10 Yaş Hikayeleri7 Yaş Masalları8 Yaş Masalları9 Yaş MasallarıÇocuk Hikayeleri | Çocuk Kitapları OkuHikaye OkuHikayelerMasallarOkul Öncesi HikayelerTürkçe MasallarUyku Öncesi MasallarUzun Hikayeler

Misafir Kapadokya’da

Misafir Kapadokya'da
Misafir Kapadokya’da

Türkiye’nin Misafirperverliği

Ülkemizin önemli turizm yörelerinden birinde yaşıyorum. Çevremdeki birçok genç gibi ben de turist rehberliği yapmak ve geçimimi bu uğraştan sağlamak istiyorum. Daha ortaokul dönemlerimden beri bu hedefime ulaşmak için okulda yabancı dil derslerine özel bir ilgi duydum.

Farklı nitelikte dil kurslarına gittim ve sonunda rehberlik yapabilecek düzeyde iki dil öğrendim. Hemen bir turizm organizasyon şirketine başvurdum ve işe alındım. Daha lisede öğrenciyken hedefime ulaşmamdan dolayı çok mutluydum ve günlerim dolu dolu geçiyordu.

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum bile. Doğal olarak rehberlik görevim gereği zamanımın büyük bir kısmını özellikle Avrupa’dan gelen turistlerle geçiriyorum. Onlara tarihi, turistik yerleri anlatırken özümden uzaklaştığımın ve yabancılara benzediğimin farkında değildim.

Onlar gibi giyiniyor, onlar gibi konuşuyor ve onlar gibi hareket ediyordum. Sadece ben değil çevremdeki birçok genç aynı durumdaydı. Bir yabancılaşma ve yozlaşma süreci içindeydik. İlginç olan ise böyle yaparak evrensel olduğumuzu ve doğru bir iş yaptığımızı zannediyorduk.

Ailelerimizle de bazı problemler yaşıyorduk kimi zamanlar. Bu durum günün birinde yine bir yabancıyla tanışıncaya kadar devam etti. O gün evden biraz erken çıkmıştım. Ağır ve sakin adımlarla ilerliyordum. Damat İbrahim Paşa Külliyesi’nin önünden geçerken camiyi ve önündeki yazıyı inceleyen birini gördüm. Yabancı olduğu her hâlinden belliydi.

İlgili Makaleler

Alıştığım üzere yanına gittim ve onu selamladım:

– Hi, can I helpyou?

Döndü, bana baktı ve cevap verdi:

– Hayır, yardıma ihtiyacım yok, teşekkür ederim. Şaşkınlıktan bir an ne diyeceğimi bilemedim, durumu toparlamaya çalıştım:

– Şey, kusura bakmayın. Ben sizi Avrupalı bir turist sanmıştım.

– Evet, öyleyim. Ben bir Almanım.

– Ama Türkçe konuşuyorsunuz, bu nasıl oluyor?

– Siz İngilizce, Almanca konuşunca oluyor da Avrupalı Türkçe konuşunca mı olmuyor?

 – Bilmem ki pek alışıldık bir durum değil. Türkçeyi böyle güzel konuştuğunuza göre Türkiye’de yaşıyor olmalısınız.

– Hayır, Almanya’da yaşıyorum. Türkçeyi de zorunluluktan değil bilerek, isteyerek tercih ettim ve öğrendim. İyice şaşırmıştım. Bir şey söyleyemedim. Benim durumumu anlamış olmalıydık ki konuşmasına devam etti:

– İstersen tanışalım. Ben Mark.

– Memnun oldum, ben de Mert.

– Ne iş yapıyorsun Mert?

– Lisede öğrenciyim. Aynı zamanda turist rehberliği yapıyorum.

 – Çok güzel. Ben de Almanya’da üniversite öğrencisiyim. İki gün önce Türkiye’ye geldim. Dünden beridir bu şehirdeyim.. Buralı mısın?

 – Evet.

 -Çok şanslısın Mert, İliniz hem doğal güzellikler hem de tarihi eserler bakımından çok zengin bir yer. İnanılmaz yerler gördüm.

 – Evet, her yıl binlerce turist gelir buralara. Bahsettiğin doğal ve tarihi zenginliklerimizi görmek isterler.

 – Mert, madem rehbersin, bana biraz yardımcı olur musun?

– Nasıl bir yardım?

– İki gün daha buradayım. Gezip görülecek çok yer var. Görmem gereken yerleri arayarak vakit kaybetmek istemiyorum. Bana rehberlik yapar mısın?

– Bilmem ki nasıl olur? Önce çalıştığım firmaya haber vermem gerekiyor. İzin verirlerse olabilir.

 – Tamam anlaştık. Ne zaman görüşebilirsin onlarla?

 -Şimdi oraya gidiyorum. İstersen beraber gidelim.

-Olur gidelim.

Beraber yola koyulduk. Çalıştığım kuruma gelince amirimin odasına çıkıp durumu anlattım. Ertesi gün akşama kadar izin aldım. Dışarı çıktığımda Mark beni heyecanla bekliyordu. Hemen sordu:

– Ne oldu, alabildin mi izni?

 – Evet beyefendi, yarın akşama kadar hizmetinizdeyim. Benim bu abartılı ve alaylı tavrımı anlamamış olacak ki garip garip yüzüme baktı. O zaman durumu kavradım. Kültürel farklılık olayları yorumlayışımızı ve espri anlayışımızı da etkiliyor. Yürümeye devam ettik. Bir şeyler düşünüyordu. Sonunda sordu:

 – Ne söyledin de amirin izin verdi?

 – Niçin ne söylediğimi merak ettin?

 – Bizde olsa patron resmi izin ister ve aylığından keser.

– Daha neler canım! Ben amirime senin ülkemizde misafirimiz olduğunu ve benden yardım istediğini söyledim. Amirim de izin verdi. Bizim milli özelliklerimizden biri de misafirperver olmamızdır.

– Evet misafirperver olduğunuzu biliyorum.

– İşte amirim de bu nedenle seni yalnız bırakmamı istemedi.

– Kendisine minnettarım. Toplum olarak hayranlık du- yulacak özellikleriniz var. Hepinizi tek tek tebrik etmek lazım.

 – Teşekkür ederim, eksik olma. Evet şimdi, ne yapmak veya nereye gitmek istiyorsun?

– Öncelikle buraya geliş amacım peri bacalarını görmek.

 – Tamam, bir servise binip gidebiliriz. Servis araçlarının kalktığı yere gidip yola çıktık. Oraya vardığımızda alan çok kalabalıktı. Farklı milletlerden birçok insan çevreyi geziyordu. Hediyelik eşya dükkânları, kilim tezgâhları ve çömlek yapım atölyeleri insan kaynıyordu.

Mark önce etrafı gözlemledi, sonra peri bacalarına yöneldi. Ben de onunla birlikte yürüyordum. Bu doğa harikası yerde Mark büyülenmiş gibi her yeri dikkatle inceliyordu. Açıkçası yarım saat kadar bu şekilde gezdikten sonra ben sıkılmıştım.

Biraz geriden takip ediyordum onu. Mark ise aynı dikkat ve heyecanla gözlemlerine devam ediyordu. Telefonumla meşgulken birden Mark’ın bağırdığını duydum. Başına bir şey gelmiş olmalıydı. Göz açıp kapayıncaya kadar yanına gittim.

Bir peri bacasının önünde durmuş, önündeki kaya parçasına bakıyordu. Aceleyle sordum:

– Ne var, ne oldu? Niye bağırdın? Titreye titreye bana kayayı gösterdi: – Mert şuraya bak! Bu bir facia!

Korkuyla baktım, ne var diye. Ancak o kadar bakmama rağmen “facia” diyebileceğim hiçbir şey göremedim:

– Mark ben farklı bir şey göremiyorum. Her şey normal görünüyor. Şaşkın şaşkın bana baktı:

– Nasıl göremezsin Mert? Sıkılmıştım. Kavga ettiğimizi sanan insanlar etrafımızda toplanıyorlardı. Tekrar baktım. Sonra dönüp bıkkınlıkla sordum.

Misafir Kapadokya'da
Misafir Kapadokya’da

 – Burada her ne varsa ben göremiyorum işte. Artık söyleyecek misin? Kayaya yaklaştı. Boya tabancası ile yazılmış bir ismi bana gösterdi:

 – Mert, bu yazıyı yazanlar doğa tarihine ve insanlığa büyük hakarette bulunmuşlar. Binlerce yıllık bir süreçte oluşan böyle bir güzelliğe nasıl bu şekilde kötü davranılır, anlamıyorum. Bu bir cinayet değil mi? Bu açıklamadan sonra facia olarak neyi kastettiğini anlamıştım.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu türden olumsuzluklarla o kadar çok karşılaşmıştık ki artık en kötüsüne bile alışmıştık; yadırgamaktan, eleştirmekten çok uzaktık. Benden bir tepki, bir cevap bekleyen Mark gözlerimin içine bakıyordu. Mecburiyetten “Evet, haklısın.” diyebildim.

Mark telefonuyla o yazının fotoğrafını çekti. Bu sırada biraz daha aşağıda yor alan, bıçak gibi bir nesneyle oyularak yapılmış kalp şeklini gördü. Onun da fotoğrafını çekti. Ne kadar üzgün olduğunu yüz ifadesi çok net anlatıyordu. Sordum:

– Ne yapacaksın o fotoğrafları?

– Ne yapmam gerekiyorsa onu yapacağım. Gerekli yerlere şikâyet edeceğim. Yetkililerden bu güzellikler için daha ciddi koruma tedbirleri talep edeceğim. Böyle olmaz! Sonraki yarım saat Mark bir dedektif gibi her tarafı inceledi. Fotoğraflar çekti.

Onun yanında boş boş gezerken toplum olarak duyarsızlığımızı, tepkisizliğimizi düşündüm. Açıkçası utanmadım dersem yalan olur. Birlikte halı ve kilim tezgâhlarını gezdik. Sıra çömlek, testi atölyelerine gelince gerçekten çok eğlendik. Mark çamurlara şekil vermenin ne kadar zor bir iş olduğunu bizzat yaşayarak öğrendi. Akşama doğru artık oradan ayrılmamız gerekiyordu. Ancak Mark hemen oteline dönmek istemiyordu. Bana sordu:

– Mert, burada katılmamız gereken başka bir organizasyon veya görmemiz gereken başka bir güzellik kaldı mı? Tam “Hayır, kalmadı.” diyecektim ki balon seyahatleri aklıma geldi, Cevap verdim:

– Evet, bir güzellik daha kaldı.

– Nedir o?

– Balon seyahatleri.

 – Evet, reklam broşürlerinde görmüştüm. Ama ben şu an hiç balon göremiyorum.

 – Elbette göremezsin çünkü balon gezileri sabahın çok erken saatlerinde olur.

 – Sabahın erken saatleri mi, peki neden?

– Neden olacak, güneşin doğuşunu izleyebilmek için. Kapadokya‘da güneşin doğuşunu izlemek bir ayrıcalıktır.

– Ben bunu bilmiyordum.

– Hem güneşin doğuşunu izlemek hem de peri bacalarını havadan seyretmek çok farklı bir duygudur.

– Tamam o zaman, sabah erkenden geliriz.

– Anlaştık, şimdi ne yapmak istiyorsun?

– Otele dönelim, yemekten sonra şehri gezeriz. Servise bindik, yol boyunca havadan sudan konuştuk. Otele varınca Mark izin isteyip dinlenmek için odasına çıktı. Ben de biraz dolaşmak için çarşı merkezine gittim. Bir mağazanın vitrinindeki gömlekleri incelerken birisi bana seslendi. Sesin geldiği tarafa bakınca çay bahçesinde babamı gördüm.

Babam yıllarca belediyede çalıştıktan sonra iki yıl önce emekli olmuştu. Yılların verdiği çalışma hayatının alışkanlıklarından kurtulması kolay olmamıştı.

Daha yeni yeni emekliliğin tadını çıkarıyor diyebilirim. Evin ihtiyaçlarını hallettikten sonra çarşıyı dolaşır, eşe dosta uğrar, akşamüzeri bu çay bahçesinde yorgunluk kahvesini içtikten sonra eve döner. Neredeyse bu düzeni hiç bozmadan hayatını sürdürüyor. Yolun karşısına geçip çay bahçesine girdim:

– Nasılsın baba? – İyiyim Mert sağ ol, sen ne yapıyorsun? İşten mi geliyorsun?

– Hayır, bugün iş yerinden izin aldım.

– İzin mi aldın, neden?

– Bir misafirim var, onunla ilgileniyorum.

 – Misafirini ben tanıyor muyum?

– Hayır, tanımıyorsun. Misafirim bir Alman.

 – Ev sahipliğini iyi yaptın mı misafirine?

– Sabahtan beri onunla ilgileniyorum baba.

– Çok güzel aferin, işin bittiyse eve beraber dönelim mı?

– İşim bitmedi baba. Mark şu an otelde dinleniyor. Akşam tekrar görüşeceğiz.

-O hâlde arkadaşını eve getir, biz de tanışalım. Avrupalı bir insanı evime götürmek düşüncesi hiç hoşuma gitmedi ama bunu belli etmedim. Eski püskü birçok eşyanın olduğu, küçük bir ev kimse için ilgi çekici olmaz herhâlde. Yine de bu konuda babamla bir tartışmaya girmemek için kabul eder gibi göründüm.

– Eve davet ederim baba, ancak gelmek istemezse bir şey yapamam.

– Sen davet et Mert, kabul edip etmemek onun bileceği iş.

– Tamambaba, anlaştık. Görüşmek üzere.

– Güle güle oğlum, sağlıcakla git. Oradan ayrılırken babamla birçok konuda anlaşamadığımızı, babamın beni ve dünyayı anlamaktan uzak olduğunu düşündüm. Hâlâ evde birçok eski geleneği, kuralı sürdürmeye çalışıyor. Bu nedenle sık sık tartışıyoruz kendisiyle. Otele döndüğümde Mark’ın bahçede beni beklediğini gördüm, yanına gittim:

– İyi uyuyabildin mi?

– Evet, iyice dinlendim. Sen ne yaptın?

– İşlerim vardı, onları hallettim. Babamla sohbet ettim.

– Babanla mı sohbet ettin? Bu çok güzel!

– Bunun nesi güzel, anlayamadım. Alt tarafı sohbet işte.

– Öyle söyleme Mert, ben on sekiz yaşımdan beri ev den ayrıyım. O tarihten bu yana anneme ve babama mesafeliyim.

 – Mesafeli derken ne demek istiyorsun?

– Yani artık birbirimize karşı yabancı gibiyiz. Aramızda aileye dayanan bir bağ, bir sevgi kalmadı gibi. Şu anda görüşmek zorunda kalsak bile konuşmalarımız resmî, soğuk ve ciddi bir havada geçiyor.

– Bir problem mi yaşadınız?

– Hayır, herhangi bir sorunumuz yok. Bizde herkes bu durumda. Yani Almanya’da olması gereken bu. Bir an aynı durumu kendi ailem için hayal etmeye çalıştım. Annemle veya babamla soğuk ve mesafeli olmak? Tartıştığımız veya dargın olduğumuz anlarda bile yaşamadığımız ve yapamayacağımız bir durum. Hayalini bile kuramadım. Mark’ın sorusuyla kendime geldim:

 – Ne oldu empati mi yapıyorsun? – Evet, kendi ailemi düşündüm.

– Yok, bize çok uzak bu dediklerin.

Farkındayım, sizin aile yapınız ve kültürünüz çok sağlam. Kolay kolay bozulmuyor. Bu yüzden sen “Babamla sohbet ettim.” deyince hem mutlu oldum hem de imrendim.

 – İyiöyleyse, babam akşam eve davet etti. Eğer istersen bizim eve gidebiliriz.

– Rahatsız etmiş olmayayım?

– Daha neler? Biz de misafirin hiçbir şekilde ağırlığı veya rahatsızlığı söz konusu olmaz. Ama gelmek ister mi- sin, gelsen beğenir misin, onu ben bilemem. Mark bir an garip garip yüzüme baktı. Şaşırmıştı. Azarlar gibi bir havayla konuştu:

– Mert sana inanamıyorum. Nasıl olur da kendi kültürünü basit görürsün? Ne kadar zengin bir dünyanın içinde yaşadığının farkında bile değilsin. Böylesi bir eleştiri karşısında ben de savunmaya geç- tim, gönlümdekileri dile getirdim:

-Öyle diyorsun ama ben de sizin dünyanıza hayranım. Hiçbir sorgulayıcı güce, düşünceye, yapıya bağlı olmadan özgürce yaşayabiliyorsunuz.

– Bir yere ait olamamanın iyi bir şey olduğunu mu sanıyorsun? Yalnızlığa mahkûm oluyorsun. Yalnız yaşıyor ve yalnız ölüyorsun. Acını veya mutluluğunu paylaşamıyorsun. Senin özgürlük dediğin bir noktaya kadar. Ondan sonrası hayatı anlamsızlaştırıyor.

Tabi sen hep bu yaşınakadar sıcak ve ilgili bir aile yapısının içinde yaşadın. Yalnızlığın, bir yere ait olamamanın ağırlığını ve boşluğunu kesinlikle anlayamazsın.

– Sen de hep bir yerlere bağlı olmanın sıkıcılığını anlayamazsın. Sonunda ikimiz de sustuk. Bir süre söylediklerimizi ve işittiklerimizi düşündük. Sonra babamı arayıp yarım saate kadar geleceğimizi haber verdim. Biraz sonra otelden çıktık. Hem çevreyi gözlemlemek için hem de zaman geçsin diye yürüyerek eve gitmeye karar verdik.

Caddelerden, sokaklardan geçerken tarihi kimliği olan bir yapı görürsek kısaca bilgi veriyordum. Benim alışkanlıkla üstünkörü baktığım her şeyi o bütün dikkati ve ilgisiyle inceliyordu. Böylelikle kısa sürede gidebileceğimiz eve hâlâ ulaşamamıştık. Eski bir çeşmenin başından ayrılamıyordu. En son çare olarak şöyle konuştum:

 – Mark biliyor musun? Bizim kültürümüzde davetli olduğun yere sebepsiz geç kalmak ev sahibine yönelik ciddi bir aşağılamadır. Benim bu sözüm üzerine telefonunu çıkarıp saate baktı. İstemeye istemeye oturduğu yerden kalktı. “Kimseyi bekletmeye hakkımız yok. Haydi gidelim.” diye mırıldandı. Hızlı adımlarla yola devam ettik ve eve ulaştık. Kapıyı küçük kardeşim açtı. İçeri geçtik. Bizimkilere kısaca misafirimi tanıttım:

– Baba, misafirimizin adı Mark. Kendisi Almanya’dan Babam önce alçak sesle bana sordu:

– Mert, arkadaşın dilimizi biliyor mu?

 – Evet baba, biliyor.

– Evladım hoş gelmişsin! Geç, buyur şöyle. Ben otururken onun da geçip oturacağını sanmıştım. Ancak Mark beni ve herkesi şaşırtan bir şey yaptı. Yaklaştı ve önce babamın sonra annemin elini öptü. Babam şaşkınlıkla konuştu:

– El öpenlerin çok olsun evladım. Mark ile yan yana oturduk. Fısıltıyla sordum:

 – Bu neydi şimdi?

– Niye, yanlış bir şey mi yaptım?

– Hayır, yanlış yok. Çok güzel yaptın. Ama neden?

– Sizdeki küçük büyüğün elini öper olayı bir saygı belirtisi. Ben de ailene saygımı göstermek istedim. Hepsi bu. Bizim konuşmamız bitince babam Mark’a sorular sormaya başladı. Ailesi, işi, Türkiye’yi sevmiş mi, daha ne kadar kalacak gibi birçok konuda sorular sordu. Mark sabırla hepsini cevapladı. Bir ara Mark sordu:

– Amca ben bir soru sorabilir miyim? Hani Batı dillerinde mitos denir ya Türkçedeki karşılığını hatırlayamadım. Hemen söyledim:

– Efsaneyi mi soruyorsun?

– Evet, evet. Amca bu peri bacaları ile ilgili bir efsane var mı? Varsa bana anlatır mısın?

 – Olmaz olur mu, elbette var. Demek böyle şeylere merak duyuyorsun?

– Evet efendim, özellikle Anadolu kültürüne hayranım.

– Senin bu ilgine çok şaşırdım delikanlı. Bizim gençler bile artık böyle değerlerle ilgilenmiyorlar, bunları küçük ve basit görüyorlar. Babam bu iğneli lafları söylerken bana bakıyordu. Cevap vermedim. Başımı eğdim ve bekledim. Babam devam etti:

– Neyse, şimdi efsaneyi anlatalım. Bak evladım, çok eski zamanlarda Kapadokya’da, yani bu bölgede insanlar kayaların içine oydukları mağaralarda yaşarlarmış. Günün birinde periler padişahının yolu Kapadokya’ya düşmüş. Buraları çok beğenmiş. Burada yaşayan insanları sevmiş. Bu yöreye yerleşmeye karar vermiş. Diğer perilere de haber vermiş. Gelen periler sivri kayaların üzerine küçük odacıklar yapıp yerleşmişler.

İnsanlar perileri, periler de insanları rahatsız ötmeden yaşamlarını sürdürmüşler. Bir gün periler padişahının güzeller güzeli kızı ile insanların padişahının yakışıklı oğlu birbirlerini görüp aşık olmuşlar. Ancak özellik- le insanlar bunların evlenmesine karşı çıkmışlar. Bu duruma çok üzülen peri padişahı, çok sevdiği ve birlikte yaşadığı insanlar üzülmesin diye perilerinden güvercine dönüşüp kayalardaki odacıklarında o şekilde yaşamalarını istemiş.

Padişahlarının bu isteği üzerine bütün periler güvercine dönüşmüşler. İnsanlardan uzaklaşmadan yine küçük kovuklarında güvercin olarak yaşamaya devam etmişler. İşte evladım, inanışa göre o günden beri bölgemizde periler güvercin şeklinde yaşarlar. Bu yüzden bu kayalıklara da peri bacaları denmiştir. Babam anlatımını bitirince Mark herhangi bir şey söylemedi, hiçbir tepki vermedi. Derin bir sessizlik oluştu. Bir süre sonra babam sordu:

– Evet delikanlı, efsanemiz bu. Nasıl beğendin mi? Babamın sorusu üzerine Mark irkilir gibi oldu. Belli ki bir şeyler düşünüyordu, dalmıştı.

– Efendim, bir şey mi dediniz? – Efsaneyi diyorum evladım, beğendin mi? – Evet efendim, çok güzel ve etkileyiciydi. Sizin anlatımınız da çok akıcıydı. Çok etkilendim.

 – Beğendiğine sevindim. Bu efsanelerimiz inansak da inanmasak da hayatımızın tuzu biberi gibidir.

– Anlıyorum efendim. Gerçekten efsaneleriniz de in- sanlığınız, sohbetleriniz ve sosyal ilişkileriniz gibi sıcak ve samimi. Sohbet bu şekilde devam ederken babamın telefonu çaldı: – Gençler müsaadenizle. Alo, Berk sen misin? Teşekkür ederim, iyiyim evladım. Sen nasılsın, iyi misin?.. Annen de iyi, merak etme. Mert mi, evet burada. Telefonuna mi ulaşılamıyor? (Babam telefonu uzaklaştırıp bana döndü Senin telefonun neden kapalı?  Abin seni aramış, ulaşamayınca endişelenmiş. Hemen telefonuma baktım. Şarjımın bittiğinin farkına varmamışım. Odama şarj aleti için giderken babam abimle konuşmasına devam etti:

– Herhalde şarjı bitmiş. Biliyorsun bazen unutabiliyor. Sizler ne yapıyorsunuz? Arabada mısınız? Hayırdır, nere- ye gidiyorsunuz? Buraya mı geliyorsunuz? Müjde istesene be oğlum! Rahatsızlık mi, o nasıl laf öyle oğlum? Burası sizin eviniz. Annen de çok sevinecek. Biz de sizi özledik. Tamam bekliyoruz. Telefon konuşması bitince babam heyecanla ve mutlulukla anneme seslendi: – Hanım, müjdemi isterim. Berk geliyor, şu anda yoldalar. Bir saate kadar burada olurlar. Annem mutfaktan yanımıza geldi. O da çok mutluydu:

– Çok sevindim, Oğlumun nasibine bak ki ben de bu akşam onun en sevdiği yemeği yaptım. Kendimi tutamadım ve sordum: – Anne, yoksa ağmakla mı yaptın? – Evet oğlum, biliyorum sen de çok seviyorsun. Hazır olsun, birazdan hep beraber oturur yeriz. Annem yemeklerle uğraşırken babamdan izin alıp bahçeye çıktık. Mark sordu: – Bu Berk, abin mi? – Evet, abim. Üç yıldır görevi gereği bizden ayrı yaşıyor.

 – Ne iş yapıyor?

– Abim öğretmendir. Görev için başvurunca başka bir le tayini çıktı. Şimdi ailesi ile birlikte orada yaşıyor. Ama fırsat buldukça bizi ziyarete gelir.

– Bütün bu mutluluk onun gelişi için mi?

– Elbette onun için. Başka ne için olabilir ki?

– Anladım. Şimdi kıskanmadım dersem yalan olur.

– Kıskanmak mi niçin?

– Türkiye’ye gelmeden bir hata önce yol hazırlıklarımı yaparken anneme telefon açtım.  “Anne, yakında yurt dışına çıkacağım. İzniniz olursa gelip sizi görmek istiyorum.” dedim. Annem bana “Baban bu aralar biraz rahatsız, gel- mesen daha iyi olur.” dedi. İşte bu yaşadıklarım için sizleri kıskandım. Açıkçası Mark’ın anlattıklarına çok üzüldüm ama belli etmedim. Söyleyebileceğim uygun bir söz aradım:

– Belki de babanı o hâlde görüp üzülmemen için öyle söylemiştir. Yüzündeki acı ifadesiyle sordu: – Bu söylediğine sen inanıyor musun? Cevap veremedim. Bir süre sessiz kaldık, konuşmadık. Arka bahçeden annemin tandırda uğraşırken çıkardığı sesler geliyordu.

Sessizlik uzadıkça

ortalığa nefis bir yemek kokusu yayılıyordu. Koku ne kadar acıktığımızı hatırlatmış- ti sanki. Mark sordu: – Mert bu ne kadar nefis bir koku böyle! Bu yemek nasıl yapılıyor, bana anlatabilir misin?

 – Kapadokya bölgesinde kuru fasulyeye ağmakla denir. Beyaz fasulye, kemikli et ve yağ karışımı bir çömleğe yerleştirilir. Bu çömlek yufka ekmeğinin piştiği tandıra gömülür ve burada üç veya dört saat kadar pişmeye bırakılır. Bu yemeğin tadına doyum olmaz. Hatta sırf bu yemeği yiyebilmek için buraya gelenler bile var. – Kokusu böyle harika ise kim bilir tadı nasıl muhteşemdir? Yemek pişmiş midir acaba?

Acıktık ama biraz beklememiz gerekiyor. – Pişmesini mi bekliyoruz? – Hayır, abimin gelmesini bekliyoruz. – Neden, abini bekliyoruz, anlayamadım.

– Bu kültürel bir özelliktir.. Gelecek olanı bekleriz. Sonrasında da hep birlikte sofraya otururuz, kimse kimseyi bekletemez sofra başında. Bu bizim genel sofra kuralımızdır. Bu kuralın oluşumu yüzyıllara dayanır. Bunları anlatırken gülümsedim. Mark hemen sordu: – Ne oldu, niçin gülümsedin? – Bu tarz kuralları biz çocukluğumuzda büyüklerimizin uyarısıyla zaman içinde öğrendik. Mesela babamın sıkça kullandığı bir ifade vardır:

-Nimet yerde beklememeli. – Tam anlayamadım, nimet ne demek?

 – Sana bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama en azından deneyeceğim. Biz emek vererek dürüst yollarla elde ettiklerimizi kutsal sayarız. Mesela bir ekmek, bir su bizim için nimettir, kutsalımızdır. Yani ekmek sadece bir yiyecek maddesi değildir bizim için. Kendisi önemli olduğu kadar elde edilme yolları da önemlidir. Bilmem anlatabildim mi?

– Evet, çok güzel anlattın. Şimdi nimet sözcüğünün içinde barındırdığı anlamları kavrayabiliyorum.

– Biz küçükken evimizde yer sofrası kurulurdu. Önce vere sofra bezi serilir, üstüne de büyük bir sofra tepsisi konulurdu. Tam ortaya bir yemek tabağı konulur ve herkes o tabaktan yemek yerdi. Kaç kişiysek sofrada o kadar tahta kaşık olurdu. Ekmekler bir bütün olarak sofraya bırakılırdı. Herkes ihtiyacı kadar ekmeği koparır ve önüne alırdı. Sofra hazır olunca babam “Sofra hazır, herkes sofraya diye seslenirdi. Bu alışkanlığımız yer sofrasından yemek masasına geçtikten sonra da devam etti. Tabii çoğu zaman ben ve küçük kardeşim oyuna dalar ve sofraya geç kalırdık. Mark tam bu sırada sözümü kesti:

 – Bir dakika lütfen! Demin “Nimet yerde beklememeli.” diye bir kültürel inanıştan söz etmiştin. Şimdi ise “Sofrayı bekletiyorduk.” diyorsun. Bu bir tezat değil mi? Bir an duraksadım, şaşırdım. Beni ne kadar dikkatli dinlediğini daha iyi anlamış oldum:

– Evet beni yakaladın, teslim oluyorum. Biraz gülüştükten sonra konuşmama devam ettim:

 – Dediğim gibi ben ve kardeşim o yıllarda çok küçüktük. Arka arkaya birkaç defa sofraya geç geldik ve büyüklerimizi beklettik. Ama sonunda babam bize öyle bir ders verdi ki bir daha hiç geç kalmadık.

– Nasıl bir ders verdi?

– Dediğim gibi sofraya kişi sayısınca kaşık konulurdu. Bir gün yine sofraya geç geldik. Tam yemeğe başlayacağız,

baktık ki sofrada iki kaşık eksik. Ben anneme sordum, kaşıklar niye eksik, diye. Bana “Kaşıklarınızı leylekler götürdü.” dedi. Ben “Leylekler bizim kaşıklarımızı ne yapsın?” diye sorunca “Sahipsiz görmüş ve almışlar herhâlde, bilmiyorum.” şeklinde cevap verdi. Hayatımda ilk kez o gün kaşıksız yemek yemek zorunda kalmıştım. Çok zor bir şeydi.

Sonraki dönemlerde defalarca kontrol ettim. Eğer geç kalırsak kaşıklar eksiliyordu. Vaktinde gelip sofraya oturmaya mecbur kalıyorduk. Biz farkında olmadan zaman içinde alışkanlığımız değişmişti. Bir daha asla sofraya gecikmedik ve kimseyi bekletmedik. Mark anlattıklarımdan etkilenmişe benziyordu. Neşeyle konuştu:

– Harika bir yöntemle öğrenmişsiniz. Bu nasıl bir eğitim, nasıl bir kültür aktarımıdır böyle? Demek bu şekilde kültürel dokunuzu bozulmadan daha ilerilere taşıyabiliyorsunuz. “Daha sohbete devam edecektik ki kapının önünde duran arabanın sesini duyduk. Abimler gelmişlerdi. Onları kapıda karşıladık, hep beraber içeri geçtik.

Abimin ve yengemin babamın elini öpmeleri, yeğenim Burcu’nun “Dede!” diye çığlık atıp babamın boynuna sarılması bizler için normaldi. Ama Mark’ın gözlerindeki ifadeyi görünce bu türden davranışların onlarda olmadığını ve böylesi akrabalık iliş- kilerine hasret kaldıklarını hemen anlamıştım. Abim ve eşi de Mark’ı sevmiş ve benimsemişlerdi. Burcu’nun Mark’ın uzun, sarı saçları ile oynamasına çok gülmüştük.

Geç saatlere kadar bu şekilde eğlendik. Artık Mark’ın otele dönmesigerekiyordu. Vedalaşmadan önce babama şunları söyledi:

– Beni hiç tanımamanıza rağmen aranıza aldınız, bana yüreğinizi ve sofranızı açtınız. Hâlbuki dinim, milletim, kül- türüm sizlerinkinden çok farklı. Sizi hiç unutmayacağım, hepinize çok teşekkür ederim. Babam bir an Mark’ın gözlerinin içine baktı, sonra konusunu

– Bak evladım, bizim mayamızda insan sevgisi ve hoşgörü vardır. Büyük bir değerimiz olan Hacı Bektaş Hazretlerinin şu sözü bizim yol göstericimizdir: “Dili, dini, rengi ne olursa olsun; iyiler iyidir.” Sen de çok iyi bir gençsin. Kapımız her zaman sana açıktır. Bunu unutma.

– Efendim, bana çok farklı duygular yaşattınız. En önemlisi de başka bir yerden gelmeme rağmen kendimi buraya aitmişim gibi hissediyorum. Sizlere duyduğum minneti anlatmama imkân yok. Ama sizlerden son bir küçük ricam olacak, tabi müsaadeniz olursa. – Seni dinliyorum delikanlı.

– Efendim yarın benim Türkiye’deki son günüm. Akşama doğru uçakla ayılacağım. Eğer izniniz olursa Mert bu gece otelde benim misafirim olsun. Yarınki programımız çok erken başlayacak. Sabah birlikte hareket etmiş oluruz.

– Ama evladım, biz seni evimizde ağırlamak istiyoruz.

– Belki daha sonra amca. Üstelik ülkenizde biz Almanlara yönelik bir söz grubu öğrendim. Ismarlamanın olmadığı, herkesin kendi hesabını ödediği durumlara Alman hesabi ödeme diyorsunuz.

Bunun böyle olmadığını, Almanların da cömert olabileceğini göstermek istiyorum. Bu söze hepimiz bol bol güldük. Babam izin verdi. Ben de eşyalarımı aldım ve Mark’ın kaldığı otele gittik. Oldukça yorulmuştuk ve ertesi gün erken kalkacaktık.

Hiç oyalanmadan uyumaya çekildik. Sabah çok erken saatlerde uyandık. Balon organizasyonunun heyecanından kahvaltıda ne yediğimizi bile anla

yamadık. Koştur koştur hazırlıklarımızı görüp alana gittik. Bizler bir grup olarak ikinci balona sırayla bindik. Ağırlıklar bırakılıp düzenek çalıştırılınca balonumuz havalandı. Yükseldikçe yükseldik. Sonra Kapadokya üzerinde süzülerek gezmeye başladık.

 Peri bacaları, Nevşehir, Ürgüp havadan bir başka güzel görünüyordu. Ama asıl güzellik güneşin doğuşunu gökyüzünden seyretmek olmalı. Böyle bir heyecanı ve güzelliği anlatmaya imkân yok. Öğle saatlerinin sıcağından etkilenmemek için balonlar yere inince tekrar otele döndük. Terasta dinlendikten sonra yemek için otelin otantik restoran bölümüne geçtik, bir köşede oturduk. Garsonlar yöresel kıyafetler giymişlerdi. Bir o yana bir bu yana hareket halindeydiler. Mark bir süre onlara baktıktan sonra bana döndü ve sordu:

 – Mert, bir şey soracağım ama sana saçma gelebilir. Meraklanmıştım:

 – Hele bir sor bakalım.

– Ben buraya geldiğim ilk gün yöresel kıyafetlerinizdenalmıştım. Ama giymeye hiç fırsatım olmadı. Şimdi bu kıyafetlerigiysem ve ülkeme de bu şekilde gitsem çok mu saçma bir şey yapmış olurum, acaba?

 -Hiç öyle şey olur mu? Çok hoşuna gittiyse elbette giyeceksin. Hatta ülkene dönünce bizim reklamımızı da yapmış olursun.

 – Ülkemde her şekilde sizin gönüllü ölçeniz olacağım zaten. Ben burası için kararsızım. – Neresi olursa olsun hiç fark etmez. Yöresel kıyafetlerimizi giyince yanlış veya saçma bir şey yapmış olmazsın. Rahat ol.

-O zaman müsaadenle odama çıkıp üstümü değiştirmek istiyorum.

 – Elbette, sen buyur. Ben beklerim. Yalnız kaldığımda boş boş etrafı inceledim. Bir baba ile oğlu dikkatimi çekti. Baba bir şeyler yedirmeye çalışıyor, dil döküyor; beş yaşlarındaki çocuk ise nazlandıkça nazlanıyordu. Bir an babam aklıma geldi. Çocukluğumda birlikte yaşadıklarımız unutulacak gibi değil. Rollerimiz hiç değişmedi. Nazlanan, anlamak istemeyen, uzaklaşan ben ve bütün bunlara anlayış gösteren babam. Sadece çocukluğumda değil şimdilerde de aynı rolleri üstlenmiş gibiyiz.

Koşullar ve alanlar farklı bile olsa babaoğul ilişkisini zora koşan benim. Anlayışlı olan ve affeden ise babam oluyor eskisi gibi ve bu durumu ben son iki günde ev sahipliği yaptığım bir Alman turist sayesinde anlayabiliyorum. Bir an içimi, babama gitme ve sarılma hissi şart. Ona ilgisiz ve anlayışsız davrandığım anların pişmanlığını yaşıyordum. Sadece o değil. Mark sayesinde ailemin ye öz değerlerimin önemini çok iyi anlamıştım.

Bundan sonraki süreçte bırakın kendi kültürümü küçümsemeyi, onu baş tacı edeceğime çoktan söz vermiştim. Mark restoranın girişinde yöresel kıyafetlerle göründüğünde bu düşüncelere dalmıştım. Önce şaşırdım. Kıyafetler onu çok değiştirmişti. İyice yaklaşmıştı ki giydiklerinden dolayı Mark’ı garson zanneden bir müşteri seslendi:

– Bakar mısınız? Salata ve su alabilir miyim? Mark gözümün içine baktı. “Oyununa devam et.” anlamında bir işaret yaptım. Mark hiç bozuntuya vermeden mutfak kısmına girdi. Çıktığında elinde siparişler vardı. Müşteriye sordu:

– Başka bir arzunuz var mıydı?

– Hayır, teşekkür ederim. Yerine oturduğunda hiç beklemeden sordu:

– Nasıldım?

 – Senden harika bir garson olur. Bu şekilde şakalaşmalar, takılmalar eşliğinde yemeğimizi yedik. Zaman ilerledikçe konuşmalar azalıyor, suskunluklar artıyordu. Ayrılığın ağırlığı üstümüze yavaş yavaş çöküyordu.

Duraksamalar, dalıp gitmeler eşliğinde son bir saati geçirdikten sonra havaalanı servisine kadar kendisine eşlik ettim. Elbette sık sık birbirimizi arayıp soracağız.

Beni ve ailemi Almanya’ya bekliyor olacak, kendisi de fırsatını bulur bulmaz yine gelecek. Bu ayrılık söylemlerinden sonra benim beklememi istemedi. Ben ısrar edince de şunları söyledi:

– Bak Mert, akşamın çökmesine aşağı yukarı bir saat var. Şimdi yola çıksan ancak akşam yemeğine evde olursun. Bilirsin, büyükleri de nimeti de bekletmek doğru olmaz. Benim böyle bir acelem ve bekleyenim yok. Haydi bakalım, görüşmek üzere! Dönüş yolundayken ona şöyle bir mesaj çektim: “Gittiğin yerde olmayabilir ama burada dostların var. Bizde dostları fazla bekletmek de olmaz.”

Bebek MasallarıEğitici Masallar7 Yaş Masalları

YILDIZ VERMEYİ UNUTMAYIN 🙂
0 Oy

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu