor.

– Peki, ülkemizin kronolojisi öğretmenim? Onu öğrenmeyecek miyiz?

– Tabii ki öğreneceğiz. Öncelikle onu öğreneceğiz ki dünyayı algılayabilelim. Selçuklular, Osmanlılar, sonra da Cumhuriyet… Tarihi bilmek, bugünü doğru değerlendirebilmek demek..

– Bilgi ne kadar önemli bir şey! Anladım ki bu yıl, dünyanın birikmiş bilgisini öğrenmeye başlayacağız. Bugünlere nasıl geldiğimizi öğreneceğiz. Bir an önce öğrenmek istiyorum. Her şeyi, her şeyi öğrenmek istiyorum. Zil çaldı. Teneffüse çıktık.

Kimsenin koşuşturma, maç yapma isteği yok. Herkes dünya masalının etkisinde… Büyülenmiş gibiyiz. Hepimiz, öğretmenimizin anlattıklarına dalıp gitmişiz. Aykut’la bahçeye çıktık, adımlamaya başladık. Ellerimiz çöplerimizde yürüyor, düşünüyoruz.

-Aykut.

-Efendim?

-Her şeyi öğreneyim istiyorum ben.

-Her şeyi mi? Beynin patlar!

-O kadar demiyorum be. Bilimleri öğreneyim, bilim insanlarını öğreneyim, sanatçıları öğreneyim, ülkenin geçmişini öğreneyim…

– Dur, yeter! Şimdiden patlayacak!

– Aman be Aykut!

– Öğretmenimiz kadar bilsek daha ne isteriz?

– Çok şey biliyor değil mi? Nasıl öğrendi bunca şeyi?

-Ben biliyorum.

– Öğretmen, tabii bilecek.

– Hayır, yalnız o değil. Öğretmenimiz çok okuyor. Her şeyi okuyor. Birinci sınıftan beri, düşün… Yanında hep kitaplar oluyor.

– Sahiden… Çok okuyor. O yüzden çok şey biliyor.

– Çok şey bilmek iyi mi?

– Tabii ki iyi.

– Ne bileyim, çok şey bilince çevredeki aksilikleri görüp huzursuz olmaz mı insan? Biraz az bilen daha mutlu sanki…

– Kesinlikle hayır! Öğretmenimizin mutsuz olduğunu mu zannediyorsun? Mutsuz olsa bizimle bu kadar ilgilenir mi? Bu kadar gülümser mi? Bence çok şey bilen insan daha da mutlu oluyor.

– Soralım öğretmene…

– Peki, soralım.

Afet Öğretmen, sınıfa girdi. Hepimiz yerlerimiz deyiz, alışılmadık bir sessizlik..

– Ne oldu? Ne zaman büyüyeceğiz biz diye sorup duruyordunuz, yetişkin dersi ağır mı geldi?

-Hem güzel hem zor…

– Ee, kolay güzellik yok Canancığım.. Bu yıl dersler böyle yetişkin dersi gibi. Şimdiden alışsanız iyi olur. Aykut’la “Sen sor, ben cümleyi kuramam.” diye itişip duruyoruz.

– Delikanlılar, he oluyor arada? Sorun ne?

– Öğretmenim, bir şey soracağız da…

– Sorun, bekliyorum. Peki biz teneffüste Aykut’la konuştuk. Sonra dedik ki. Düşünüyorum, cümleye dökemiyorum, yani dedik ki öğretmenim…

-Diyemediniz daha, hadi gayret, diyeceksiniz!

– Ben, her şeyi öğreneyim istiyorum. Sizin gibi çok şey bileyim. Aykut da diyor ki çok şey bilince huzursuz olursun, az şey bilmek iyi.” Siz ne dersiniz?

– Aman şunların sorularına bakın! Nasıl da alıştınız yetişkin dersine! Ne güzel bir soru bu böyle…

Ah işte! Aykut sorsa daha iyiydi. Öğretmen, takılıyor bana. Aykut’a baktım, o da benimle aynı durumda. Neyse ki öğretmenimiz toparladı:

-Akıllı bir soru çocuklar. Bilgili insan iyi insan olmayı da öğreniyor. Anlayışlı oluyor, nazik oluyor. Çevresine mutluluk veriyor. Çevresine mutluluk veren insan kendisi mutsuz olabilir mi? Olmaz tabii. Bilgisiz insan sorun çözemez, sorun çıkarır. Hem kendisine hem de çevresine. Öğretmenimiz devam etti:

– Yorulduk. Zaman zaman bunları konuşacağız, şimdilik bu kadar. Şimdi daha neşeli bir ders yapmaya ne dersiniz? Betimleme yapacağız. Neydi betimleme? Gözlem yapmak.

– Tarif etmek. Farklı özellikleri söylemek… Sözcüklerle resim yapmak..

– Bir şeyi anlatmak… Öğretmenimiz tamamladı:

-Hiçbiri tam değil, ama hepsini birleştirince betimleme… Peki, neleri betimliyorduk?

İnsanların görünüşlerini.

-İnsanların kişilik özelliklerini…

-Canlı, cansız varlıkları.

– Hayalleri..

-Güzel, hatırladınız. Şimdi defterlerinizi açın. Adını hiç söylemeden bir hayvanı betimleyin. Hem iyi bir betimleme yapmaya çalışın hem de o hayvanın çok belirgin özelliklerini dile getirmekten kaçının. Hangi hayvan olduğunu dinleyiciler bulmaya çalışsın. Dışarıdan anlatımla betimleyebilir ya da o hayvanı konuşturabilirsiniz. Nasıl isterseniz… Hadi bakalım… Öğretmenimiz, bizi yorduğu bir dersin ardından neşeli bir ders yapmak istediğini söyledi.

Buraya kadar her şey iyi de hayvan betimlemesi de ne? Hayvanlar hakkında çok şey bilmiyorum, benim için kolay olmayacak. Horozun ibiği, filin hortumu, keçinin sakalı… Bunlardan başka bir şey bilmem ki ben… Aksi gibi, öğretmenimiz bu belirgin özellikleri de kullanmamızı istemiyor. Düşünelim bakalım… Buldum! Deneyelim. “Çevremdekiler benim kendini beğenmiş olduğumu düşünürler. Oysa benim güzelliğim onlarda olsa benden daha şımarık yürürler.

Minicik başımla büyük gövdemi yakıştıramıyorum, ama bu güzelliğe de kocaman bir baş hiç yakışmazdı. En güzel halimi gösterdiğimde adımı sormazlarsa sevinirim, çünkü konuşmak zorunda kalırım kötü sesimi duyanlar güzelliğimi unutuverirler. A unutmadan! Güzelliğimi süsleyen pek çok gözüm var.” Bilmece gibi oldu.

Bakalım sınıftakiler hangi hayvan olduğunu bulabilecekler mi? Öğretmenimiz masasında bir dergi karıştırıyor, arkadaşlarım defterlerinin üzerine kapanmış, sıra arkadaşlarından gizlemeye çalışarak harıl hanıl yazıyorlar. Aykut’a bakıyorum, hiçbir şey yazmamış. Göz ucuyla benim yazdıklarımı okuyor. Fısıltıyla: – Bu ne be? Böyle bir hayvan mi var? Söylemem, az sonra okuyunca sen bul.

– Ben daha hangisini betimleyeceğimi bulamadım. On dakika kadar geçli. Öğretmenimiz herkesin bitirmesini bekledi., Sınıfı karıştırabilecek bir çalışma olmasına karşın kimsede çıt yok. Bu, bizde yerleşmiş bir davranış. Arkadaşlarımızı rahatsız etmemek için çalışmamızı bitirir bitirmez arkamıza yaslanır, sessizce bekleriz.

-Sanırım hepiniz bitirdiniz. Okuyalım mi artık?

-Okuyalım öğretmenim, dedim.

– O hâlde ilk önce sen oku.

– Betimlememi yavaş yavaş okudum. Bitti, sınıfta bir bekleyiş… Gerisi varmış da ben yarım bırakmışım gibi, bekliyorlar. Sonunda öğretmen sordu:

-Bitti mi?

-Bitti öğretmenim. Hepsi bu kadar.

-Böyle bir hayvan mı var? Şu çizgi filmlerde gördüğünüz garip yaratıklardan birini betimlemedin  değil mi?

– Hayır, öğretmenim. Gerçek bir hayvan… Çocuklar, bilen yok mu? Bir daha okur musun düşünelim. Bir kez daha okudum. İklim birden bağırdı:

-Ben buldum, tavus kuşu! – Doğru, tavus kuşuydu, dedim. Yerlere uzanan tüylerim var, tüylerimin üzerinde gözler var, deseydim hemen anlaşılırdı. Öğretmenim, asıl ilginç olan da sesi, dedi İklim. Tavus kuşu tüylerini açtığı sırada ötüyormuş, ama sesi rahatsız edecek kadar kötüymüş.

– Gerçekten ilginçmiş, bilmiyordum bunu. Ben nereden biliyorum, hatırlamıyorum ki… Bir yerde okudum herhâlde. Tavus kuşunu da ancak İklim gibi renklere, süse düşkün biri bulabilirdi doğrusu. Öğretmenimiz bana döndü:

-Zor bir hayvan seçtiğin için betimlemeden çok bilmece gibi olmuş. Yine de güzeldi. Başka kim okumak ister? Ben okuyayım, dedi Gülsunar, Okumaya başladı:

-İnsanlara kimi zaman dostça kimi zaman düşmanca davranan bir hayvan… Küçükleri şirin, oyuncu… Büyükleri ise korkutucu… Küçüklerin upuzun kuyrukları var. Daldan dala atlarken kuyruklarını ellerinden daha iyi kullanabiliyorlar.

Yuvarlak, sevimli bakan gözleri var. Fıstığa ve insanları taklit etmeye bayılıyorlar. Sınıf hep bir ağızdan “Maymuuuun!” diye bağırdı. Öğretmenimiz, Gülsunar’ın betimlemesini beğendi. Sırada Duygu vardı:

-Bembeyaz da diyebilirsiniz, Simsiyah da… Ama hangi rengi söylerseniz söyleyin tüylerimin pamuk gibi olduğunu söylemezseniz eksik kalır.

Kulaklarım her sese titreyerek tepki veriyor, bıyıklarımla da yönümü buluyorum. Günümün çoğunu uyuyarak geçiririm, hele sıcak bir yer olursa keyiften oracığa bayılıveririm… Duygu devam ediyor, arkadaşlarım anlamışlar, betimlemesini bitirir bitirmez hayvanın adını söylemek için yerlerinde duramıyorlar. Ben hala hayvanı tanıyamadım!

Kimi masallarda çizme giydirdiler bana. Kimi masallarda da köyde olmadığım için kavalcıyı çağırdılar, fareleri kaval çalarak uzaklaştırsın diye… Ben, insanlara hep dostum. İnsanlar da benim en iyi dostum. Duygu, bitirir bitirmez ben de “kedili” diye bağırabildim. Masalları hatırlatmasa kediyi tanıyamayacağım. Öğretmenimiz, Duygu’nun betimlemesini çok beğendi.

“Çizmeli Kedi ile Fareli Köyün Kavalcısı’nın betimlemeye hoş bir anlatım sağladığını söyledi. Hoşluk bir yana, hayvanlara ne kadar uzaksam artık, o masalları söylemese kediyi bile tanıyamayacağım. Sınıfta herkes betimlemesini okudu. Filler, zebralar, tilkiler, keçiler, horozlar, köpekler, kuşlar, sincaplar, eşekler; daha neler neler…

– Hepinize teşekkür ederim. Kısa bir zaman içinde güzel betimlemeler yazdınız. Aynı hayvanı betimleyen arkadaşlarımız bile ne kadar farklı sözcüklerle anlattılar değil mi? Betimleme, bunun için gözlem ile başlıyor işte. Herkes baktığı yerde aynı şeyi görmüyor. Herkesin ilgisi farklı… Saatine baktı, kapıya doğru yürüdü. Tam o anda zil çaldı. – Şimdi herkes betimlediği hayvanın sesini çıkarsın bakalım, hadi! diyerek, gülerek çıktı.

– Aman Allah’ım! Sınıfta inanılmaz bir gürültü koptu. Herkes arkadaşına döndü, kendi hayvanının garip seslerini çıkarıyor. Ben de Aykut’a döndüm, tavus kuşunun çıkarabileceği kötü bir ses için ne gerekirse yapıyorum. Aykut da bana tavuk gıdaklamasıyla karşılık veriyor.

Ne güzel bir gündü ama bitti. Olsun. Daha sınıfımla, öğretmenimle geçireceğim çok günler var. Okulda olan bitenleri düşünerek eve dönüyorum. Birden bir ses:

– Kardeş, bir bakar mısınız? Dozi Bey, lütfen!

-Aaal Abi!

En Güzel Günler
En Güzel Günler

– Ne kadar dalmışsın böyle… Yanımdan geçip gittin. Ver bakayım çantanı. Bana yalnızca abim Dozim der. Babam kısaltmaları sevmez, bunun için çok azar işittik ya, biz bizeyken benim de hoşuma gidiyor. Herkes Doğaç desin, canım abim de “Dozi” desin. İkimizin arasında, özel… Gerçek bir abidir Deniz. Şakacıdır. Seslenişinde, bakışında sevgiyi hep hissederim. Yine öyle yaptı. Kim kendi kardeşine “Kardeş, bir bakar mısınız?” diye seslenir ki… – Senin çantan ağır zaten, ben taşırım abi.

– Ver dedim sana, benimkinde bir şey yok.

– Peki. Niye dalginain bu kadar? Ters giden bir şeyler mi var?

– Hayır, aksine güzel bir gündü. Dersler çok iyi geçti. Çok şey öğrendik, çok eğlendik. Onları düşünürken dalıp gitmişim.

– Eh, iyi o zaman. Korkuttun beni.

 – Yok, gerçekten sorun yok. Sen niçin erken geldin bugün?

– Grupla kalmadım, o yüzden erken geldim. İptal ettik çalışmayı. Hiçbirimizin keyfi yoktu, bugün çalışmayalım dedik. Sorun olduğundan değil, istemedik bugün işte.

– Ben de senin okuluna gelebilsem abi.. Birlikte aynı grupta çalsak değil mi?

-Bateride sana rakibim diyorsun yani.

– Hayır, hayır… Gitar. Bateri zor iş.

– Doğaç, ne diyorum biliyor musun? Erkenden eve dönüp ne yapacağız? Zaten birlikte az zaman geçiriyoruz. Hadi Kafes’e gidelim biraz. Ne dersin? – Spor ayakkabılarımız yok..

– Kafes dedimse de bahane… Birilerini bulursak birkaç atış yaparız, bulamazsak sahilde turlarız biraz. Ne dersin? İyi fikir… Çantamı ver, ikisini zor taşırsın.

– Tamam, hadi gidelim. Yolda annemi aradık. Annemin koşulu “İstediğiniz yere gidebilirsiniz, nerede olduğunuzu bilmem gerek. Birlikte olduğumuza sevindi.

Güzel yalı sahili, beş dakika. Bir mahallenin denize, Güzel yalıdaki gibi sahile sahip olması büyük keyif. Yapacak hiçbir şey bulamasan sahilde baş bas yürümek bile büyük keyif. Beş dakika sonra sahildeydik. Önce Kafes’e gittik. Kafes, çevresi tellerle çevrili basketbol alanına, mahalle çocuklarının verdiği isim…

Bu haliyle kafese benziyor çünkü. Kafes’te günün her saatinde tanıdık birilerine rastlarız. Kimi tek başına potaya turnike yapar, kimi yan sahada maç yapar. Abimin arkadaşlarından biri tek başına turnike yapıyordu. Onun yanına gittik. Hem sohbet ettik hem de birkaç atış yaptık. Yarım saat kadar Kafes’te oynadıktan sonra sahilde yürümeye karar verdik.

Abimin arkadaşına veda edip ışıklardan karşıya geçtik. Buradan başlayan, Karşıyaka Sahili’nin sonuna kadar devam eden sahil şeridi, bir tek limanda kesintiye uğruyor. Sahil, İzmir Körfezi’ni C harfi gibi çepeçevre sarıyor. Çok güzel bir şehirde yaşıyoruz. Göztepe İskelesine doğru yürüyoruz. Solumuzda deniz, sağımızda otoyol… Otomobiller vızır vızır, yanı başımızdalar. İlginç, otomobil sesleri hiç rahatsız edici olmuyor burada.

Deniz, otomobillerin sesini yutuyor. Çimenlerde oturanlar, otoyol kenarında değil de evlerinin bahçesindeler sanki… -Çiğdeeem! Boyooooz! Gevreeeek! İzmir’de bu sesin duyulmadığı bir sokak var mıdır, bilmem. Çiğdem, herkesin ‘ayçiçeği dediği şey… Gevrek de bildiğimiz simit… Boyozun tek adı var, boyoz. İzmir’den başka bir yerde yok çünkü. Yumurtayla yenen bir tür poğaça… Kahvaltılık diye bilinse de günün her saatinde yenir.

– Harçlık ne durumda birader?

– Olduğu gibi duruyor. Hiç harcamadım. Acıktın mı? Acıktım, ama… Boyozla karnımızı doyurup yemek yiyemezsek annem kızar.

– Boyozu yemekten mi sayıyorsun Dozı? Ben on boyozdan sonra bile yemek yiyebilirim. Hadi boyozlar senden… Tamam, hadi! Boyozcu! – Geldim abi… Boyozcu, bizim yaşlarımızda… Bizim yaşlarımız- da birinden bir şeyler almayı oldum olası sevmem.

Bizim ihtiyaçlarımızı karşılayan var, istediğimizi alıyoruz. Boyozcunun ihtiyaçları tam karşılanamıyor olmalı ki çalışmak zorunda kalıyor. Umarım öğretmenimizin söylediği gibi bilim yeterince gelişir de çocukların çalışmadığı bir dünya kurulur. Boyozlarımızı aldık, boyozcu gitmiyor. Abim, sırf konuşmuş olmak için sordu:

– Okul var mi bilader?

Boyoz, gevrek derken bir de “bilader”. Bizim mahallede “birader” değil “bilader” derler. Gevrek falan herkesin dilinde de babam bu bilader sözcüğünü falan duysa acayip kızar. Dilimizi doğru konuşmamız konusunda çok titizdir.

Abim dinlenme havasında ya, hiçbir şey umurunda değil şimdi.

-Para yok, okul da yok abi.

– Canım ne ilgisi var, okula para ile mi alıyorlar? Okula para ile almıyorlar, evde para bekleyenler var. İki yıl önce dörtten çıktım. Çalışıyoruz işte böyle.

– Fena mı, dedi abim. Bizden en az on yıl önce para kazanmaya başlamışsın işte. Sen zengin olursun bir gün, biz de senin fabrikanda mühendis oluruz.

-Karnımızı doyuralım da fabrika neyimize…

– Umutlu ol, umutlu, dedi abim. Boyozcu çocuk, abime boş boş baktı. Abim devam etti:

-Dur sana bir şey anlatayım. Bu boyoz nasıl bulunmuş biliyor musun? Nereden bileyim abi? Fırıncı yapıyor, biz satıyoruz.

– Dinle o zaman… Yüz yıl kadar önce İzmirli bir ana oğul, babalarını kaybetmişler.

– Allah rahmet eylesin.

– Boyozcu bir sus, dinle. Ana da oğul da rahmetli olalı çok yıl olmuş, sen babalarına rahmet ettin.

– Kızma abi, dinliyorum. İyi dilek işte.

– Biraz idare etmişler, ama ellerindeki para bitmiş. Bugünkü gibi değil ki, öyle kolay iş bulunmaz.

– Bugün de bulunmuyor abi be. Boyozcu, bir dinle artık.

-Tamam, sustum abi. Abim, çocuğu hem şakayla karışık azarlıyor hem anlatmaya devam ediyor. Hikâyeyi ben de bilmiyorum. Merakla dinliyorum.

Evlerinde bir tek yağla un var. Kadıncağız oturmuş, uğraşa uğraşa işte bu boyozu icat etmiş. On tane yapmış, çıkıp satmış. O parayla un ve yağ almış, tekrar yapıp satmış. Herkes beğenmiş tabii.

– Beğenilmez mi? Herkes beğenir.

– Böylece ana oğul, mutlu mesut yaşamışlar. İzmir’in de boyozu olmuş.

– Ne güzel bir hikâyeymiş abi, dedim.

 – Ben çok beğenmedim, dedi boyozcu. Boyoz satıp zengin olmuşlar yani.

-Allah Allaaaah! Zengin olmuşlar mı dedim ben? Hayatlarını sürdürecek para kazanmışlar işte! Boyozcu, cin gibi. Abimi nasıl kızdıracağını anladı ya, arada laf sokuşturup duruyor. Herkese takılır durur abim, bir boyozcu da onu delirtti işte. Biraz daha konuştuk, sonra bize veda edip gitti boyozcu. “Çiğdeeeem! Boyooooz! Gevreeeek!”

– Keşke herkesin okulu olsa… dedi abim. Hiçbir çocuk çalışmak zorunda kalmasa değil mi abi?

– Öyle ama… Çalışmak zorunda işte…

Yarım saat kadar daha oturduk. Yavaş yavaş hava kararıyordu. Hava kararmadan evde olmamız gerekiyor. Kalktık. İskele üst geçidinde bizim boyozcu.. Yaşlı bir kan kocaya da boyoz satmış, onlara bir şeyler anlatıyor. Sırtı yola dönük, bizi görmüyor:

– Anası demiş ki. “Oğul, ben dünyaları yıkar, seni aç bırakmam.” Yağı almış, unu almış; işte bu gördüğünüz boyozu icat etmiş. Çıkmış dışarı, satmış. İnsanlar demişler ki “Biz böyle birşey yemedik.” Ananın kapısına kadar gelip “Daha boyoz isteriz, daha boyoz isteriz!” demişler.

Anacık, boyoz yetiştiremez olmuş. Öyle çok boyoz satmışlar ki buraların en zengini olmuşlar. Abim, seslendi:

– Boyozcu, çok mu zengin olmuşlar? Boyozcu çocuk arkasına döndü, bizi görünce şaşırdı, gülümsedi:

 -Çok zengin olmuş, çok! Çocuk, eski arkadaşlarını mühendis olarak almamış fabrikasına ama… Onlara da fabrika açmış, dedi gözünü kırptı. Abim de ona gözünü kırparak karşılık verdi. Ne güzel bir gündü.. Ne güzel..

Kısa HikayelerKeloğlan Masalları4 Yaş Masalları


Benzer İçerikler

Açgözlü Çocuk Masalı
Açgözlü Çocuk Hikayesi
İki Katır La Fontaine Masalları
İki Katır La Fontaine Hikayesi
Nasreddin Hoca Sana Göre Hava Hoş Fıkrası
Sana Göre Hava Hoş Hikâyesi
Süpürgeli Cadı Hikâyesi
Süpürgeli Cadı Hikâyesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.