1 Yaş Hikayeleri2 Yaş Masalları3 Yaş Masalları4 Yaş Masalları5 Yaş MasallarıÇocuk Hikayeleri | Çocuk Kitapları OkuHikaye OkuHikayelerMasallarOkul Öncesi HikayelerTürkçe MasallarUyku Öncesi MasallarUzun Hikayeler

Mezun Oluyoruz

Mezun Oluyoruz Masalı
Mezun Oluyoruz Masalı

Okuldan Mezun Olmak Masalı

Günler su gibi akıp geçti Okulun kapanmasına tam on beş gün kaldı. Öğretmenimiz, beşinci sınıfın farklı olduğunu anlatıyor, bizi alıştırmaya çalışıyor. Her ders için ayrı öğretmen gelecek. Öğretmenimiz matematik biliyor, fen bilgisi biliyor, Türkçe biliyor sosyal bilgiler biliyor. Beşinci sınıfın öğretmenleri yalnız kendi alanlarını biliyorlar.

Ne olur, o dersleri de öğretmenimiz anlatsa… Sınıfımızdan ayrılmasak… Mezuniyet töreninizde dördüncü sınıflardan biri konuşma yapacak. Dördüncü sınıf öğretmenleri, o konuşma için bir yarışma düzenlemeye karar vermesini okuyacak. Kimler katılmak ister?

Konuşmayı hazırlayabilirim, fakat törende okuma konusunda istekli değilim. Topluluk önünde şiir okuduğum zamanlar oldu. İnsanın kendi yazdığı konuşmasını okuması çok zor olmalı. Cesaret istiyor. Sınıftan pek çok arkadaşım katılmak istedi, ben de el kaldırdım. Nasılsa en iyi olanı Berfu yazar; törende de o okur, Diğer sınıflarda bile Berfu kadar güzel yazan biri olduğunu sanmıyorum.

-Pekala. İki gün süreniz var çocuklar. Neler yazmanız gerektiğinden söz etmeyeceğim, nasıl yazmanız gerektiğini tekrar hatırlatacağım. Konuşma, düşüncelerinizi yazılı ifade etmenizi istediğim kompozisyondan farklı değil. Soruyla başlayalım… Özgünlük neydi? Benzerlerinden farklı olan…

-Farklı sözler, farklı cümleler…

İlgili Makaleler

– Diğerlerine hiç benzemeyen bir resim…

-Sıradan olmayan… Öğretmenimiz, yanıtlarımızı başıyla onayladı, devam etti:

 -Hatırladınız Teşekkür ederim. Yazdığınızın kimsenin yazdığına benzememesi için çaba göstermelisiniz. Bunun için neler yapabiliriz?

– Farklı örnekler bulmalıyız. Çok kişinin kullanacağını düşündüğümüz cümleleri kullanmamalıyız. Farklı örnekler bulmaktan söz eden Feyza’ya döndü. Peki, şunu tamamla ‘örnek. mesela’ gibi sözcükleri… Feyza tamamladı:

Kullanmadan, doğrudan örneklerimizi sıralamalıyız. Çünkü aynı sözcüğün tekrarı yazıyı sıradanlaştırır. Örnek sözcüğünü kullanmadan da örnek verdiğimiz anlaşılır.

– Bravo Feyza! Devam edelim çocuklar. İyi bir  yazı için nelere dikkat etmeliydik?

-İçten yazmalıyız öğretmenim, samimi olmalıyız yani. Kesinlikle önemli; düşüncelerimizde tutarlılık sağlar, okuyucu bize güvenir. Başka nelere dikkat edeceğiz?

 – Cümleleri gereklilikle ya da tır, tir’ ile bitirmek de sıkıcıdır.

– Nasıl yani Canan?

Öğretmenim, “Kitap eh iyi arkadaştır.” demek yerine “Kitap en iyi arkadaş.” demek daha iyi, daha samimi… Yazı boyunca aynı eklerle biten cümleler, sıkıcı oluyor; yazıyı bizim olmaktan çıkarıyor.

-Çok iyi hatırladın kızım, kutlarım, dedi öğretmenimiz. Devam etti:

– Konu değiştikçe paragraf yapmak, yazacak bir şey bulamadığımızda daha önce yazdıklarımızı tekrar tekrar okumak, neden sonuç ilişkisi kurmak savunduğumuz düşüncede kararsız kalmamak, seslendiğimiz insanlara uygun dil kullanmak, eleştirirken nazik bir dil kullanmak, düşüncelerimizin karşı tarafa doğru ulaşabilmesi için yazım ve noktalama kurallarına çok dikkat etmek…

Bunların hepsi iyi bir yazı için gerekli koşullar. Hazırlayacağınız yazının diğerlerinden tek farkı var, konuşma yapacağınız için cümlelerinizi de konuşma biçiminde kurmanız gerekecek. Yalnız bizim sınıfta değil tüm okula sesleneceğinizi de unutmayın lütfen.

Teneffüse çıktık. Döndüğümüzde öğretmenimizi telefonla konuşurken bulduk.

-Çok üzüldüm, geçmiş olsun efendim, Hayır, hayır hiç sorun değil. Son on beş gündeyiz zaten. Çok kaybı olmaz. Yalnızca son günlerin keyfini  yaşayamamış olur. Durumunda düzelme olursa son birkaç gün aramıza katılabilir belki. Ona öptüğümü söyleyin, hiç üzülmesin.

Bir an önce iyileşmeye baksın. En kısa zamanda oğlumu ziyarete gelirim. Bir aksilik var. Sınıfta oturan arkadaşlarımıza ne olduğunu sorduk, hiçbiri ne olduğunu tam anlamamış. Bugün sınıfta kim yok? İlkim yok, bir de Meriç yok. Onlardan birine bir şey oldu sanırım.

– Çocuklar, arayan Meriç’in babasıydı. Dün akşamüzeri bisikletten düşmüş.

-Ne olmuş öğretmenim?

– İyiymiş öğretmenim?

– Neredeyse şimdi? Telaş zamanları hep böyle oluyor. Soru soranlar arasında ben de varım. Biraz sabretsek hepsini öğreneceğiz, üzüntüden aklımıza ilk geleni söyleyiveriyoruz.

 -İzin vermiyorsunuz ki anlatayım. Ayak bileğini kırmış.

-Ay, çok fena…

-Nasıl cani yanmıştır.

 – Çocuklar, lütfen! Dinleyin artık. Bileğini alçıya almak için onu uyutmak zorunda kalmışlar. Bütün gece de uyumuş. Az önce kendine gelmemle, biraz ağrısı varmış; ama oldukça iyiymiş.

– Oh, iyi bari. Daha kötü de olabilirdi. Sanırım uzun bir süre okula gelemeyecek. Umarım son günlerimize yetişir. Yürüyebilecek duruma gelirse aramızda olacak.

-Ziyarete gidelim öğretmenim. Bugün değil çocuklar. İki gün boyunca rahatsız etmemek gerek. İlaçlar, hastane ortamı insanı yeterince yorar. Bir de siz yormayın. Biraz kendisine gelsin, gidersiniz. Şimdi dersimize dönelim. Esin’in söylediği doğru..

Daha da kötü olabilirdi. Koca bir yazı evde geçirecek Meriç. Başka birinin başına gelse yaz tatilini evde geçirmek önemli olmayabilir, ama Meriç için çok zor olacak, çok hareketlidir çünkü. Macerayı sever. Birkaç ay maceralara da ara vermesi gerekecek. Tatilde sik sık yanına uğramam iyi olur.

Mezun Oluyoruz Hikayesi
Mezun Oluyoruz Hikayesi

Afet Öğretmen’in sesiyle kendime geldim:

 -Sesi kahusalım sizinle.

 – Konuşalım öğretmenim, hepimizin aklı Meriç’te kaldı. Dersle unutalım bari. Haklısın Gülsunar. Her şeyin yapıldığını, şimdi iyi olduğunu düşünürseniz rahatlayabilirsiniz; dersimiz de rahatlamamıza yardımcı olur. Sabır önemli. Üzüntüler de sabırla, beklemekle azalır. Devam edelim şimdi…

– Ses somut mudur, yoksa soyut mu?

 -Somut, dedik hep bir ağızdan.

 – Niçin? Duyma organımızla algılandığı için, dedi  Utku. Öğretmenimiz, elindeki kalemi tahtaya vurdu. “Tık, tık, tık..”

-Ses, dedik.

– Bu, işlenmiş bir ses değil. İşlenmiş ses, benim sizinle konuşmamı sağlayan; ciğerlerimden gelen havayı kontrol ettiğim ses. Oysa kalemi tahtaya vurduğumda çıkan sesi kontrol edemiyorum. Yalnızca şiddetini ayarlayabilirim, ama tık, tık, tık diye kulağınıza ulaşan sesten farklı bir ses çıkaramam. İşlenmemiş bu sese ne denir, biliyor musunuz?

– İşlenmemiş sese ‘yansıma ses’ denir çocuklar. Araçlardan çıkan sesler, hayvan sesleri, doğa sesleri; hatta istem dışı çıkarılan insan sesleri. Örnekleyebilir misiniz? – Vın, Vıııın!

– Tik, tak, tik, tak..

– Cik cik cik! – Gümbüüüürrr!

-Hapşuuu!

Sınıf bir anda karışmıştı. Araba, saat, inek, kuş seslerini peş peşe sıraladık. Çok komik oldu. Hepimiz gülmeye başladık. Öğretmenimiz de bizimle birlikte sesler çıkardı, epeyce güldük. Peki, şimdi de işlenen sesler çıkaralım. Tek ses!

– Aaaaa..

-Oooo

– Sınıf yine karıştı. Az önce Meriç için ah vah diyenler biz değiliz sanki.

Ben de ses çıkarıyorum, bir yandan bunu düşünüp kendime kızıyorum. Meriç iyi, hastanede, bakımı yapıldı, sorun yok. Desibel yükseldi. Biraz sonra hepimiz için rahatsız edici hâle gelecek. En iyisi, burada keselim. Sınıf birden sustu. Bir şey yükselmiş, sorun olabilir.

 – Desibel ne öğretmenim? Yükselince ne olur? Öğretmenimiz birden bire susmamızdan, Burcu’nun sorusundan korktuğumuzu anlamıştı. Birden gülmeye başladı.

– Ömürsünüz çocuklar! Desibel, ses ölçüsü birimi… Sıcaklığı nasıl derece ile ifade ediyorsak sesi de desibelle ifade ediyoruz. Korkmayın, hemen sorun olan bir şey değil, ama uzun zaman içinde gerçekten sorun olabiliyor. Ses düzeyi çok yüksek ortamlarda kalanlar, yüksek sesle müzik dinleyenler; yani gürültü kirliliğine dikkat etmeyenlerin zaman içinde duyma yetileri yıpranabiliyor.

– Duyma özürlü mü oluyorlar yani, dedi Burcu. Tümüyle değil, ama çok iyi duyamıyorlar. Şimdi söyleyin bana, bu sesleri yazıda neyle gösteriyoruz?

– Harflerle… dedi Türkan.

Evet, harflerle gösteriyoruz, dedi öğretmenimiz, devam etti: “Karşınızda kendi dilini konuşan birinin Alman ya da Fransız olduğunu anlayabilir misiniz? Almanca ve Fransızca bilmiyorsunuz tabii.” Ben anlayabilirim öğretmenim.  Evet, pek çoğunuz anlayabilirsiniz Doğaç. Her dilin, kendi ses özellikleriyle bir müziği oluşmuş çünkü. Bir Alman konuştuğunda sözcükleri anlamıyoruz, ama ortaya çıkan müziği tanıyoruz.

 – Gerçekteeeen… dedi kendi kendine konuşur gibi Burcu. Türkçenin müziği var mı peki? Acaba bir Alman da Türkçe bilmediği hâlde konuşan kişinin Türkçe konuştuğunu anlayabilir mi?

– Biz anladığımıza göre o da anlayabilir.

 – Şimdilik bu kadarla yetinelim. İlginizi çekti mi? Çekmez mi? Dilimiz ne kadar güzel. Kendi içinde kuralları var, kendi müziğini o kurallarla oluşturmuş. Tamam, sınıfımdan ayrılmak istemiyorum; ama öğrenmem gereken o kadar güzel, o kadar ilginç bilgiler var ki onlara bir an önce ulaşmak için sınıfımdan ayrılmaktan, ilerlemekten başka çare yok.

Teneffüste Aykut’la kantine gittik. Çok alışkanlığımız yok aslında… İnsanın canı bazen abur cubur ister ya, atıştırmalık bakalım dedik. Kantinin kapısında da Afet Öğretmen’le karşılaştık.

– Hayrola? Kantin alışkanlığınız pek yoktur sizin

 – Canımız abur cubur çekti. Aykut ısmarlayacak da… Ben öyle bir şey demedim!

 – Cimrisin işte cimri! Sözlerimiz, öğretmenimizin yanıtı değildi aslında. Öğretmenimiz gülümseyerek uzaklaştı. Kantinden kontrollü yararlanmamızı ister, Aykut’la benim çok dikkatli olduğumuzu da bilir. Üstelik abur cubur almaya geldiğimizi de doğrudan doğruya söyledik. Bu yüzden şaşırmış olmalı. Derste konunun bir şekilde bize geleceğini tahmin etmek güç değil.

– Çocuklar… Annenizin size kıyamadığı gibi ben de size kıyamadım, zaman zaman abur cubur  yemenize göz yumdum. Demedim mi? Başladık…

– Fazlaca göz yummuş olmalıyım ki abur cubur isteğinizi bana söyleyecek kadar rahatsınız.

– Özür dileriz öğretmenim, diyebildim. Özrünüz kabul edildi, tabii ki beni dikkatle dinlerseniz… Teşekkür ederim, dinliyorum.

-En çok canımızın çektiği şeyler, bize en çok zarar verenler… Televizyon, bilgisayar, çikolata, cips, şeker. Örnekleri artırabiliriz. Hep ailenizin ve benim kontrolümde oldunuz, bugüne kadar da dengeli gittiğinizi söyleyebilirim. Ama şimdiye kadar niçin bunların yasak olduğunu konuşmadık, anlayabilecek yaşta değildiniz. Artık konuşabiliriz. Vücudumuz, her yaşta farklı.

Gençken ihtiyaç duyduğu şeyler ile yaşlıyken ihtiyaç duydukları farklı. Söz gelimi ben, neredeyse hiç şeker tüketmiyorum artık. Biliyorum ki ileri yaşlarda hücre yapısını bozuyor, benim de ileri yaşlara geldiğim söylenebilir. Sizin yaşınızda gelişiminize doğrudan etki eden, gelişiminizi engelleyen yiyecekler var.

– Ne olur pizza demeyin öğretmenim! Ketçap da mayonez de demeyin. Açlıktan ölürüm ben!  Öğretmenim, arkadaşlarımın sözlerine gülümseyerek karşılık verdi, devam etti:

– Saydığınız şeylerin bazıları için evet, bazılar için hayır. Aslında pek çoğu benim için, hemen hayır.

 -Neden? Size hepsi de mi yasak?

– Yasak olduğu için söylemedim bu defa. Sizin ağız tadınızla bizimki arasında o kadar fark var ki… Çok güzel bir pizzayı bile severek yediğimi hatırlamıyorum. Mayonezler, soslar bizim yaşımızdakilerin alışık olduğu tatlar değil. Hepsi de son otuz yılda ortaya çıkmış, farklı tatlar.

– Ne şanssızmışsınız öğretmenim.

– Çok da şanssız olduğumuzu düşünmüyorum, dinleyin şimdi beni. Kahveden başlayalım. Büyükleriniz içerken canınız istiyor, arada kaçamak da yapıyorsunuz değil mi? Kahvenin büyüme hormonlarına zarar veren bir içecek olduğunu biliyor musunuz? Büyükler için genellikle sorun değil, ama sizin için ciddi bir sorun. Kısa boylu mu kalırız? Ne yazık ki evet… Sonra kola…

O, hem sizin için hem de bizim için tehlikeli. Kalbin ritmini artırıyor, dolayısıyla kalbi çok yoruyor. Abur cuburların içindeki katkı maddeleri de son derece zararlı. Bir lokmalık yiyeceğin niçin o kadar lezzetli olduğunu düşündünüz mü hiç?

O lezzeti sağlamak için pek çok katkı maddesi kullanılıyor. Zaman içinde de o katkı mad- deleri sizin doğal gelişiminizi bozuyor.

– Yaşasın kuru fasulye! Hiç riski yak!

– Babaanne sarması, turşu, yoğurtlu çorba. Mantı gibi var mı? Bence var, karnıyarık var.

– Aklımıza gelen bütün ev yemeklerini saydık. Üst üste sayınca da fena olmadı doğrusu. Ne güzel lezzetlerimiz var. O lezzetler varken parlak paketlerine kanıyor, sıkıştırılmış lezzetin bizi besleyeceğini sanıyoruz. Öğretmenimiz tamamladı:

Sizden bunları duymak hoşuma gitti. Artık sizin için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu belirleyebilecek yaştasınız. Şifre sözcüğümüz neydi? Denge… O dengeyi beslenme alışkanlığınızda da sağlamalısınız. Şimdi dersimize geçelim.

Bir veda konuşması hazırlamam gerekiyor.

 – Aaa, sahi.. Ayrılıyorsunuz siz bu yıl.

– Evet, ayrılıyoruz abi.

– Canını sıkma. Seneye aynı sınıfta olan arkadaşların da olur.

– Olur, mutlaka ama keşke hepimiz aynı sınıfta olabilsek. Yeni arkadaşlar tanıyacaksın. Ben de senin gibi üzülmüştüm. Şimdiki sınıfım hakkında da keşke üniversiteyi birlikte okuyabilsek diye düşünüyorum. Öğretmenlerden ayrılıyoruz, arkadaşlardan ayrılıyoruz; bu kötü tabii ki. Yeni yeni öğretmenler, arkadaşlar tanıyoruz, bu da iyi. Sen mi yapacaksın veda konuşmasını?

-İsteyenler hazırlayacak. Bütün sınıflardan en iyi seçilen kişi de konuşmasını yapacak. -Belki seninki seçilir, hadi bakalım.

– Seçilmesini isterim, okumak istemem. O kadar kişinin önünde…

– Becerir benim kardeşim. Hiç kuşkum yok.

– Abim benim. Tam sırası!

– Abi…

– Efendim?

 – Biraz bateri çalam?

-Seni fırsatçı!

Mezun Oluyoruz Hikayesi Oku
Mezun Oluyoruz Hikayesi Oku

 -Yemeğe kadar, ne olur. Tamam, çalabilirsin. Ben de biraz Çıtırla oyalanayım. Sınavlarım çok yoğun, sonra ders çalışmam gerek.  Teşekkür ederim! Bateriyle yemeğe kadar oyalandım. Aklımda hep konuşma var. Neler yazabilirim, neleri vurgulamalıyım? Öğretmenimizin uyarılarını unutmuyorum, çünkü kendimizi yazarak ifade etmeyi öğrendiğimizden beri güzel yazının kurallarını anlatır.

İlginç şeyler bulmalıyım. Yalnız bizim sınıfla ilgili olmamalı. Herkesin dikkatini çekmeli. Seçilip seçilmemek önemli değil, öğretmenimizin de benim neler düşündüğümü okumasını istiyorum. En iyisi bugün odama çekilip konuşmayı hazırlamak… İki gün bekleyeme

– O akşamı tümüyle konuşmayı hazırlamaya ayırdım. Birkaç ön çalışmadan sonra duygularımı anlatabildiğim bir yazı ortaya çıktı. Bana da olmadı.

Öğretmenimizin okuduğunu düşündükçe daha iyi yazabildiğimi fark ettim. Ona kendimi borçlu hissediyorum. Annem ve babam kadar kişiliğimin yerleşmesine katkı sağladığını biliyorum.

Sözleri, davranışları, olaylar karşısındaki tepkileri, içtenliği, bilgiye önem vermesi ve onun Afet Öğretmen diye tanınmasına neden olan her özelliği, her birimizi farklı insanlar yaptı. Bir konuşma yeterli değil, keşke daha fazlasını yapabilsem… Yıllar sonra onu bulup ona sıkı sıkı sarılmak… O bile yetmez…

– Öğretmenim, ben konuemayı hazırladım.

– Ne çabuk Dodaç? Yarına kadar zamanın vardı. Konuşmama göz gezdirdi. Gülümsedi. Beğendi mi acaba? Sonra dolaptan bir dosya çıkarıp içine yerleştirdi. Sınıfa döndü:

– Yarın veda konuşmalarınız gelecek, unutmuyorsunuz değil mi? Unutmadık.

– En güzeli benimki olacak. Berfu varken kimse birinci olamaz.

 – Diğer sınıflarda da iyi yazanlar var. Öğretmenimizin konuşmalarımızdan memnun olduğu yüzünden belli oluyordu. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştıktan sonra kendimize güvenmemizi isterdi. Bir de yeteneklerimizin farkına varmamızı…

 Kimi matematikte iyi, kimi Türkçede. Kimi çok iyi resim çiziyor, kimi de İngilizceyi çak iyi anlıyor. “Önde gelen dersleri başarıyor olmak, her şeyi başarmak anlamına gelmiyor. Herkesin kendince yeteneği var, önemli olan da bu yeteneği en üst düzeye çıkarmak.” sözlerini sık sık duyardık.

– En iyi konuşma yazısının sınıfımızdan çıkması hoşuma gider çocuklar. Benim daha çok hoşuma giden şey, sizin böyle bir görevi kendinize güvenerek sahiplenmeniz. Pek çoğunuz konuşma hazırlamak istediniz. Belki bu yıl olmaz, bir gün aranızdan biri mutlaka çok iyi şeyler yazacak, konuşacak demektir bu. 8eni çok mutlu ediyorsunuz.

– Başarılı olmalıyız öğretmenim, dedi Deniz. Öğretmenimiz Deniz’e baktı, biraz düşündü, sonra sınıfa sordu:

– Başarı hakkında konuşalım biraz. Sizin için başarılı olmak nedir?

– İyi bir meslekle çok para kazanmak.

 -Çok parası olanları başarılı sayabilir miyiz Utku? Başarının yanıtının ne olduğunu bilerek sormuyorum. Sizin düşünmenizi istediğim için soruyorum, dedi öğretmenimiz.

– Yeteneğini geliştirebilen insanlar başarılı, dedim.

– Güzel. Düşünülebilir. Başka fikri olan?

Çevresiyle iyi ilişkiler kuranlar başarılı, dedi Aykut. Her insan çevresiyle iyi ilişkiler kuramayabiliyor. O, tamamen kişilik özelliğiyle ilgili. Sessiz biri de güzel şeyler başarabiliyor. Gerçekten, başarı neydi? Neyi yapabileni başarılı sayacaktık?

– Yüksek notlar almak başar, dedi Feyza. “Bunu da şuradan biliyorum; annemle babam, teyzemin kızından daha başarılı olduğumu söylerler.” Öğretmenimiz Feyza’nın söylediklerini biraz düşündükten sonra devam etti:

– Başarı yüksek notlar mı? Çok emin değilim bundan. Çocukluğumda çok yüksek notlar alıp hayatla karşılaşınca bocalayan çok arkadaşım oldu çünkü. Ben de başarıyı tanımlamayı deneyeyim. Başarının mutluluğa ulaşma olduğunu düşünüyorum ben.

Çok yüksek notlar almak, çok iyi bölümlerde okuyarak çok para kazanmak, en sonunda mutluysan başarı sayılabilir. Tüm bunları yapmış, ama kendisini mutlu hissedemeyen insan o kadar çok ki… “Sevdiğin mesleği yaparsan ömür boyu çalışamazsın.” diye bir cümleye rastladım geçenlerde.

Mutluluğa böyle ulaşılabilir. Özverileriyle, paylaşımlarıyla; hatta üzüntüleriyle bir aile oluşturuyoruz. O ailenin içinde kendimizi güvende, mutlu hissediyoruz. Böyle bir aile kurabilenler de başarılı. Başarının ne olduğu aklımızda biraz netleşti sanki. Cümleye dökemiyoruz, tartışılabilir kavramları cümleye dökmek zor; fakat başarının mutluluğa ulaşmak olduğunu anlayabiliyoruz.

– Az önce Feyza’nın söylediği bir söze dönmek istiyorum. Mutluluğu, dolayısıyla başarıyı engelleyen sözlerden birine… Feyza, kendisinin kuzeninden başarılı olduğunu söyledi. Bu konuda da biraz düşünmenizi istiyorum.

– Feyza’nın dersleri gerçekten çok iyi öğretmenim.

– Annem de ablamın benden başarılı olduğunu söylüyor.

-En akıllı torun benmişim, babaannem hep öyle söyler. Öğretmenimiz, başka bir konuya dikkat çekmek istiyordu; anlamıştım. Arkadaşlarımın yorumları, öğretmenimizi anlamadıklarını gösteriyordu. Söz aldım:

Başarının mutluluğa ulaşmak olduğunu düşünürsek Feyza’nın mı kuzeninin mi başarılı olduğ. belli değil bir kere öğretmenim, dedim.

– Çok iyl başladın Doğaç, devam et.

– Feyza’nın ailesinin, Burcu ile ablasını karşılaştıran annenin yanlış bir şey yaptığını düşünüyorum. Sustum. Arkadaşlarımın ailelerini eleştiriyordum. Düşüncelerimi tamamlayamazsam kırılabilirler Öğretmenimiz Suskunluğumu anlamıştı. Lütfen devam et Doğaç, nezaketi bozmadıktan sonra eleştirinin yapıcı bir davranış olduğunu çok konuştuk.

– Karşılaştırmak uygun bir davranış değil, dedim, söyledikten sonra da uzun bir soluk aldım. Karşılaştırmamak, evimizin temel kurallarından biriydi. Abimle ben hiçbir şekilde birbirimizle karşılaştırılmadığımız gibi, kendimizi kuzenlerimizle karşılaştıran cümleler kurmamız da kesinlikle yasaktı.

Afet Öğretmen, bizi dört yıl yetiştirmiş olsa de kişiliğimiz evlerimizden aldığımız eğitime göre şekilleniyor demek ki… Ben, Feyza ile Burcu’nun evinden bu konuda farklıyım. Kim bilir, onların evinde de bizin dikkatimizi çekmeyen hangi güzel kurallar var?

– Evet, söylemenizi istediğim buydu arkadaşlar. Karşılaştırmak, uygun bir davranış değil. Doğaç, Feyza’yı kırmak istemediği için düşüncelerini güçlükle dile getirdi. Karşılaştırmak, insanların farklı yeteneklerini göz ardı etmek demek. İlk yanlışımız kardeşleri karşılaştırarak başlıyor.

Sen daha iyi notlar alıyorsun, sen müziğe daha yatkınsın, sen daha girişkensin, sen daha düzenlisin gibi cümleleri sınıfta duymayan pek azdır. Sonra, kuzenler karşılaştırılıyor. Kuzenin derli toplu, kuzenin çak çalışıyor, kuzenin her ise koşuyor. Sonunda, başka biri gibi olmaya çalıştığımız için kendimizi tanıyamıyoruz. Hepimiz farklı özellikleri olan bireyleriz oysa.

– Kuzenimi çok sevmeme rağmen, onunla hep rekabette hissediyorum kendimi, dedi Feyza.

– Görüyor musunuz, karşılaştırmak sevgileri de engelliyor, dedi öğretmenimiz. “Bazen çok daha kötüsü oluyor biliyor musunuz? Birinci sınıfa başladığımızda kendi çocuğundan önce sınıftaki başka çocuğun durumunu soran aileler vardı. Acaba çocuğuma rakip mi diye.”

– Şimdi soramıyorlar değil mi öğretmenim, korkuyorlar sizden. Benden korkmuyorlar Arman. Doğrularımdan korkuyorlar. Hepinize aynı değeri verdiğimi biliyorlar. Hangi birinizi ayırabilirim ki? Dört yıldır benim için Verda’dan farklı mıydınız? Farklı mıydık? Bilmem… Belki bizimle uğraşmaktan yorgun düşüp eve döndüğünde “Sus artık Verda, çok yorgunum.” dediği zamanlar olmuştur. Hiç sorun değil. Hepimiz başarılıyız. Öğretmenimiz mutlu, biz mutluyuz; eminim Verda da mutlu.

Yan sınıfla maçtayız. Uzun teneffüsü, sınıfta işimiz olmadığı sürece maçla değerlendiriyoruz. Doğrusu, ben hariç takımdaki herkes maçla değerlendiriyor. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, futbolu beceremiyorum. Bazen ciddi karar veriyorum, bugün çok iyi oynayacağım diyorum. Birkaç dakika sürüyor, o kadar. Ya yoruluyorum, ya da bana top gelmediğinden kenarda bekliyorum.

Bugün de öyle oldu. Kenarda bekliyorum, maçı izleyen arkadaşlarla konuşuyorum. Top bana doğru gelirse hamle yapıyorum, ama mutlaka biri benden önce davranıp topu kaçırıyor. İzleyiciler maçtan çok beni izliyor, bana gülüyorlar. Neyse ki zil çaldı da kâbus bitti. Kaç kere söylüyorum; ben oynamayayım arkadaşlar, beceremiyorum diye. Sınıfa girdik. Öğretmenimiz, sınıfta bizi bekliyor. Sessizce bizi izleyerek yerlerimize oturmamızı bekledi.

– Yenildiniz mi yine? Doğaç varken yenebilir miyiz öğretmenim? Ama oynamak istemediğini söylüyor size. zorla oynatıyorsunuz.

Mezun Oluyoruz
Mezun Oluyoruz

– O bize yön gösteriyor öğretmenim. Top neredeyse ters tarafa koşuyor. Onun koştuğu yönün aksine gidince hemen topu buluyoruz.

 – Çok hoşsunuz çocuklar, dedi öğretmenimiz, hep birlikte güldük. Devam etti: “Bakarsınız içinizden ünlü futbolcular çıkar, ne dersiniz? Kim bilir, yıllar sonra nerelerde göreceğim sizi. Büyük adamlar olun, tamam mı?

– Ben İzmir’in en büyük büfesini açacağım, dedi Aykut.

– Büfe zaten küçük olur, en büyük büfe nasıl olacak, diye sordu Burcu.

– Öğretmenim, ben öğretmen olmak istiyorum.

– Ben mühendis olacağım. Binalar yapmak için. En güzel binaları mimarlar yapar bir kere, ben mimar olacağım.

– Veteriner… dedi Kemal. Hiç şaşırmadık. Herkes bir şeyler söyledi. Öğretmenimiz herkese gülümseyerek karşılık verdi. Şimdiden kimin neler yapacağını biliyor olabilir mi? Afet Öğretmen bilir.

– Ah, çocuklarım… Umarım çocuk düşleriniz gerçekleşir. Zaman öyle çabuk değişiyor ki… İstemek gerek sadece, biliyor musunuz? Güzel bir gönül taşıyıp istediğin şey için elinden geleni yapmak…

– Öğretmenim. Bir fikrim var!

– Söyle bakalım Gülsunar.

– Geçen ay annemle babam Ankara’ya gittiler. İkisi de oradaki bir üniversiteyi bitirmişler. Yirmi yıl sonra ilk kez, üniversitedeki arkadaşlarıyla buluştular. İkisi de öyle mutlu döndü ki… Biz de yapsak böyle bir şey, her yıl belirli bir tarihte buluşsak nasıl olur?

– Çok iyi fikir.

– Gülsunar, nasıl aklına geldi bu?

 – Lise, üniversite bitirenler böyle bir şey yapa- bilir. Bizim için uygun olur mu?

– Mutlaka yapmalıyız. Sınıf birden karıştı. Yıllarca aynı tarihte görüşme düşüncesi herkesin hoşuna gitmişti. Benim de…

– Güzel bir fikir olduğu konusunda birleştiniz çocuklar. Nasıl yapabiliriz, bunu konuşalım o hâlde.

– Öğretmenim, ara tatilde buluşalım.

– Ara tatil herkese uymayabilir Türkan, başka  bir tarih olmalı.

-Yaz tatilinde. Ağustos gibi olabilir

 – Ağustosta herkesin plana farklı olur Utku. Evet, yaz tatiline farklı yerlere gidenler olur, zor buluşuruz.

 – Uygun bir tarih bulmak gerek ki gelebilelim.

– Benim fikrim var, dedi yine Gülsunar, “Lise bitinceye kadar aynı gün karne almayacak mıyız? Karne aldıktan sonraki gün, yani cumartesi… Nasıl olur?”

– Çok uygun bence… Bence de çok uygun, başka bir yere gidecek olan bile bir gün bekleyebilir. İnanamıyorum. Ayrılmaya üzülürken ayrılıktan da mutluluk çıkarmış olacağız. Çok güzel! Akıllı çocuklarım benim. Çok güzel karar verdiniz, kutlarım. En başta da Gülsunar’ı tabii. Lise bittikten sonra yeni tarihi tekrar düşünürsünüz.

Herkes buluşma gününe katılmaya çalışır, mutlaka katılamayan birkaç kişi olur. Yılmadan sürdürmek gerek. Biliyor musunuz, ben de eski arkadaşlarımı görüyorum ve görüştüğümüzde en çok duygulandıklarım da ilkokul arkadaşlarım. Her ilki onlarla yaşamışız çünkü.

– Siz de geleceksiniz değil mi öğretmenim?

– Tabii ki geleceğim çocuklar. Neler yaptığınızı mutluluklarınızı, sıkıntılarınızı yılda bir kez de olsa dinlemek isterim. Buluşma günü düşünen başka sınıflar var mıdır acaba? Sanmam. Hepimiz için gurur verici bir durum olacak. Yeni arkadaşlarımıza buluşma günümüzden söz edeceğiz. Her yıl aynı günü bekleyeceğiz. Şehir dışında olanlar bir an önce yola çıkıp yetişmeye çalışacak.

İzmir’de olan, birbirini bir yıl görmeyenler karne heyecanı kadar heyecanla buluşma günümüzü bekleyecekler. Aynı sınıflara devam edenlerden arkadaşlarımızın huylarının devam edip etmediğini öğrenip şamata yapacağız. Çok güzel, çok.

– Hadi bakalım, bu güzel karardan sonra dersimize dönelim çocuklar. Tasarruftu konumuz. Hepimizi bir şekilde ilgilendiren bir konuydu, fakat herkes buluşma gününün heyecanına öylesine kapılmıştı ki… Öğretmenimiz, çok üstelemedi. Her saati dolu dolu geçen günlerle bütün bir yılı çok iyi değerlendirmiş, neredeyse tüm konularımızı bitirmiştik.

Zil çalar çalmaz buluşma günü planlarımızı konuşmaya devam ettik. Bunun için Gülsunar ve Aykut’la bizim eve gittik. Kimler haberleşmeyi sağlayacak, neler yapacağız; hepsini konuştuk. Günlerdir “Ne olur, okul bitmesin, birbirimizden ayrılmayalım.” derken neredeyse okul bir an önce bitsin, buluşma günü gelsin diyeceğiz. Öğretmenimizin hep söylediği gibi her şeyin kendine göre bir güzelliği var. Beceri, o güzellikleri görebilmekte. Değerlendirebilmekte…

Okul dönüşü Aykut’la Meriçlere uğradık. Rahatsız etmemek için kalabalık gitmemeye karar vermiştik. Bizi görünce çok mutlu oldu. Okulu, sınıfı anlattık, Son günlerde yanımızda olamadığı için çok üzgündü. Her yıl buluşmaya karar verdiğimizi duyunca çok sevindi. Tahmin ettiğim gibi, Meriç yatağa bagi kalmaktan fena sıkılmış. En çok da babasına naz yapıyor, onu üzüyormuş. “Bazen evde olmayan bir şey istiyorum, babacığım hiç üşenmeden gidip alıyor bana.” dedi.

Son gün okula gelmeye çalışacağını söyledi. Hasta ziyareti çok uzun süre yapılmayacağı için ayrıldık. Üzüldü Meriç. Eve gittim. Geciktiğim için herkes mutfak masasında beni bekliyordu. Annem, Meriç’e uğrayacağımı biliyordu, merak etmemişlerdi. Yemekten sonra her zamanki mutfak sohbetimiz… Abim, bugün çok güzel bir karar aldık sınıfta.

– Hayrola?

 – Gülsunar’ın aklına geldi. Her yıl karneden sonraki cumartesi bütün sınıf buluşma günü yapacağını söyledi.

 – Bak sen şu miniklere, dedi babam.

– Kaç gündür Doğaç okul bitiyor diye üzülüyordu baba, minikler falan ama nasıl kalpleri var bunların, inanamıyorum.

 – Ne güzel düşünmüş Gülsunar, dedi annem. “Aferin kıza!”

 – Siz de yapın baba. Gülsunar’ın annesiyle babası birkaç ay önce üniversite arkadaşlarıyla buluşmuşlar.

– Baştan karar verseydik olabilirdi. Birkaçıyla haberleşiyorum. Belki başarabiliriz. On yaşındaki çocuklar başarır da biz başaramazsak ayıp, dedi, güldü annem.

– Ama bunlar normal çocuklar değiller ki, Afet Öğretmen’in çocukları…

 – Gerçekten Doğaçlar çok şanslı Deniz, dedi annem. “İşini öyle seviyor ki bambaşka çocuklar yetiştiriyor.”

– Sen de başkasın anne… Afet Hanım çok farklı Deniz. Çok deneyimli bir öğretmen…

– Görüyor musun Serpil… dedi babam. “Yaşam boyu öğrenmeye devam ediyoruz. Ne güzel.”

Öğrendikçe de bildiklerimizin aslında ne kadar az olduğunu anlıyoruz. Bizimkilerin konuşmalarını dinlemeye bayılıyorum. Anne babası birbiriyle saatlerce sohbet eden başka çocuklar var mıdır? Yıllardır birlikteler, konuşacakları konular hiç bitmiyor. Annemle babam, bizim konumuzla başlayıp yine sohbete daldılar. Okul, iş, arkadaşlar…

Günler su gibi akıp geçerken son üç güne girdik. Dün, bütün dördüncü sınıf öğretmenleri okul çıkışı toplanıp veda konuşmasını kimin yapacağını belirlediler. Bugün son derste açıklanacak. Ayrı bir heyecan oldu. Teneffüslerde diğer sınıflardan arkadaşlarımıza sorup kimin kazandığını öğrenmeye çalıştık. Hiçbir öğretmen, sınıfında küçücük bir ipucu bile vermemiş.

Öğretmenimizden öğrenmeye çalıştık, bizim sınıfımızdan olmadığın söyleyip gülümsüyor. Bence bizim sınıftan. Berfu’nun kazanacağına neredeyse eminiz. Berfu, konuşmasının bir türlü istediği gibi olmadığını, aceleyle yazdığını söylüyor; ama her seferinde böyle söyler, yazdıklarını hayranlıkla dinleriz

– Aykut, sen kazanmış olmayasın? Kesin ben kazandım. Konuşmayı ben yapacağım ki üç ay kimse okulu özlemesin. O kadar mı kötü oldu konuşman?

– Şaka yapıyorum, o kadar değil. Öğretmenimize söz verdikten sonra baştan savma yapılır mı? Elimden geleni yaptım, ama ben bile çok beğenmedim. Seninki nasıl Doğaç?

Ben beğenerek yazdım aslında, Bittikten sonra okudum, hoşuma da gittI. En iyi seçilecek kadar değildir, çok güzel yazanlar var. Umarım değil- dir, çünkü o kadar kişinin arasında okumak düşüncesi beni korkutuyor.

– Seçilirse okursun, ne olacak.

 – Zaten seçilmez, zaten okuyamam. Sorun yok, dedim, güldü Aykut. Sonunda zaman geldi, son derse girdik. Dersin gideceğini bildiği için hemen açıklamaz Afet Öğretmen’imiz. Ders de fen bilgisi… Öğretmenimiz sorular soruyor, yılın tekrarını yapıyoruz. Her sorunun sonuncu olmasını bekliyoruz, bir türlü son soru gelmiyor. Bir yandan da kulağımız yan sınıflarda. Bir sınıf gürültüsü duysak kazananın o Sınıftan olduğunu anlayacağız. Tık yok. Yirmi dakika kadar böyle sürdü. Arman dayanamadı:

– Öğretmenim, sizi dinliyoruz ama aklımız veda konuşmasında.

– Bizim sınıftan dedim ya…

-Osun, kazanamadığımızı öğreniriz bari.

– Peki, bugünlük tekrar yeter. Kimin kazandığını açıklama zamanı geldi. Çok mu Merak ediyorsunuz?

– Evet, öğretmenim, çok dedi Utku,

– Kimse kazanamadı. Hiçbirinizin yazısı güzel değildi. “öğretmenim!” sesleri birbirine girdi. Bizi bilerek heyecanlandırıyordu.

– Peki, peki. Önce şunu söyleyeyim, veda konuşmasını bizim sınıftan bir arkadaşımız yapacak. Sınıf bir anda karıştı. Alkışlar, sevinç çığlıkları Diğer sınıfta sonucu açıklamayan öğretmen varsa öğrencileri kazananın kendi sınıflarından olmadığını anlamışlardır artık.

– Ben yazımı beğendim, diyen kimler? Sınıfın çoğu el kaldırdı. Kendimiz beğenmediğimiz bir yazıyı teslim etmememiz gerektiğini, Aykut’un  söylediği gibi öğretmenimiz için elimizden geleni yapmamız gerektiğini biliyorduk.

– Güzel, kazananın da el kaldırdığını görüyorum, dedi, ama öğretmenimizin doğrudan kime baktığını anlamadık ki!

– Hadi öğretmenim, ne olur.. dedi Songül.

– Peki, Okulun kapanış töreninde veda konuşmasını yapacak arkadaşımız, Doğaç, dedi.

Ben mi yanlış duydum? Doğaç dedi. Ben mi yapacağım veda konuşmasını? Nasıl konuşurum o kadar kişinin karşısında? Gülerlerse bana? Bütün sınıf alkışladı. Berfu ile göz göze geldik, gülümseyerek göz kırptı bana. Ben yapamam öğretmenim, dedim.

– Yaparsın Doğaç.

 – Hem kazanmış hem yapamam diyor, bakar mısınız? -İkinci kim, ikinci olan okusun bari.

– Demek ki konuşması güzel değil. Güzel olsa okumak istemez mi? Arkadaşlarım, sevincimi paylaşıyor; bir yandan da yapamam dediğim için bana takılıyorlar. Öğretmenimiz, susturdu herkesi:

– Sınıfımız için yapmalısın, üstelik çok da güzel konuşacağından eminim.

– Peki..

 – Konuşmanı sana vereceğim, hiçbir arkadaşın daha önce okumasın. Bu güzel konuşmayı herkesin son gün duymasını istiyorum.

– Tamam.

Okuldan nasıl çıktım, eve nasıl geldim hatırlamıyorum. Bir yandan seviniyorum; onca dördüncü sınıf içinde en iyi benim konuşmamın seçilmesi inanılmaz gurur verici. Bir yandan da üzülüyorum, koca okulun karşısında kendi yazdığım bir konuşmayı okumak zor olacak. Ya kekelersem, ya sesim titrerse? Ya daha kötüsü yine burnumun oynadığını hissedersem?

“Ben kazandım, ben kazandım!” diyerek girdim içeri. Evde yalnızca annem var. Nasıl bir mutluluk! Okul birincisi oldum desem annemin bu kadar sevineceğini zannetmem. Bu konuşma ne kadar önemli bir şeyse…

Mezun Oluyoruz
Mezun Oluyoruz

 Yarım saat sonra hepimiz birlikteyiz, sevincimi paylaşıyoruz. Abimin “Gördünüz mü kardeşimi!” diyen bir bakışı var. Babam da annem de durup durup beni onurlandıran cümleler söylüyorlar. Karar verdiler, ben konuşmayı yaparken babam ve abim orada olacak. Yalnızca annem olmayacak. Çünkü onun da kendi okulunda, sınıfının başında olması gerekiyor.

– Vay be, diyor babam “Oğluma bakar mısınız? O kadar kişi arasında en iyi konuşmayı yazmış”

-Ya okurken titrersem, kekelersem? O günün konusu da konuşma anında neler yapacağım oldu. Kendimi iyi hissetmem için neler söylediler, neler… En etkilisi de abimin sözü oldu “Bu kadar kişi içinde en iyi konuşmayı yazan, o kişilere bu konuşmayı ilgiyle dinletecek kadar beceriklidir.” Gece sevinçten uyuyamadım. Başarı, mutluluk diye konuştuklarımız bunlarmış demek.

Sayılı gün çabuk bitti. Meriç, tekerlekli sandalye ile son gün geldi. Eksiksiziz. Karnelerimizi aldık. Öğretmenimiz önce konuşmasını yapar sonra karnelerimizi verirdi. Bu kez, önce karnelerimizi verdi. Sonra, son kez konuştu: Dört yıl… Oğlum ve kızım oldunuz. Oğlum ve kızım olmaya devam edeceksiniz. Birkaç farkla… Güzel şeyler yaptığınızda hemen “Aferin kızıma!” diyemeyeceğim “Oğlum benim!” diyemeyeceğim. Yanlış yaptığınızda sizi hemen uyaramayacağım.

Ama öğrettiğim şeyler başınıza geldiğinde cümlelerimle yanınızda olacağım. Benim için değerlisiniz. Sizin için de ben değerliyim, biliyorum. Birbirinizden ayrılmanızın da kolay olmadığını biliyorum. Başka insanlara şans verin. Dışarıda bir yerlerde çok çok seveceğiniz başka öğretmenler, başka arkadaşlar sizi bekliyor. Onlara şans verin. Bilginin, sonsuz öğrenmenin çocukları olun. Bilgiye, bilgili olmaya önem verin. Modern, nazik, yurtsever olun.

Mutlu olacağınız meslekler seçin. Severek yap- tığınız meslekler sayesinde ülkemize katkınız olur. Aile, arkadaş bağlılıklarını önemseyin. Zamanı ve parayı iyi kullanın. Ne zaman bana ihtiyacınız olursa yanınızda olacağımı unutmayın. Sizi seviyorum… Yolunuz açık olsun çocuklarım… Hepimize tek tek sarıldı. Gözyaşlarımız, öğret- menimizin omuzlarına döküldü. Bir daha dönmemek üzere birlikte sınıfımızdan çıktık. Bu defa elimizde karnelerimizi sallayarak çıkmıyorduk törene.

Hepimizin başı önde, tören yerine ulaştık. Öğrenciler, öğretmenlerimiz, ailelerimiz tören yerinde hazırdı. Tören başladı. Belge alanların belgeleri alkışlar arasında verildi. Spor, sanat dallarında okulu- muzu onurlandıran arkadaşlarımıza plaketleri verildi. Emekli olan iki öğretmenimiz de öğrencilerinin alkışlarına, gözyaşlarına eşlik ederek plaketlerini aldılar. Ortam o kadar duygusaldı ki heyecanlanmak için fırsat bulamadım. Birazdan en büyük korkularımdan biriyle yüz yüze gelecektim, ama olan biteni izlerken heyecanımı unutmuştum.

Dördüncü sınıflarımızı uğurluyoruz. Bugün onlar için çok zor. Onlardan bir veda konuşması istedik. Doğaç, herkesin yüreğinin sesi olacak bir konuşma ile bu yılın son konuşmasını, dörtlerin vedasını yapmaya hak kazandı. Onu kutluyor, konuşmasını dinlemek üzere sahneye bekliyoruz. Arkadaşlarım omuzlarıma vurarak, alkışlayarak beni sahneye doğru ittiler. Dizlerimin titrediğini hissediyorum, biraz biraz da burnum oynamaya başladı sanki. Gülümseyerek mikrofonu aldım. Konuşmama başladım.

– Herkese ‘Hoş çakalın dan önce son kez merhaba!

Merhaba öğretmenlerim, merhaba arkadaşlarım. Sizin için güzel, biz dörtler için buruk güne de merhaba! İnanılmaz bir alkış koptu. Babamla, abimle göz göze geldik. Gülümsüyorlar. Rahatladım.

 -Bu yılın ilk günlerinde şöyle söylemişti Afet Öğretmen’imiz: “Utku’nun kendi yerini bulabilmesi iki ay sürdü. Öğretmen masasını bile denedi, sevmedi. Zeynep, mendille kalem tutmak arasında aylarca karar veremedi. Gülsunar’ın dört yıl boyunca hapşıracağını zannedip ne kadar korkmuştum.

Türkan, günlerce ağladı; ama bir kere olsun annesiyle eve dönmedi, kendisine karşı direndi. Aykut’un dağınıklığı, Esin’in kararsızlığı..” Şu birbirleriyle itişip duran birleri görü. yor musunuz? Onların birkaç ay önceki halleri işte. Bakın, şimdi koca adamlar gibi duruyorlar. Korkak gözlerle koridorlarda dolaşan, ilk hafta ağlayan onlar değil sanki. Yalnız onlar mı? Dört yıl önce aynı şeyleri yaşayan bizler, kendimizi delikanlı gibi hissediyor; kendi mezuniyet törenimizde gururla duruyoruz.

Kim yaptı bu Kalem tutacak gücü olmayan ellerimizden sıkı sıkı tutup birer delikanlı, birer genç kız olmamızı onlar başardı. Yalnızca ana kucağı zannettiğimiz dünyanın, bildiğimizden çok daha büyük bir yer olduğunu onlar öğretti, O dünyanın içinde bizi nelerin beklediğini öyle sık dile getirdi ki öğretmenimiz. Yeni bir sınıf, değişikliği? Öğretmenlerimiz. yeni arkadaşlar, yeni şehirler; hiçbirinden, ama hiçbirinden korkmuyorum. Her birini ayrı ayrı yaşamam gerektiğini, gerçek yaşamın değişimler üzerine kurulu olduğunu biliyorum.

Öyleyse niçin üzgünüz, niçin gözlerimizden birkaç dakika önce ağladığımız belli? Hazırsak niye ağladık değil mi? Ortaokulu, liseyi bitirdiğim gün bu kadar duygulanacağımı sanmıyorum. Üzgünüm, ağladım; çünkü yaşamla savaşmayı birlikte öğrendiğim arkadaşlardan, ilk yuvamdan bugün ayrılıyorum. Aykut’un sakarlıklarını özleyeceğim için üzülüyorum.

Arman’ın ağır şakalarını özleyeceğim. Berfu’nun güzel cümlelerini, Gülsunar’ın nazik sesini, Canan’ın sözünü sakınmazlığını; tümünü sayamadığım, Sınıfımdaki herkesin içimdeki yansımasını özleyeceğim. Biliyor musunuz, uzun teneffüs maçlarında çok kötü oynamama karşın, şamata olsun diye adımı tempo tutanları bile özleyeceğim. Daha büyük okullara gideceğim, başka şehirlere gideceğim; ama ilk yuvamı hep özleyeceğim.

Öğretmenimizle devam edelim dedik. Ortaokulda Türkçeci Türkçeyi, matematikçi matematiği biliyor yalnızca; bizim öğretmenimiz hepsini biliyor, bizi ayırmayın, biz kardeş gibi sınıf olduk dedik. Dinletemedik. Gitmemiz gerekiyormuş, biz de gideriz.

Bizden sonraki arkadaşlarımıza sevgimizi bırakır, gideriz. Afet Öğretmen’imizi, Zuhal Öğretmen’imizi, Çağlar Öğretmen’imizi, Pınar Öğretmen’imizi yeni ağlayacaklara bırakır, gideriz. Onların sevgileri bize yettiği gibi bizden sonrakilere de yeter. Sizin döneminizden arkadaşlarınız veda konuşması yaptığında sevgilerinin herkese yetecek kadar büyük olduğunu siz de göreceksiniz.

Dördüncü sınıflara, birlikte geçen dört yıl için teşekkür ediyorum. Yaşam boyu birbirimizi unutmayalım. Umarım herkes ortaokulda en çok sevdiği arkadaşlarıyla aynı sınıflara düşer.

Öğretmenlerimize, yeni yaşamlara uzanmamız için attıkları temel, verdikleri emek için tüm arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum. Herkese iyi tatiller diliyorum. Biz dörtlerden buraya kadar. Hoşça kalın. O kadar sakin, o kadar tane tane okumuştum ki herkes tek kelime etmeden beni dinlemişti. Konuşmam biter bitmez Afet Öğretmen’imle göz göze geldik. Gözleri dolu dolu olmuş

“Gel buraya çocuk, gel buraya!” Koşarak yanına gittim. Sıkı sıkı sarıldım. Bir kişi, bir kişi daha derken bir veda yumağı olduk. Yılda bir kez olsun görüşerek hiç çözülmeyecek bir yumak.

En Güzel MasallarEn Güzel Hikayeler6 Yaş Hikayeleri

YILDIZ VERMEYİ UNUTMAYIN 🙂
0 Oy

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Kapat!

Lütfen reklam engelleyicinizi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün!