Neşeli Büyük Anne, rengârenk bir mahallede yaşayan, saçları pamuk şekeri gibi bembeyaz, gözleri parıl parıl gülen biriydi. Mahallede herkes onu çok severdi, çünkü Büyük Anne’nin olduğu yerde gülüşler hiç eksik olmazdı. Evinin penceresinde her zaman çiçekler olur, camın önünden geçen herkes o çiçeklerin arasından kendisine el sallayan Büyük Anne’yi görürdü.
Bir gün, okuldan dönen Elif ile arkadaşı Mert, Büyük Anne’nin kapısının önünde duran kocaman, mavi puanlı bir kutu gördüler. Kutunun üzerinde, renkli kalemlerle yazılmış bir yazı vardı: “Neşeli Sürpriz Kutusu.” Elif merakla Mert’e baktı.
“Acaba içinde ne var?” diye fısıldadı.
Tam o sırada kapı açıldı ve Neşeli Büyük Anne, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle belirdi. Üzerinde limon sarısı bir elbise, ayağında mor terlikler vardı. Saçlarının arasına küçük kelebek tokalar takmıştı.
“Hoş geldiniz benim meraklı miniklerim!” dedi. “Tam da sizi bekliyordum.”
Elif ile Mert şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. “Bizi mi bekliyordunuz?” dedi Mert.
“Elbette,” dedi Büyük Anne. “Bugün, Neşeli Sürpriz Günü! Siz olmadan nasıl başlayabilirdim ki?”
Çocukların gözleri parladı. Büyük Anne, mavi puanlı kutuyu onların önüne çekti.
“Bu kutunun içinde sıradan bir şey yok,” dedi kısık bir sesle, sanki koskoca bir sır paylaşıyormuş gibi. “Ama açmadan önce bir söz vermeniz gerek.”
Elif hemen dikeldi. “Ne sözü?”
“Hayal gücünüzü sonuna kadar kullanacağınıza, birbirinizi dinleyeceğinize ve ne olursa olsun gülümsemeyi unutmayacağınıza dair söz.”
Mert elini kaldırdı. “Söz veriyoruz!”
Elif de başını salladı. “Hem de kocaman söz!”
Büyük Anne memnuniyetle ellerini çırptı. “Harika! O zaman, Neşeli Sürpriz Kutusu açılsın!”
Kutunun kapağını kaldırdığında içinden ne oyuncak ne şeker çıktı. Kutunun içi bomboş görünüyordu. Elif kaşlarını çattı.
“Ama… hiçbir şey yok,” dedi.
Büyük Anne göz kırptı. “Gerçekten mi? İyi bak.”
Elif kutuya biraz daha eğildi, Mert de onun yanına sokuldu. Tam o anda, kutunun içinden yumuşak, altın rengi bir ışık yükselmeye başladı. Işık, odanın içine yayıldı, duvarlara küçük yıldızlar çizdi.
Mert şaşkınlıkla, “Bu da ne böyle?” diye sordu.
“Bu,” dedi Büyük Anne, “hayal gücü ışığı. Sizin gibi meraklı çocuklar gelince uyanır.”
Işık, yavaşça bir bulut gibi şekil aldı ve odanın ortasında durdu. Bulutun içinde minik kıvılcımlar dans ediyordu. Büyük Anne, bir öğretmen ciddiyetiyle ama gözlerinde şakacı bir parıltıyla konuşmaya devam etti:
“Şimdi, bu ışığı takip ederek üç maceraya gideceğiz. Her macerada sizden birer şey isteyeceğim. Hazır mısınız?”
“Hazırız!” diye bağırdı çocuklar.
İlk macera için Büyük Anne, buluta hafifçe dokundu. Bir anda odanın içi rengârenk döndü, döndü, döndü… Sonra her şey durdu. Elif ile Mert kendilerini kocaman bir bahçede buldular. Ama bu, sıradan bir bahçe değildi. Çiçekler konuşuyor, ağaçlar hafifçe müzik mırıldanıyordu. Kuşlar, gökyüzüne gökkuşağı çiziyordu.
“Hoş geldiniz Neşeli Bahçeye!” dedi bir papatya, incecik sesiyle.
Elif şaşkınlıkla, “Bir papatya konuşuyor!” diye fısıldadı.
Papatya gülümsedi. “Buradaki herkes konuşur. Ama biz genelde şarkı söyleriz. Bugün biraz üzgünüz de ondan konuşuyoruz.”
Mert merakla sordu: “Neden üzgünsünüz?”
Büyük Anne yanlarına yürüdü. “Bakın bakalım, ne eksik?” dedi.
Elif etrafına baktı. Renk renk laleler, güller, menekşeler… Ama sonra fark etti. “Burada hiç arı yok.”
Papatya başını salladı. “Evet, işte sorun da bu. Arılar olmadan biz tohumlarımızı taşıyamıyoruz, çoğalamıyoruz. Onlar bizim küçük yardımcılarımız. Ama bugün hiçbiri gelmedi.”
Büyük Anne çocuklara döndü. “Arıları bulmak için ne yapardınız?”
Mert düşündü. “Belki onları çağırmak için bir şarkı söyleyebiliriz? Ya da onlara bir şeyler hazırlayabiliriz.”
Elif’in aklına bir fikir geldi. “Arılar çiçek kokusunu sever. Onlara en sevdiği kokuları karıştırıp bir ‘Arı Davet Kokusu’ yapabiliriz!”
Büyük Anne alkışladı. “Harika fikir! Hadi, başlayalım.”
Çocuklar papatyaların yapraklarından, güllerin kokusundan, lavantaların mor kokulu çiçeklerinden minik parçalar aldılar. Ağaç, dallarını sallayarak onlara küçük bir kâse verdi. Kuşlar, incecik gagalarıyla çiçek tozlarını kâsenin içine bıraktı. Elif ve Mert, kâsedeki her şeyi karıştırdı.
Mert, “Bence oldu,” dedi. “Şimdi ne yapacağız?”
Büyük Anne, kâseyi havaya kaldırdı ve derin bir nefes alıp üfledi. Kokusuz görünen ama içi sihir dolu bir rüzgâr, bahçenin her yanına yayıldı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra, uzaktan ince bir vızıldama sesi duyuldu. Ses giderek yaklaştı.
Gökyüzünden, sarı siyah çizgili, minik minik arılar sürü halinde uçup geldi. Çiçeklerin üzerine konup işe koyuldular. Papatya sevinçle zıplayarak, “Başardınız!” diye bağırdı. Ağaç, memnuniyetle yapraklarını salladı, kuşlar neşeli bir melodi çaldı.
Büyük Anne, çocuklara döndü. “Ne öğrendik?” diye sordu.
Elif gururla, “Küçük canlılar bile çok önemli,” dedi. “Arılar olmasa çiçekler üzülüyor.”
Mert ekledi: “Ve birlikte düşününce, çözüm bulabiliyoruz.”
Tam o anda, altın rengi ışık tekrar ortaya çıktı. Bu kez biraz daha parlaktı. “İkinci maceraya hazır mısınız?” diye fısıldadı.
Göz açıp kapayıncaya kadar kendilerini bambaşka bir yerde buldular. Burası, duvarları kitap raflarıyla dolu, tavandan sarkan kâğıt yıldızlarla süslü, kocaman bir kütüphaneydi. Ama şaşırtıcı bir şey vardı: Kitapların çoğunun sayfaları boştu.
“Bu da ne?” diye sordu Mert. “Kitap ama içinde yazı yok.”
Kütüphane raflarından biri sallandı ve üst raflardan küçük bir defter yere atlayıp çocukların önüne düştü. Defterin kapağında, “Kayıp Hikâyeler Defteri” yazıyordu.
Defter, ince bir sesle konuştu: “Merhaba. Benim içimde olması gereken tüm hikâyeler kayboldu. Hiç kimse artık yeni şeyler öğrenemiyor. Kahramanlar, canavarlar, gezegenler, icatlar… Hepsi silindi.”
Elif üzüldü. “Peki, kim sildi?”
Büyük Anne, defteri eline aldı. “Kimse silmedi,” dedi yumuşakça. “Sadece yazılmadı. Çünkü çocuklar hayal kurmayı unuttuğunda, hikâyeler ortaya çıkmaz. İşte buradasınız sizin yardımınıza ihtiyacımız var.”
Mert’in gözleri parladı. “Biz mi yazacağız?”
“Evet,” dedi Büyük Anne. “Ama kalemle değil. Sözlerinizle. Ne düşünürseniz, ne hayal ederseniz, bu deftere kendiliğinden yazılacak. Yeter ki içten ve cesurca hayal edin.”
Elif biraz çekindi. “Ya yanlış olursa?”
Büyük Anne gülümsedi. “Hayallerde yanlış olmaz. Sadece farklı olur.”
Çocuklar, Kayıp Hikâyeler Defteri’ni yere açtılar. Sayfalar bembeyazdı. Mert başladı:
“Bir zamanlar, gökyüzünde yaşayan mavi bir kedi varmış. Bulutları pamuk şeker sanıp yemeye çalışırmış…”
Defterin sayfalarında mavi, çizgili bir kedi belirmeye başladı. Ardından Elif devam etti:
“Bu mavi kedi, her gün dünyaya bakar, ‘Keşke insanlarla arkadaş olabilsem,’ dermiş. Ama aşağıya inmeye korkarmış…”
Sayfalarda küçük bir çizgi dünya, üzerinde koşan çocuklar, kenarda çekingen bakan mavi kedi belirdi. Kelimeler, cümleler, resimler hâline dönüştü. Mert, kedinin yeni arkadaşlar bulduğunu Elif, kedinin cesaretini toparlayıp gökten bir ip merdiven indirdiğini anlattı. Ne kadar çok konuştularsa, sayfalar o kadar doldu. Kedi, çocuklarla oyun oynadı, yeni şeyler öğrendi, sonra gökyüzüne dönüp diğer bulutlara da öğrendiklerini anlattı.
Hikâye bittiğinde defter memnuniyetle iç çekti. “Çok güzel oldu,” dedi. “Hâlâ korkan ama denemek isteyen herkes için bir cesaret hikâyesi.”
Raflardaki diğer kitaplar, birer birer parlamaya başladı. Boş sayfalar doluyor, yeni hikâyeler yazılıyordu. Çünkü başka çocuklar da, dünyanın farklı yerlerinde, o anda hayal kurmaya başlamıştı. Kütüphane yavaş yavaş canlılaştı. Sayfalardan kuş sesleri geldi, ormanlar, şehirler, denizler belirdi.
Büyük Anne, “Gördünüz mü?” dedi. “Hayal kurduğunuzda, dünyadaki hiç kimse yalnız kalmaz. Çünkü her hayal, bir yerlerde birine cesaret verir.”
Altın ışık, bu kez daha da sıcak ve yumuşak bir hâle büründü. “Son maceraya,” diye fısıldadı, “ve sonra eve dönüş…”
Bir anda tekrar döndüler. Bu sefer, Büyük Anne’nin evindeydiler ama bir tuhaflık vardı. Odanın ortasında kocaman bir bulmaca duruyordu. Renkli parçalar her yere dağılmıştı. Bazı parçaların üzerinde nota işaretleri, bazılarında sayılar, bazılarında da küçük kalpler vardı.
“Bu,” dedi Büyük Anne, “Neşeli Kalpler Bulmacası. Mahallemizin mutluluğu birazcık dağınık bugün. Herkes kendi derdine dalmış, birbirini unutmuş. Bu bulmacayı tamamlarsak, herkes birbirine yeniden hatırlayacak.”
Elif, parçaları incelemeye başladı. “Bak, burada bir çocuk resmi var. Yalnız gibi duruyor.”
Mert, “Burada da yaşlı bir amca var, elinde bastonla,” dedi. “O da biraz üzgün görünüyor.”
Büyük Anne başını salladı. “Mahalledeki gerçek insanların hisleri bunlar. Birbirimizi unuttuğumuzda, herkesin içinden ufak bir parça eksiliyor. Hadi, bakalım, bu parçaları nasıl birleştirebiliriz?”
Çocuklar, yerde diz çöküp çalışmaya başladılar. Nota işaretli parçaları, müzik sevenlerin resimlerine yaklaştırdılar. Sayılı parçaları, oyun oynayan çocukların yanına yerleştirdiler. Kalpli parçaları ise herkesin ortasına koydular. Çalışırken, Büyük Anne onlara sorular sordu:
“Mahallenizde kiminle daha çok konuşabilirsiniz?”
“Elinde poşetlerle yürüyen Ayşe Teyze var,” dedi Elif. “Ona yardım edebiliriz.”
“Parkta yalnız oturan Hüseyin Amca var,” dedi Mert. “Onunla sohbet edebiliriz.”
Her söyledikleriyle bir parça daha yerine oturdu. Bulmaca büyüdükçe, üzerinde sadece resimler değil, kelimeler de belirmeye başladı: “Paylaşmak”, “Dinlemek”, “Gülmek”, “Birlikte oynamak”, “Yardım etmek”.
Son parçayı Elif ile Mert birlikte yerleştirdi. Parça yerine oturduğu anda, bulmaca, kocaman, renkli bir kalp şekline dönüştü. Kalbin ortasında, tüm mahalle halkı el ele tutuşmuş, gülümseyerek duruyordu. Aralarında Elif, Mert ve Neşeli Büyük Anne de vardı.
Altın renkli ışık, kalbin etrafında son bir kez döndü, sonra yavaşça küçülerek mavi puanlı kutunun içine geri girdi. Oda, yine tanıdık hâline dönmüştü. Çiçekler, pencerenin önünde usulca sallanıyordu. Dışarıdan, gerçek mahallenin sesleri geliyordu: Koşan çocuklar, bakkalın gülüşü, uzaktan bir kedi miyavlaması…
Büyük Anne, çocukların karşısına oturdu. “Bugün neler öğrendiniz, anlatır mısınız?” diye sordu.
Elif parmaklarını sayar gibi havaya kaldırdı. “Bir: Küçük şeyler çok önemli. Arılar gibi. İki: Hayal kurmak, sadece eğlence değil, aynı zamanda insanlara cesaret veriyor. Üç: Ne kadar farklı olsak da, birbirimize yardım edince herkes daha mutlu oluyor.”
Mert ekledi: “Ve… birlikte düşününce her şeyi çözebiliriz. Bir de… sizinle maceraya çıkmak çok eğlenceliymiş.”
Neşeli Büyük Anne, ikisine de sıcacık baktı. “Benim için de öyle. Unutmayın, sihirli kutu aslında sizin aklınızda ve kalbinizde. Ne zaman merak etseniz, ne zaman paylaşmak isteseniz, ne zaman üzgün hissetseniz… O kutu açılır.”
Elif ile Mert, Büyük Anne’ye sarıldılar. İçlerinde, sanki altın rengi ışığın bir parçası kalmış gibi hafif ve sıcak hissediyorlardı.
O günden sonra mahallede bir şeyler değişti. Elif, okuldan dönerken Ayşe Teyze’nin poşetlerini taşımaya yardım etti. Mert, parkta oturan Hüseyin Amca’nın yanına gidip “Bugün nasılsınız?” diye sordu. Çocuklar, başka çocukların oyunlarına da yer açmaya başladı. Arılar, mahalledeki çiçeklere kondu kediler, duvar kenarlarında mırıldandı gökyüzü sanki biraz daha mavi göründü.
Ve Neşeli Büyük Anne, penceresinin önündeki çiçeklerin arasından her gün mahalleye bakıp gülümsedi. Çünkü biliyordu ki, gerçek sihir ne kutuda, ne ışıkta, ne de kitaplarda saklıydı. Gerçek sihir, birbirini önemseyen kalplerdeydi.
Masal işte böyle, içi gülüş ve merak dolu bir mahallede, herkesin kalbinde küçük bir ışık yanarak mutlu bir şekilde sona erdi. Ancak Elif ile Mert için, her yeni gün, Neşeli Büyük Anne ile başlayabilecek yeni bir maceranın ilk sayfasıydı. Ve o sayfaları, hayal güçleriyle doldurmayı hiç bırakmadılar.
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!