Vatan Sevgisi Hikayesi

Vatan Sevgisi

Abone Ol google news
Vatan Sevgisi
Vatan Sevgisi

Vatana Olan Büyük Sevgi

Babam, “Çocuklar çok geç kalmışız, uçak biletlerinin tamamı satılmış. Türkiye’ye kendi arabamızla gitmek zorundayız.” dediğinde aslında hepimiz çok sevinmiştik. Yolculuk sırasında birçok farklı yeri görecek ve eğlenecektik.

Yola çıktığımızın ilk birkaç saati gerçekten eğlenceliydi. Şakalaşıyor, şarkılar söylüyorduk. Ancak saatler geçtikçe eğlence yerini sıkıntıya, şarkılar ve şakalaşmalar yerini sessizliğe bıraktı. Ülkeleri, şehirleri geride bırakıyorduk ama yollar bitmek bilmiyordu, Annemle babam dönüşümlü olarak aracı kullanıyorlardı. Mola yerlerinde de fazla oyalanmamaya çalışıyorduk.

Çünkü yolumuz çok uzundu. Yola çıkışımızın ertesi günü öğle saatlerinde Türkiye sınırına ulaşmıştık. Gümrükte bayrağımızı dalgalanırken gördüğümüzde babamın gösterdiği tepkiyi hiç unutmayacağım. Babam al bayrağımızı gördüğünde “Şu asalete bak, şükür kavuşturana demişti. İnsan bizim gibi yurt dışında, gurbette yaşarsa ülkesinin, bayrağının, dilinin özlemini daha fazla hissediyor.

İşlemlerimiz bittikten sonra hareket etmemiz gerektiğinde biz hala hayran hayran bayrağımıza bakıyorduk. Nihayet ülkemizdeydik, vatanımızdaydık. Daha bir ilgiyle geçtiğimiz yerleri seyrediyorduk, inceliyorduk. Önce alabildiğine geniş ayçiçeği tarlalarının içinden geçtik. Her yer altın sarısı rengindeydi.

İstanbul’un azameti ve güzelliği karşısında söyleyecek bir şey bulamadım. Yaşadığımız Avrupa’da da dünyanın başka bir yerinde de böylesi muhteşem bir şehir yok. Boğazın güzelliği karşısında dilimiz tutulmuştu adeta. İstanbul’u geçince Anadolu toprakları karşıladı bizi. Eli arazileri, ormanlık alanları, fabrika bölgelerini gördük yol boyunca.

Alabildiğine uzayan buğday tarlalarını görünce de nerede olduğumuzu sordum. İç Anadolu’dayız, diye cevap verdi babam. Şaşırmıştım, sordum:

– Buralar, önce geçtiğimiz yerlerden ne kadar da farklı?

– Ülkemizin her kanışı farklı güzel!

-Evet baba, haklısın. Bozkırlardan geçerken akşam olmuştu. Üç dört saatlik bir yolumuz kalmıştı dedemlere. Hava tamamen kararmıştı, etrafımızı göremiyorduk. Ancak yine de engebeli araziden ve sert virajlardan Akdeniz Bölgesi’ne geldiğimizi anlamıştık. Sonunda gece yarısına doğru Erdemli ‘ye ulaştık. Dedemlerin evi ilçeye yakın bir köydeydi.

Gecenin bir yarısı kapıyı çaldık. Hemen kapı açıldı. Uyumuyorlarmış, zaten bizi bekliyorlarmış. Taşlık bahçe yolundan geçip içeri girdik. Herkes birbirine sanılıyordu, sıcak ve heyecanlı sohbetler başlamıştı bile. Ben çok yorgundum, gözlerimden uyku akıyordu. Zorlukta sorulara cevap veriyordum. Babamın bir büyüğü olan Cengiz amcam ismime yakıştırmaca yaparak her zamanki esprisini yaptı:

– Sevgili yeğenim Vatan, vatanına hoş geldin! Başka zaman olsa bu espriden sonrası gelirdi ve uzayıp giderdi.

Ancak uykusuzluktan dolayı doğru dürüst bir tepki vermedim ve boş boş baktım. Amcam benim bu durumumu görünce yanındakilere seslendi:

 – Benim yeğenimin çok uykusu var, hemen yatağını hazırlayın. Bir odaya beni almalarını hayal meyal hatırlıyorum. Yatağa girmemle uykuya dalmam bir olmuş. Sonrası ile ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. Akdeniz’in sıcak sabah güneşi ile uyandım. Bir süre yatakta kalıp kendime gelmeye çalıştım. Çevreyi dinledim.

Müthiş bir enerji ve mutlulukla yataktan fırladım. Evin dip odalarından birinde uyumuşum. Herkes bahçedeydi. Portakal ağaçlarının altında bir kahvaltı sofrası hazırlanmıştı. Dedem ve babam oradaydılar. Büyük amcam ise semaverin yanındaydı, anlaşılan çay işini ona vermişler. Masaya yaklaştım:

 – Günaydın! Dedem beni fark edince yanına çağırdı:

– Gel bakalım aslan parçası, gece seninle görüşemedik. Hoş geldin! Saygılı adımlarla dedeme yaklaştım, elini öptüm.

– Nasılsın dedeciğim? Dedem önce yüzümü öptü, sonra sarılıp beni göğsüne bastırdı. Konuşmasına devam ediyordu:

– Teşekkür ederim evladım, çok iyiyim. Sen nasılsın? Aman Allah’ım ne kadar büyümüşsün böyle, kocaman delikanlı olmuşsun. Maşallah sana!

Sonra Cengiz amcama döndüm. Henüz beni fark etmemişti. Hemen aramızdaki sabit espriyi patlattım:

– Sevgili amcacığım, vatanına kavuştun artık. Neler hissediyorsun? Amcam bir heyecanla yerinden fırladı, neredeyse semaveri devirecekti. Bana döndü, baktı ve gülümsedi:

– İnsanın vatanının içinde vatanını özlemesi çok zor be evladım! Koştum, boynuna sanıldım. Her zaman büyük amcamla çok özel bir ilişki ve sevgi var olmuştur aramızda. Bütün yeğenlerini sevdiğini ama Vatan’ın yerinin bir başka olduğunu her ortamda söyler durur. Bende de Cengiz amcamın yeri başkadır. Birden Gülay halamın sesini duydum:

– Haydi bakalım, herkes sofraya! Yanına gittim. Önce elini öptüm, sonra taşıdığı çay tepsisini aldım, kahvaltı masasına getirdim. Annem, yengem ve iki kuzenim taze ekmekleri alıp geldiler. Güzel bir ortamda son derece neşeli ve mutluyduk.

Tüm aile bir aradaydık. Sohbetler, hal hatır sormalar, şakalaşmalarla kahvaltımızı yaptık. İlk iki gün hiçbir yere çıkmadık. Hem bizi duyup gelen tanıdıklarla, akrabalarla ilgilendik hem de iyice dinilendik. Ben de bu iki gün boyunca kardeşlerim Hilal ve Gurbetle beraber köyü gezdim. Tabi bize rehberlik eden bir veya iki kuzen de mutlaka yanımızda oluyordu.

Üçüncü gün Cengiz amca ve babam beni de yanlarına aldılar. Erdemli ‘ye gittik. Karşı şeridi, temiz ve bakımlı yolları, ağaçlık alanlarıyla olağanüstü güzel bir yerdi burası. Hele masmavi ve tertemiz denizi anlatmaya imkân yok. Böyle dalmış, etrafı seyrederken amcamın sesini duydum. Beni çağırıyordu:

– Vatan, haydi artık yanımıza gel.

 – Tamam amca, geliyorum. Birlikte amcamın çay bahçesine gittik. Boş bir masa bulduk. Onlar çay isterken ben meyve suyu tercih ettim. Çaylar geldiğinde çoktan sohbete dalmışlardı. Biraz sonra babamı gören birkaç kişi daha masamıza gelince ben izin istedim:

– Müsaade ederseniz ben sahile gitmek istiyorum.

 – Tamam git ama dikkatli ol. Yürüyüş yolunda yürürken denizin ve rüzgârın esintisini doyasıya hissettim. Denizde taş sektirdim, martıları kovaladım. Yorulduğumda bir banka oturdum. Gülümseyerek denize bakıyordum. Yine sebepsiz bir mutluluk içindeydim. Yıllar sonra sunu öğrenmiştim:

-Akdeniz insanlarının mutlu olmak için özel bir nedene ihtiyaçları yoktur. Akdeniz başlı başına bir mutluluk kaynağıdır zaten. Bu şekilde dalgın dalgın etrafı seyrederken sert ve tok bir ayak sesi beni kendime getirdi. Sesin geldiği tarafa baktım. Altmış yaşlarında, güneş gözlüklü, uzun boylu bir adam elinde bastonuyla bana doğru geliyordu.

 Yaşıtlarına göre oldukça dik yürüyordu. Adımları sert ve kararlıydı. Yaklaştı, yaklaştı ve bana yakın bir bankın yanında durdu. Arka cebinden çıkardığı mendille bankın üstünü sildi, temizledi. Sonra bastonuna dayanarak yavaşça oturdu. Önce geldiği tarafa döndü, baktı. Sonra benim olduğum tarafa döndü. Hemen başımı çevirdim, denize bakar gibi yaptım. Bir süre beni süzdüğünü fark edebiliyordum.

Tekrar ona baktığımda adamın denize baktığını gördüm. Yüzünün bana doğru olan sol tarafı normal değildi. Derin izler ve lekeler vardı. Adam, uzun bir zaman öylece denize baktı. Etrafına tepkisizdi ve kıpırdamadan duruyordu. Ben de denizi,  falan unutmuş, sadece adamı inceliyordum. Bana çok ilginç ve farklı gelmişti. Duruşunu bozmadan birden konuştu:

– Daha ne kadar beni izleyeceksin genç adam? Sert ve emredici bir tondaki bu soru karşısında panikledim, ne cevap vereceğimi bilemedim. Hatta kaçmayı bile düşündüm:

– Ben, şey. Özür dilerim.

– Yabancısın değil mi?

– Hayır, buralıyım. Madem buralısın neden seni daha önce hiç görmedim. Buralıyız ama evimiz Avrupa’da.

– Demek gurbetçisiniz?

Önce ne demek istediğini anlamadım:

– Gurbet benim kardeşimin adı. Yüzünde bir tebessüm oluştu:

– Ya, kardeşinin adı Gurbet, öyle mi? Peki, senin adın ne?

Benim adım Vatan. Adımı duyar duymaz dudaklarındaki gülümsemenin kaybolduğunu ve yüzünün kasıldığını görebildim. Sayıklar gibi defalarca tekrarladı:

– Vatan, vatan, vatan..

Bu durumda ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Tedirgin oldum. Yerimden kalktım ve babamların yanına gittim. Onların sohbeti devam ediyordu. Benim aklım o adamda kalmıştı. Öğleden sonra amcam ilçede kaldı. Babamla birlikte köye döndük. Kuzenlerim Buğra ile Burak evde değildiler. Nerede olduklarını sordum. Fidanlığa gitmişler. Ben de yanlarına gittim. Orada amcamların kovanları var. Onarla oyalandık. Akşama doğru da hep beraber eve döndük. Akşam Cengiz amca bana sordu:

– Vatan yarın köyde mi kalmak istersin yoksa ilçeye mi geleceksin? Bir an kararsız kaldım. Ancak aklıma sahilde gördüğüm yaşlı ve gizemli adam gelince karanımı verdim:

– Amca iznin olursa sizinle ilçeye gelmek istiyorum.

– Peki, yanın birlikte ilçeye gidelim.

 -Amca sana bir şey sorabilir miyim?

– Bir şey sormak için benden izin mi alacaksın? Haydi sor bakalım.

 – Bugün ilçede bir adam gördüm. Biraz farklıydı.

 – Nasıl farklı? Sahilde gördüğüm adamı ve konuştuklarımızı anlattım. En sonunda sordum:

 – Bu adam kim amca, sen tanıyor musun?

 – Sen Gazi Halil abiden bahsediyorsun. Onu burada herkes tanır.

 – Nasıl bir adam bu?

– O bir Kıbrıs gazisidir. Hep yalnız yaşar ve dolaşır. Hepimiz ona büyük saygı duyarız.

 – Neden saygı duyuyorsunuz?

– Niçin yarın kendisine sormuyorsun bu soruyu’?

– Benimle konuşur mu?

– Ben sizi tanıştıracağım. O zaman eminim sana cevap verecektir. Amcama bir şey söylemedim. Bu ilginç adamla tanışacağım için heyecanla yarını beklemeye başladım. Ertesi sabah amcamla birlikte ilçeye gittik.

Çay bahçesinin düzenlenmesine yardım ettim. Masa ve sandalyeleri dışarı çıkarıp temizledik. Etrafı suladık. Amcam çay demlerken imalathaneden taze simit, poğaça ve açmalar geldi. Ortalığı nefis bir çay ve simit kokusu kapladı. Birer ikişer müşteriler gelmeye başladı. Bazıları da paket yaptırıp götürüyorlardı. İki saat kadar bu şekilde çalışmaya devam ettik. Daha öğle olmamıştı ki amcam beni uyardı:

 -Vatan, istersen sahile bir bak. Gazi abi gelmişse bana haber ver.

– Tamam amca. Hemen sahile koştum. Oturma banklarının olduğu yürüyüş yolu boyunca baştan başa hızlı adımlarla gittim geldim. Henüz gelmemişti. Bir bankta oturdum.

Çevreyi, özellikle de denizi seyretmek birçok insan gibi bana da müthiş bir huzur ve zevk veriyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, birden bir el omuzuma dokundu: – Merhaba Vatan! Başımı çevirip baktım. Evet oydu. Hemen yerimden kalktım.

-Hoş geldiniz, ben, şey.

– Sakin ol Vatan, beni beklediğini biliyorum. – Nerden biliyorsunuz? Gelirken çay bahçesine uğradım. Cengiz amcanla görüştüm, o söyledi. Şimdi izin verirsen biraz oturmak istiyorum.

.Masa ve sandalyeleri dışarı çıkarıp temizledik. Etrafı suladık. Amcam çay demlerken imalathaneden taze simit, poğaça ve açmalar geldi. Ortalığı nefis bir çay ve simit kokusu kapladı. Birer ikişer müşteriler gelmeye başladı. Bazıları da paket yaptırıp götürüyorlardı. İki saat kadar bu şekilde çalışmaya devam ettik.

Daha öğle olmamıştı ki amcam beni uyardı:

-Vatan, istersen sahile bir bak. Gazi abi gelmişse bana haber ver.

– Tamam amca. Hemen sahile koştum. Oturma banklarının olduğu yürüyüş yolu boyunca baştan başa hızlı adımlarla gittim geldim. Henüz gelmemişti. Bir bankta oturdum. Çevreyi, özellikle de denizi seyretmek birçok insan gibi bana da müthiş bir huzur ve zevk veriyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, birden bir el omuzuma dokundu:

– Merhaba Vatan! Başımı çevirip baktım. Evet oydu. Hemen yerimden kalktım.

-Hoş geldiniz, ben, şey.

– Sakin ol Vatan, beni beklediğini biliyorum. – Nerden biliyorsunuz? Gelirken çay bahçesine uğradım. Cengiz amcanla görüştüm, o söyledi. Şimdi izin verirsen biraz oturmak istiyorum. Bir önceki günde okuduğu gibi benim son sorum üzerine yüz ifadesi değişti. Durdu, daldı; rüyadaymış gibi konuşma

– Tabi ki silah arkadaşlarım çağırıyorlar. Selahattin On başı çağırıyor, Rizeli Bünyamin çağırıyor, Oktay Başçavuş çağırıyor, Semih Yüzbaşı çağırıyor. Tekrar soru soracaktım ama Halil amcanın bu halini görünce susmayı tercih ettim. Bir süre öylece sustuk, bekledik. Gülümseyerek denize bakıyordu. Sonra beni fark etti ve kendine geldi:

– Amcan, bana bir şeyler soracağını söyledi.

– Evet, izniniz olursa size sorularım olacak.

– Sor bakalım genç arkadaşım.

– Kızmayacaksınız değil mi?

Vatan Sevgisi
Vatan Sevgisi

Biz arkadaş değil miyiz? İnsan arkadaşına kızar mı hiç?

– Yüzündeki o lekeler ve izler neden oldu? – Başka ne soracaksın?

 – Yalnız mi yaşıyorsunuz, kimseniz yok mu? Kimi zamanlar garip davranıyorsunuz?

 – Başka soru var mi?

-Şimdilik yok.

Şimdi ben sana yaşadığım bazı olayları anlatacağım. Sanırım bütün sorularının cevabını alacaksın. Dinlemeye hazır mısın? – Hazırım efendim!

– Bak evladım, öncelikle şunu bilmeni isterim:

-Ben Mersinli değilim. Buraya çok uzak bir yerde doğdum; çocukluğum, gençliğim başka yerlerde geçti.

– Okulda öğrenmiştik. Mersin ülkemizin en fazla göç alan illerinden biridir. Siz de çalışmak veya benzeri bir nedenle mi göç ettiniz? Halil amca gülümsedi:

– Hayır, pek öyle sayılmaz. Benimkisi biraz farklı oldu. Askerlik çağıma kadar memleketimde kaldım. Yaşım tamam olunca ben de ülkemizin her genci gibi askere gittim. Vatani görevimin senesi tamam olmadan Kıbrıs’ta huzursuzluklar, katliamlar arttıkça arttı ve sonunda ülkemiz Kıbrıs’a barış harekâtı düzenledi. Ben ve arkadaşlarım da çıkarma harekâtı için seçilenler arasındaydık. Önce birliklerimizden toplu olarak buraya yani Mersin’e getirildik.

İki gün bekledikten sonra çıkarma gemilerine alındık. Bizi görmeliydin, hepimizde müthiş bir coşku, heyecan ve gurur vardı. Birbirimizle kucaklaşıyor ve helalleşiyorduk. Öyle ya! En kıymetlimiz için, en özelimiz için, vatanımız, değerlerimiz ve insanlarımız için oraya gidiyorduk. Şehit veya gazi olacaktık. Şair demiş ya:

“Her taşı yakut olan bu vatan Can verme sırrına erenlerindir.” Halil amca piri okuduktan sonra bir süre sustu. Konuşmasını bekliyordum. Anlattıklarından çok etkilenmiştim. Sonunda kaldığı yerden devam etti:

-Evet, genç kardeşim! “Bu vatan, can verme sırrına erenlerindir.” diyor şair. Bu sırrı ben o gün anladım. Hiç düşünmeden, seve seve kutsalların için canını vermeyi göze almanın ne olduğunu herkes bilemez. Nasıl yüce bir duygu, bir fedakârlık bu böyle? Büyülenmiş gibiydim. Halil amcanın anlattıklarını yaşıyormuşçasına dinliyor ve duygularını hissedebiliyordum. Böyle bir duygu yoğunluğu daha önce hiç yaşamamıştım.

Denizi, sahili, her şeyi unutmuştum. Halil amca gururla anlatımını sürdürdü:

– Çıkarma başladığında hepimiz “Allah, Allahl” sesleriyle ilerlemeye başladık. Mermi, bomba sesleri birbirine karışmıştı. Vurulanlar, yere düşenler oluyordu. Ama durmak zamanı değildi. ilerlemeyi sürdürdük ve başarıyla harekatımızı sonuçlandırdık.

İlk gün bizim mangada zayiat yoktu. İkinci gün, üçüncü gün ilerlememiz sürdü. Düşman karşımızda duramıyor ve geri çekilmek zorunda kalıyordu. Ertesi gün en şiddetli çarpışmaların olduğu gün oldu. Öğle saatlerine kadar hiç ilerleyemedik. Düşman çok iyi direni- yordu. Öğle vakti silahlar susunca biz de mevzilere çekildik. Dinleniyorduk, yaralılara yardım ediyorduk.

Az sonra yanımıza komutanımız Semih Yüzbaşı geldi:

-Bir görseydin nasıl bir genç, nasıl bir delikanlıydı. Yiğit mi yiğit, cesur mu cesur Bize komutan değildi; babaydı, abiydi. Düşmanın ana mevziisinin yerini söyledi. Savaşın selameti için oraya mutlaka almamız gerekiyormuş.

Gereken talimatları, emirleri verdi ve bizi uyardı: “Kahraman askerlerim, işimiz hiç kolay değil. Yerleri çok sağlam ve korunaklı. Bu işin sonun da şehit olmak da var. Hakkınızı helal edin Hepimiz bir ağızdan “Helal olsun!” dedik. Sonra devam etti: “Bir söyleyeceği olan varsa şimdi söylesin. Bir daha konuşma veya dinleme şansımız olmayabilir.” Oktay Başçavuş söz istedi ve hepimizin adına şunları söyledi:

“Komutanım, siz de bize hakkınızı helal edin. Merak etmeyin biz ne pahasına olursa olsun o mevziiyi ele geçireceğiz. Ölürsek şehit, kalırsak gazi olacağız. Üstelik komutanım biz oraya bayrağı dikelim de ölsek de olur kalsak da. Biz o bayrağın nöbetini diriyken de tutarız ölüyken de.” Tekrar birbirimizle helalleştik. Öğleden sonra hücuma geçtik. Çok şiddetli çarpışmalar yaşadık. Sadece şu kadarını bil ki çok büyük fedakârlıklar neticesinde üç saat sonra o mevziiyi ele geçirdik.

Ama ne pahasına? Semih Yüzbaşı dahil bizim mangadaki herkes şehit olmuştu. Sadece ben, ağır yaralı olarak hayatta kalmışım. Kalmışım diyorum çünkü savaştan haftalar sonra hastanede açtım gözlerimi. Çok yakınımda bir bomba patlamış. Kendimden geçmişim. Yüzümdeki lekeleri sormuş- tun ya hani? işte, o bombanın etkisiyle oldu. Halil amca devam edecekti ki amcamın sesi duyuldu:

– Vatan, Vatan! Haydi artık, bugünlük bu kadar yeter. Halil amca, titreyen elleriyle saate baktı, sonra bana döndü:

-Amcan haklı, vakit epey ilerlemiş. Benim de kalkmam gerekiyor. Yarın gelirsen devam ederiz. İstemeye istemeye “tamam” dedim. Çay bahçesine döndüm. Bütün öğleden sonrasını amcama yardım ederek geçirdim. Hava çok sıcaktı. Akşama doğru köye her zamankinden daha erken bir vakitte döndük. Sebebini sorduğumda amcam gülerek cevap verdi:

– Köydeki komşularımızdan birinin oğlu yarın askere gidiyor. Bu akşam kınaya çağırmışlar. Bu yüzden erken gidiyoruz.

– Amca, kına neresi?

 – Efendim, anlayamadım.

– Kınaya gideceğiz diyorsun ya kınanın neresi olduğunu soruyorum. Amcam bir an duraksadı, sonra kahkahalarla güldü:

– Sen çok yaşa benim aslan yeğenim! Akşam gittiğimizde göreceksin kınanın neresi olduğunu. Bahçedeki akşam yemeğinde de amcam konuşmalarımızı anlattı ve güldü. Açıkça uzak bir yeri beklerken komşu eve gittiğimizde ve kınanın ne olduğunu öğrendiğimde ben de kendime güldüm. Komşu İbrahim amca evinin önündeki geniş bahçeye bir sürü sıra, sandalye ve masa dizmişti. Ağaçlardan uzattığı kabloyla üç dört noktadan bahçeyi aydınlatmıştı. Zaman geçtikçe kalabalık artıyordu. Ortam çok güzeldi.

Yetişkinler çay içip sohbet ediyorlardı. Küçük çocuklar birbirlerini kovalıyorlardı. Ben de bir köşede kuzenlerimle sohbet ediyordum. Onlara Gazi Halil amcayı anlatıyordum. Birden davul çalmaya başladı, peşinden zurnanın sesi duyuldu. Çalgıcılar ortaya çıkıp çalmaya başladılar. Hemen peşinden bazı abiler kalktılar, el ele tutuştular ve ağır bir oyuna başladılar. Müziğin ritmine uygun bir şekilde, çok güzel oynuyorlardı. Kuzenim Buğra’ya sordum:

 – Bu ne oyunu böyle?

– Bu oyunu bilmiyor musun, hiç görmedin mi?

-İlk defa görüyorum.

– Buna Yörük halayı derler. Burada herkes bu oyunu bilir ve oynar.

– Sen de biliyor musun oynamayı?

– Elbette biliyorum. Bu oyun bizim milli oyunumuzdur. Açıkçası kuzenimden utanmıştım. Yöremize ait çok güzel bir halayı ilk kez görüyordum. Yurt dışında yaşarken neler kaçırdığımızı düşünürken kuzenim seslendi:

– Bak, Rıza amca da halaya katıldı. Evet, babam da halaydaydı ve çok güzel oynuyordu. Bir müddet halay bu şekilde devam ettikten sonra bazıları halaydan ayrılıp yöresel figürler sergilediler. Hepsi inanılmaz güzeldi. Halayın bitmesiyle birlikte müziğin ritmi değişti. Lambalar söndü. Bazı gençlerin elinde maytaplar ve mumlar vardı. Karşılıklı sıra oldular. Ağır ritimde oyun devam ediyordu. O kadar ahenkliydiler ki sanki karanlığın içinde bir Işık söylediler.

Sonunda askere gidecek olan Enes abi yöresel kıyafetler içinde ışıklı yolun içinden geçti ve ortadaki sandalyede oturdu. Hiçbir şeyi bu kadar heyecanla ve zevkle seyrettiğimi hatırlamıyorum. Annesi ve babası geldiler. Enes abi ikisinin de elini öptü. Onlar da Enes abinin önce yüzünü öpüp başını okşadılar. Sonra avuçlarına ve saçının bir kısmına kına sürdüler. Ellerini kaldırdıklarında dua ettiklerini anladım ama bir şey duyamadım. Enes abiyi içeri alırlarken müzik tekrar halay havasına döndü. Geç saatlerde eve döndük. Hala seyrettiklerimin etkisindeydim. Fırsatını bulunca de- deme sordum:

– Efendim! – Bir şey sorabilir miyim?

 – Sor bakalım.

– Biliyorum, bu bir gelenek ancak bir anlam veremedim. Askere gidecek olan Enes abinin ellerine ve saçına niçin kına sürüldü? Dedem bir an kendi avuçlarına baktı, sonra bana döndü ve anlatmaya başladı: – Evet, benim aslanım. Çok güzel bir soru sordun. Şimdi beni çok dikkatli dinlemeni istiyorum. Bizim kültürümüzde kına üç durumda yakılır ve üçünde de gerektiği takdirde kurban olmanın mesajı verilir.

-Kurban olmak mi? – Evet, kurban olmak. Peki kime niçin kına yaktır? Kurbanlık koça kına yakılır, Allah’a kurban olsun, diye. Evlenen genç kıza kına yakılır, evine, eşine, çocuklarına kurban olsun, diye. Askere giden gence kına yakılır, kesine, vatanına kurban olsun, diye. Bu yüzden de askere g den gençlere kınalı kuzular denir. İşte böyle delikanlı, şimdi anladın mı kınanın anlamını ve önemini?

– Evet dedeciğim anladım, çok teşekkür ederim. Odama çekilirken dedemin yine avuç içlerine baktığını gördüğümde artık niçin baktığını biliyordum. O gece rüyamda Gazi Halil amcayı gördüm. Sahil boyunca binlerce mum ışığının arasında ilerliyordu ve çok gençti. Mumları tutanlar çok farklı kıyafetlerde askerlerdi ve hepsi yaralıydı. Yüzlerinde bir gülümseme ve mutluluk ifadesi vardı. Kesinlikle mutsuz veya acı çekiyor gibi görünmüyorlardı. Uzun, çok uzun bir çizgi halindeydiler ve ışık çizgisinin sonunda çok büyük bir ışık kaynağı vardı.

Halil amca da oraya doğru ilerliyordu. Ona yetişmek için koşmaya çalıştım ama yapamadım. Tam seslenecektim ki bir serinlik duydum, ürperdim. Sert bir cam kırılması sesiyle uyandım. Odam karanlıktı. Bir süre şaşkın şaşkın yatağın içinde oturdum. Aklım başıma gelince dışarıda fırtına ve yağmur olduğunu anladım. Odanın küçük penceresi sert bir rüzgârla pervaza çarpmış ve kırılmıştı. İçerisi oldukça serinlemişti. Kakıp cami kapattın. Kırılan yerin önüne battaniye koydum. Tekrar uyumuşum.

Sabahleyin kalkığımda önce dışarıya baktım. Yağmur devam ediyordu. Geldiğimden beri ilk kez böyle bir havayla karşılaşmıştım. Kahvaltıdan sonra evdekilerde bir hazırlık bağladı, önce önemsemedim. Fa kat daha sonra bu hazırlık ipi daha ciddi boyutlara ulaşınca.

– Ne var, ne oluyor? Bunlar neyin hazırlığı?

– Ne olacak, yaylaya çıkacağız.

– Ne yapacağız orada? Kuzenim bir süre garip garip yüzüme baktı. Sonra açık.

 – Vatan, neyi merak ediyorum, biliyor musun?

 – Neyi?

 – Acaba diyorum, sen Avrupa’dan değil de aydan gelmiş olmayasın?

– Kına gecesi, yaylaya çıkmak, halay çekmek gibi faaliyetiler tamamen kütürtümüzle yoğrulmuş işlerdir. Senin bunları bilmemen pek normal değil. Evet, biliyorum. Uzaklarda yaşamak bende büyük eksiklikler oluşturmuş, bunun farkındayım. Ama en azından bu eksikliklerimi gidermeye çalışıyorum, öyle değil mi?

– Peki, o zaman sana yardımcı olayım.

Yazın havalar Sıcak olduğu için insanlar daha serin yerlere geçici olarak göç ederler. Şehirlere ve ovalara göre yaylalar daha serin olur. Eskiden büyüklerimiz tamamen konargöçer yaşarlarmış. Kışı Mersin’de geçirip yazın yaylaya çıkarlarmış. Bu onların yaşam biçimiymiş. Şimdi bizler ise aşırı sıcaklarda bazen yaylaya çıkıp birkaç gün kalıp hemen dönüyoruz. Bizim şimdiki düzenimiz bu şekilde.

– Yazlık gibi yani. Evet anladım, teşekkür ederim. Birden halamın sesini duyduk:

– Haydi bakalım, herkes sofraya. Acele edin, yola çıkacağız. Hava, yağmurlu olduğu için kahvaltımızı terasta yaptık. Kahvaltıdan sonra yine herkes bir koşuşturmacanın içine girdi. Ben bir kenarda boş boş bahçeye bakıyordum. Bir- den Gazi Halil amcayı hatırladım. Hemen Cengiz amcamın yanına koştum.

 – Cengiz amca!

– Efendim.

 – Bugün ilçeye gitmeyecek misin?

– Hayır, yaylaya çıkmak istiyorum.

 – Peki, çay bahçesi müşterileri?

– Havayı görmüyor musun? Bugün pek iş olmaz. Olsa da elemanlar halleder nasıl olsa. Üstelik senin yaylayı ve yayla hayatını da görmeni istiyorum.

 – Ama şey?.

– Ne var?

 – Bugün Gazi Halil amca bana hatıralarını anlatacaktı.

 – Burada hava böyleyse şimdi sahil bölgesinde kıyamet kopuyordur. İstesen de bu havada sahile inemezsin zaten. Daha fazla bir şey söyleyemedim. Bir suçluluk duygusuyla birlikte yol hazırlıklarını izledim. Bir saat içinde tüm hazırlıklar sona erdi. Amcam bir minibüs kiralamıştı. Araç gelince önce eşyaları yerleştirdik, sonra biz bindik. Herkes binince arabamız hareket etti. Önce köyün arka tarafına gittik. Oradan da dağlara doğru uzanan yolu takip ettik. Bir süre sonra ana yolu bırakıp şoseye çıktık.

Yarım saat boyunca virajları geçip yokuş yukarı çıktık. Her taraf yeşil makilik alanlardan oluşuyordu. Arada bir heybetli çam ve çınar ağaçlarının kümeleri de karşımıza çıkıyordu. Nihayet düz bir alana çıktığımızda bizi yayla evleri karşıladı ilk olarak. Yemyeşil yayla ve rengârenk evler adeta bir tablo gibi görünüyordu. Masmavi gök sanki yerle bütünleşmişti. Manzara beni büyülemişti. İki katlı bir evin önünde durduğumuzda ben hala manzarayı seyrediyordum.

Araçtan indiğimde yüzüme vuran serinlik beni şaşırttı. Bizimkiler eşyalarla uğraşırken ben kız kardeşlerimle beraber çevreyi tanıma gezisine çıkmıştım bile. Hava çok serindi. Yemyeşil otlakların yanı sıra ağaç kümeleri de vardı etrafta. Daha yukarılara çıktığımızda ise siyah, kahverengi kıl çadırlarını gördük. Hayatımda ilk defa böyle bir şey görüyordum. Bir süre uzaktan baktık.

Çadırın yanına gitmeye can atıyordum ama yabancısı olduğumuz bu yerlerde bunun pek doğru olmayacağını da biliyordum, Tekrar eve döndük. Bana ve kuzenlerime çatı kalında yer hazırlanmıştı. Bir süre dinlendik. Daha odadaydık ki amcamın sesini duyduk. Bizi aşağıya çağırıyordu. Hemen yanına gittik.

– Çocuklar, ben çobanların yanına gideceğim.

Gelmek isteyen var mi? İstemez olur muyduk? Hepimiz istiyorduk. Hemen yola çıktık. Yaylanın daha yüksek kesimlerine çıkıyorduk. Kil çadırlarının yanından geçerken amcamın çadırdakilerle selamlaştığını görünce sordum:

– Amca, bunlar kim?

– Vatan, bunlar gerçek konargöçerlerdir. Biz arada bir gelip birkaç gün kalıyoruz. Bu göçebeler burada aylarca kalıyorlar, kışa doğru ise asıl yerlerine, yurtlarına dönüyorlar.

– Niçin evlerde değil de çadırda kalıyorlar?

– Göçebenin evi olmaz. Göçebenin evi sırtında olmalı, derler.

– Bunların yaşantısı çok ilginç olmalı. Amcam bir an bana baktı:

 – Eğer istersen dönüşte seni yanlarına bırakırız. Birkaç saat takılırsın onlarla.

-Çok isterim amca.

– Tamam, anlaştık. Yürüye yürüye yokuş yukarı çıkmak gerçekten yorucu bir işmiş. Yarım saatlik yürüyüşte inanılmaz ölçüde yorulmuştum. İlginç olan ise amcamda ve kuzenlerimde bir günlük belirtisi yoktu. “Herhâlde şartlara alışma ile ilgili” diye düşündüm. Çobanların yanına ulaştığımızda artık ben bitmiştim. Kendimi bir kenara attım. Derin nefesler alarak gökyüzüne bakıyordum.

Elimi uzatırsam dokunacakmışım gibi gök yakın görünüyordu. Alıp verdiğim her derin nefeste biraz daha hafiflediğimi hissediyordum. Öyle ki uzandığım yerden doğrulduğumda yeşilliklerin içinde sebepsiz yere koşmaya ve avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Bu ne kadar sürdü, bilmiyorum. Soluklanmak için durduğumda otlakları geçip kayalıklara ulaştığımı fark ettim.

Çoban köpekleri etrafımda dolaşıyordu. Amcamların yanına döndüğümde bana güldüler. Çobanlarla tanıştım. Koyunları ve keçileri sevdim. Öylece vakit geçti. Dönüşümüzde göçebelere uğradık. Bize yayık ayranı İkram ettiler. Son derece lezzetli ve ferahlatıcıydı. Benim için amcam izin istediğinde hemen kabul ettiler.

Amcamlar giderken ev sahibi Ömer amca bana kıl çadırını anlatı- yordu. Sıcağa ve soğuğa, yağmura karşı ne kadar sağlam ve korunaklı olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım. Sonra Nazlı teyze bana peyniri, tereyağını nasıl oldu ettiklerini tek tek gösterdi. Yayığı sallamak çok zevkli işti. Keçiyi sağma- ya çalışırken gömleğime ve pantolonuma süt bulaştırınca Nazlı teyze bana büyük oğlunun kıyafetlerinden getirdi

Acıktığımda ise bir kase yoğurt ile küçük bir petek yayla balı ikram ettiler. O lezzeti ömür boyu unutamayacağımı biliyorum. Akşam üzeri ailenin gençleri çadıra gelince hepsiyle tek tek tanıştım. Mustafa abinin üniversitede okuduğunu öğrenince çok şaşırdım. Bana okulunu çok sevdiğini ama konar göçer yayla hayatından da hiçbir zaman vazgeçemeyeceğini söyledi. “Peki sizin eviniz yok mu?” diye saf bir soru sorunca Ömer amca soruma soruyla cevap verdi:

– Sen burayı bir ev olarak kabul etmiyor musun? Bizim çadırımızın diğer evlerden bir eksiği mi var?

– Yani, ne bileyim.

– Bak Vatan, yaşam şekli kültüre ve alışkanlıkla ilgilidir. Elbette bizim de ilçe merkezinde bir evimiz var. Ama ömrü yaylalarda ve çadırlarda geçmiş bir insan olarak ben ilçedeki evimde kalınca sanki baskı altındaymışım gibi hissediyorum. Bizim çadırımızda geceyi geçirip de uyuyamayan misafirlerimiz oldu.

Neden uyuyamadılar, ortama alışık olmadıkları için. Mesela sen kalabilir misin burada?

– Ben mi, bilmem.

-O zaman bu gece misafirimiz ol, bakalım uyuyabilecek misin? Ne dersin?

– Ben isterim ama aileme haber vermem gerekli.

– Merak etme, o iş kolay. Mustafa abin haber verir.

– Burada telefon çek

– Burada değil, daha yukarıda. Mustafa abi çadıra yakın bir tepeye çıktı. Orada tele fonla konuştuğunu görebiliyordum. Sonra el sallayıp ben yanına çağırdığını fark ettim. Koşa koşa yanına gittim. Telefonu bana uzattı:

– Cengiz amca, seninle konuşmak istiyor.

– Alo, efendim amca. Evet, kalmak istiyorum ama izniniz olursa. Babama sorabilir misin? Öyle mi,  tamam. Yarın görüşürüz. Çadıra dönerken amcamın beni ne kadar iyi tanıdığın düşünüyordum. Burada kalmak isteyeceğimi tahmin etmiş ve babamdan izin almıştı bile.

Karanlık bastırınca çadırın önüne bir ışıldak astılar. Minderlerde oturduk. Ömer amca yıllar öncesinin konargöçerlerini anlattı. Mustafa abi saz çaldı, türküler söyledi. Bazen ona eşlik etmeye çalıştım. Nazlı teyze bizlere taze süt ikram etti. Ateşin üstüne bir kapta bir şey koydu. Biraz sonra inanılmaz bir koku etrafı kapladı. Sordum:

– Teyze, bu ne kokusu? – Peynir kızartıyorum, onun kokusu. – Peynir kızartılır mı hiç?

– Hele sen bir parça ye. Sonra karar ver, kızartılıp kızartılmayacağına. Gerçekten bir parça ikram ettiğinde önce çekinerek tadına baktım. Sonra hepsini ağzıma attım.

Teyze, böyle bir lezzet olamaz. Anneme söyleyeceğim bize de yapsın.

 – Yapmasına yapsın da taze peyniri şehirde bulmak zor.

– Taze peynir olmazsa olmaz mı? Olur da bu lezzeti verir mi, bilmem.

 -Olsun ben anneme söyleyeceğim. Tamam, yarın annene söylersin. Şimdi istediğin kadar ye. Geç saatlerde çadırın içine geçtik. Mum ışığında sohbetler devam ediyordu. Benim de göz kapaklarım yavaş yavaş ağırlaşmaya başlamıştı.

Ne zaman kendimden geçmişim en ufak bir fikrim yok. Çok derin bir uykuya dalmışım. Gözümü açtığımda hava aydınlanmıştı. Çadırın dışından çıngırak seslerine karışmış köpek havlamaları ve koyun melemeleri geliyordu. Üstüme battaniyeye benzettiğim bir örtü örtmüşler. Yavaş yavaş yerimden doğruldum.

Dışarı çıktığımda Nazlı teyzeyi yine bir şeylerle uğraşırken budum. Yanına gittim. Sac ekmeği yapıyordu. Beni görünce taze ekmeğin içine tereyağı sürdü. Üstüne çökelek koyup bana ikram etti. Yanında da taze  süt. Tabi çok lezzetli olduğunu söylememe gerek yok. Kaldığım süre içinde şunu gözlemlemiştim:

-Yaylada kimse boş kalmıyor, herkes bir şekilde çalışıyordu. Bir süre daha oyalandıktan sonra Ömer amca ve ailesine veda ettim. Nazlı teyze beni yanına çağırdı:

– Evladım, yaylada kaldığın sürece istediğin zaman ziyaretimize gelebilir, misafirimiz olabilirsin.

-Çok teşekkür ederim teyzeciğim.

 – Çam sakızı çoban armağanı şu hediyemizi kabul eder misin?

 – Hiç gereği yok, teyzeciğim. Zaten yeterince rahatsızlık verdim.

– Bak evladım, bizim kültürümüzde misafir hiçbir zaman yük olmaz, zahmet vermez. Bu bir. Biz hiçbir zaman misafirimizi eli boş göndermeyiz, bu da iki.

– Anladım teyze, her şey için teşekkür ederim. Eve döndüğümde anneme Nazlı teyzeyi anlattım. Elime tutuşturduğu hediyeyi açtık. El örgüsü bir tiftik eldivenle karşılaştım. O anki minnettarlığımı anlatacak bir söz bulamam. Ertesi gün minibüs geldi.

Tekrar toparlandık ve eve döndük. Sanırım yayla havası beni çarpmıştı. Kendimi yorgun ve halsiz hissediyordum. İki gün hiçbir şey yapmadan dinlendim, gücümü topladım. Sonunda kendimi tam olarak iyi hissettiğimde akşamdan Cengiz amcaya hatırlattım:

– Amca! – Efendim? – Yarın sabah ben de seninle ilçeye gelmek istiyorum.

– Gazi Halil için geliyorsun, değil mi?

– Evet, onu çok ihmal ettim. Yarın görmek istiyorum.

– Tamam yarın beraber gideriz. Ertesi sabah amcamın arabasıyla Erdemli yo gittik. Bir süre çay bahçesinin düzenine yardım ettikten sonra amcamdan izin alıp sahile indim. Kimse yoktu. İki defa baştan sona gidip geldim. Sonra her zaman oturduğumuz banka geçip oturdum, beklemeye başladım. Dakikalar geçiyor ama kimse gelmiyordu. Epey bir zaman geçti. Dalgın dalgın denize bakıyordum. Yine bir el omzuma dokundu. Sevinçle döndüm:

 – Gazi amca! Değildi. Cengiz amcam karşımdaydı. Hayal kırıklığıyla yerime oturdum: – Amca, sen miydin? Amcam üzgün görünüyordu:

-Gazi Halil gelmeyecek Vatan. Amcamın gözlerinin içine baktım:

 – Niçin gelmeyecekmiş? O her zaman gelip burada nöbet tutuyor. Amcam sıkıntılı bir şekilde geldi, yanıma oturdu:

– Biliyorum nöbet tuttuğunu. Ama artık gelecek durum- da değilmiş, ben de yeni öğrendim.

– Ne demek istiyorsun amca?

– Fırtınanın olduğu gün gelmiş, saatlerce beklemiş.

Gitmiş ama ertesi gün gelmemiş. Bir sonraki gün de gelmeyince gidip durumunu kontrol etmişler. Zatürre olmuş, evinde yorgan döşek yatıyormuş. Zaten tek başına yaşadığı için durumu çok kötüymüş. Hastaneye kaldırmışlar, durumu kötü olduğu için oradan da Mersin’e sevk etmişler. Amcamı dinlerken boğazımın düğümlendiğini, gözlerimin dolduğunu hissettim. Yüzümde bir sıcaklık yayılmaya başladı. Cengiz amcam benim o halimi görünce şu teklifte:

 – Senin Gazi Halil’i ne kadar sevdiğini biliyorum. İstersen Mersin’e gidip kendisini ziyaret edelim.

– Çok isterim amca, haydi gidelim.

– Tamam, anlaştık. Ben eve ve çay bahçesine haber vereyim, sonra yola çıkarız. Yirmi dakika sonra yoldaydık. Başka zaman olsa yol boyunca her yeri görmeye çalışırdım. Şimdi ise denize sabitlenmiştim. Hiçbir şey konuşmadık, sadece sustuk. Daha önce Mersin’e hiç gelmemiştim. Açıkçası bu kadar güzel ve modern bir şehir beklemiyordum. Spor komplekslerinin, sosyal tesislerin, yeşil alanların sayısı çok fazlaydı. Mersin Limanı büyüklüğüyle ve hareketliliğiyle beni şaşırttı. Amcam, ortalığa ilgiyle baktığımı görünce :

– Mersin Limanı ülkemizin sayılı limanlarından biridir. Çok büyük ve çok önemlidir.

– Çok güzel ve büyük bir liman, gurur duydum.

Hastaneye geldiğimizde Halil amcanın odasını öğrendik. Ziyaretçi saatiyle birlikte odasına girdik. Yüzü çok solgundu. Bitkin görünüyordu. Sadece gözlerindeki sert ifade hiç değişmemişti. Kolunda serum takılıydı. Yavaşça yaklaşıp elini avuçlarımın içine aldım. Gözlerini araladı, bana baktı. Sesi ancak duyuluyordu:

– İnsan arkadaşını yalnız bırakır mı nöbetinde?

– Ben çok üzgünüm. Özür dilerim.

– Özür dileyecek bir şey yok Vatan, ben sana takılıyorum.

– Bir şeye ihtiyacınız var mı? – Teşekkür ederim Vatan, hiçbir şeye ihtiyacım yok. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Bir süre sessiz kaldım. Bir süre bana baktı, sonra konuşmaya başladı:

– Savaş bitmişti. Tedavim tamamlandıktan sonra memleketime dönmeyi düşündüm. Ama silah arkadaşlarım her defasında rüyama geldiler. Mersin’den ayrılırsam onlara ihanet etmiş gibi hissederdim kendimi. Çünkü yıllar önce burada ilk kez toplanmış, gönül ve kader birliği etmiştik; ölüme omuz omuza, el ele buradan yürümüştük. İşte bu nedenle buralardan ayrılamadım. Gazi amca derin bir nefes aldı verdi, yorulmuştu:

– Dinlenin biraz, sonra anlatırsınız. Buruk bir şekilde gülümsedi:

– Bazı şeylerin sonrası olmaz delikanlı, bırak anlatayım. Evet, Erdemli ye yerleştim. Her gün silah arkadaşımızla, yaşadıklarımızı, konuşmalarımızı düşündüm. Onlar şehit olarak orada nöbet tutuyorlardı. Ben de yaşayan biri olarak burada nöbetteydim. Ve söz verdiğim gibi nöbetimi hiç aksatmadım, nöbet yerimi hiç terk etmedim. Çok yorulmuştu, bir şey söyleyecek oldum. Eliyle durdurdu beni:

– Ömrüm boyunca onları özledim ve nöbetimi tuttum. Benim gibi bir adamın evliliği olmazdı. Çünkü bizler vatanımıza sevdalıyız. Arkadaşlarım şehit olduğunda hepsi bekardı. İşte bu yüzden hiç evlenmedim. Şimdi delikanlı, sana bir şey vermek istiyorum. Bunu hep saklayacaksın. Böylelikle ben ve benim gibiler unutulmayacak. Titreyen elleriyle yastığın altından parlak bir şey çıkardı. Bu zafer madalyasıydı. İtiraz ettim:

– Ama efendim, bu sizin zafer madalyanız. Yine acı acı gülümseyip yüzündeki lekeleri gösterdi:

– Ben zaten zafer madalyamı yıllardır şerefle yüzümde taşıyorum, buna ihtiyacım yok. Çekinerek madalyayı aldım.

Gazi amca bir an Cengiz amcamla göz göze geldi. Sonra konuştu:

– Haydi bakalım, yoruldum. Artık gidin. Dinlenmek istiyorum. Amcam hiç itiraz etmeden “tamam” dedi ve beni dışarı çıkardı. Yine hiç konuşmadan ilçeye döndük. Bir hafta sonra da tatilimiz bitti, Avrupa’ya döndük. Bir gün kuzenimin yazdığı mektupta Gazi Halil amcanın vefatını öğrendim. Çok sakin bir cenaze merasimi olmuş. Kendimi tutamadım, ağladım. O günden beri ne zaman denize baksam çığlık atan, düşmana koşan, yürekli askerler görür gibi olurum. Mas mavi denizin içinde yemyeşil bir ışık seli gibi.

Ders Verici HikayelerDede Korkut Hikayeleri8 Yaş Masalları


Benzer İçerikler

Tom ve Jerry Fındıkkıran Masalı
Tom ve Jerry Fındıkkıran Hikayesi
Hazine Sandığı
Hazine Sandığı Hikayesi
Ayakkabıcı ve Küçük Cinler Masalı
Cüceler ve Ayakkabıcı Hikayesi
Prenses Ve Bezelye Tanesi Masalı
Prenses Ve Bezelye Tanesi Hikayesi

Yorumlar

  1. lağn says:

    çok güzel ama uzun

  2. Esoo says:

    Hikayeyi çok beğendim yazanın eline sağlık çok güzel anlatmış 🥺eski zamanlari özlediğimi bir kere daha anladım.Akdeniz insanı gerçekten de tam da burada anlatılan gibidir. Eksiği var fazlası yok.👍😊

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.