Güzel Ülkem Hikayesi

Güzel Ülkem

Abone Ol google news
Güzel Ülkem Masalı
Güzel Ülkem Masalı

Ülkemizin Güzel Kültürü Masalı

Bir haftayı daha tamamlamıştık. Cuma günü, okulun son dersindeydik. Bugünlük ders bu kadar arkadaşlar. Bu hafta çok yorulduk değil mi? Zilin çalmasına az kaldı, toparlanmadan önce beni dinleyin. Folklor için ekip kuracağız. Kimler katılmak ister? -Ben varım! Ben de varım!

– Ben de.

-Ben de! Sınıf birdenbire karıştı. Folklora ne kadar düşkünmüşüz meğer. Yorgunluğumuz bir anda gitti, her- kes ekibe seçilmek için çırpınıyor.

– Bakın, iyi düşünün, Zor çalışmalar olacak. Mahalledeki oyunlarınızı bırakıp folklorla uğraşmanız gerekecek. Eve yorgun döneceksiniz. Ben hepsine razıyım öğretmenim, dedi Leyla.

– Leyla varsa ben de varım, dedi Elif. Sonra Aykut:

-Öğretmenim, beni en son düşündüğünüzü biliyorum. Ama ben de çok istiyorum.

Sınıfımızda bir tek Deniz, Güzelyalı’da bir ekipte birinci sınıftan beri oynuyordu. İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve Trabzon’a; hatta birkaç ülkeye folklor ekibiyle birlikte gitmişti. Deniz, ekip anılarından, yansımalardan söz ederken ilgiyle dinlerdik. Bir yarışmasına da sınıf olarak destek vermeye gittik. Ne güzel bir geceydi! Rengarenk giysiler, hareketli müzikler… Sınıftan bir ekip kuracaktık demek. Kaçınılacak fırsat değildi bu.

– Folklor nedir, diye sordu öğretmen. Türkan söz aldı:

-Yörelerin halk oyunlarına folklor deniyor. Ege’de zeybek, Karadeniz’de horon, Güneydoğu’da halay gibi… Kendi yörelerinin giysileriyle oynuyorlar. Üzgünüm… Folklor, tam olarak “halk bilimi demek çocuklar… Hayallerinizi yıkmış olacağım, ama benim kastettiğim folklor ekibi, sizin anladığınız ekip değil. Tabii ki yanlış anlayacağınızı bilerek söyledim. Halk bilimi, yeni yeni gelişen bilim dallarından biri.. Bir yörenin; Köyün, şehrin, coğrafi bölgenin, hatta bazen bir ülkenin geleneklerini, alışkanlıklarını inceleyen bir bilim dalıdır.

Gerçekten hayallerimiz yıkıldı. Sınıf olarak ekip çıkarmak, her gün çalışmalar yapmak, özel giysilerle gösterilere çıkmak ne güzel olacaktı. Öğretmenimiz, devam etti:

– Folklor sözcüğünü yanlış bilmiyorsunuz. Türkçedeki anlam olaylarından biri ile karşı karşıyayız. Şimdi açıklayacağım ve hiç unutmayacaksınız. Folklor, yani halk bilimi; bir yörenin dil, giyim, dans, yemek, düğün, eğlence, müzik gibi özeliklerini inceleyen; bu özelliklerle yörenin diğer yörelerden farkını belirlemeye çalışan bir bilim.

Zaman içinde folklor sözcüğü, kendi içeriğindeki ‘dans’ ya da ‘halk oyunu’ anlamında kullanılmaya başlamış. Parça, bütünün tümünü anlatır duruma gelmiş. Türkçede bu duruma ‘anlam daralması’ diyoruz. Türkçemizin böyle hoş sürprizleri var. Şimdi başa dönelim arkadaşlar. Kimler bu ekibin içinde yer almak ister?

Sınıfta az önceki hareketlilikten iz kalmamış. herkes susmuştu. Öğretmenimizin uyardığı gibi, yapılacak iş hiç de kolay değildi. Acaba nereleri araştıracak, kimlerle görüşecek, tüm bunları yazıya nasıl geçirecektik? Hepsi birbirinden zordu. Herkes bunları düşünüyor olmalı ki sınıftan çıt çıkmıyordu.

Hemen korkmayın çocuklar. Söylediğim gibi bu, bir bilim. Tabii ki sizden bir bilim adamı araştırmacılığı beklemiyorum. Folklor, kültür gibi kavramları öğrenebilmemiz için bu ekipteki arkadaşlarımızın araştırmalarını kullanacağız. Konuşacağız, tartışacağız. Ekibin de sınıfın da çok keyif alacağını biliyorum. Gönüllü çıkmadığına göre dört kişilik ekibi ben seçmek istiyorum. Sizi ve ailelerinizi iyi tanıyorum. Görevlerinizi, ekibi belirleyeceğim. Öğretmenimiz, önce görevleri açıkladı.

– Bir semti, bir mahalleyi,bir köyü, İzmir’e belirli bir şehirden gelip eski şehirlerindeki geleneklerini sürdüren özel bir mahalleyi, göçmenlerden oluşan özel bir semti, farklı bölgelerden şehirleri inceleyebiliriz.

İncelediğimiz yörelerin dil farklılıklarını, giyim alışkanlıklarını, folklar oyunlarını, farklı yemeklerini, müzik ve düğün alışkanlıklarını belirgin özellikleriyle tanıyacağız, tanıtacağız. Dört kişilik ekibimiz, yalnızca şehir incelemesi yapacak. Kaygılanmayın, ekipteki arkadaşlar o şehirlere gitmeyecekler, yaşamlarını İzmir’de sürdürenlerle görüşmeleri yeterli olacak.

Sınıftaki diğer arkadaşlar da kendi ailelerinin kültürünü tanıtabilir ya da az önce söylediğim seçeneklerden birini kullanabilirler. Ne kadar güzel bir çalışma! “Nasıl yapacağız?” endişesinden gönüllü çıkmamıştı, ama öğretmenimizin açıklamalarından sonra bana ilgi çekici gelmişti. Farklı insanları tanımak, onlarla kendilerinin farklı özelliklerini konuşmak; yepyeni dünyalara yelken açmak! Televizyonda izlediğimiz belgeseller gibi. Kendi belgeselimizin içinde yer almak öyle cazipti ki!

– Ülkemiz, tam olarak bir folklor cenneti çocuklar. Dünyada farklı kültürleri barındıran nadir ülkelerden biriyiz. Anadolu’nun binlerce yıllık bir var ve bugüne, o günlerden süzüle süzüle öyle çok özellik kalmış ki…

Şehrimiz de Anadolu’dan en çok göç alan kentlerden biri. Anadolu’dan gelen insanlar, kendi kültürlerini İzmir’in binlerce yıllık tarihine ekleyerek yeni bir kültür oluşturmuşlar. Kars’tan Muğla’ya Denizliden Ankara’ya  ülkemizin her şehrinden insan yaşıyor İzmir’de. Ben, üç şehir belirledim. Üçünün de birbirinden çok farklı özellikleri var.

Birinci şehir Trabzon… Kuzeyin ormanları için- de inci gibi bir şehirdir Trabzon. Türkiye’nin her yerine göç veren bir şehir. İzmir’de de çok Trabzonlu var. İkinci şehir Kayseri… İç Anadolu’nun modern şehirlerinden biridir. Kayseri’yi tanıyınca İç Anadolu’yu tanımış oluruz. Üçüncü şehir de Urfa. Türkiye’nin farklı kültürlerini barındıran, ama zamanla kendi kültürüne ulaşmış bir şehridir Urfa. Güneydoğu Anadolu dadır ve binlerce yıllık tarihi içinde barındırır.

-Keşke gidip görebilseydik, çalışmalarımızı orada yapsaydık öğretmenim.

– Keşke böyle bir şey mümkün olabilseydi Songül. Eminim çok güzel olurdu. Kim bilir, belki ileride bir gün yolu bu şehirlere düşen, orada uzun yıllar yaşaması gereken arkadaşlarımız olur. Sizi daha fazla bekletmeden ekip için düşündüğüm arkadaşları açıklayayım. Bu yorucu, ama keyifli bir ödev ve pek çoğunuzun beni dinledikten sonra ekipte yer almak için can attığınızı biliyorum. Hepinizi seçmek isterdim, fakat böyle bir durumda yirmi kişinin yaptığı araştırmayı takip edebilmem çok zor.

Bu yıl, buna benzer ya da farklı etkinliklerimiz olacak, bugün ekibe seçemediğim arkadaşlar da başka ekip çalışmalarında yer alabilirler. Derken zil çaldı. Öğretmenimiz devam etti:

-Ekip için seçtiğim arkadaşlarınız Uru, Deniz, Borfu ve… Bir kişi kaldı. Öğretmenimiz, sonuncuyu söylemiyordu. Normal zamanda zil çalınca kapıya saldıran sınıfta çıt çıkmıyordu.

– Ve….

En çok ben istiyordum. Ne olur benim adımı söylesin…

– Ve… Doğaç!

Benim adımı söyler söylemez çığlık attım. Ekibin içinde ben de vardım. Müthiş bir keyif! Kendi belgeselimizin içinde ben de varım!

– Tekrar hatırlatıyorum, seçilmeyenler üzülmesinler, onlara da sıra gelecek. Şimdi çıkabilirsiniz Ekipteki arkadaşlar biraz daha kalsınlar, onlarla biraz daha konuşmamız gerekecek. Herkese İyi tatiller diliyorum.

Sınıfta öğretmenimizle ekibe seçilen dört arkadaş kalmıştık. Deniz:

-Önce korktum, ama siz açıkladıktan sonra güzel bir çalışma olacağını anladım öğretmenim. Ama biraz zor olmayacak mı? Tabii ki zor olacak, yalnızca zaman açısından. Sizi bilerek seçtim. Hem zaman bulabileceğinizi biliyorum hem de ailelerinizin size bu konuda destek olacaklarını biliyorum. Aileleriniz, Türkiye’nin farklı bölgelerini tanıyan insanlar. Folklorunu öğreneceğimiz şehirlerde ya da yakınlarında yaşamışlar.

– Annem Trabzonlu öğretmenim, dedim. Biliyorum, Doğaç. Denizler, Kayseri’den geldiler. Utku’nun ailesi de İzmir’den önce Gaziantep’teydi, Gaziantep de Urfa’nın komşusu. Ailelerinizin şehirleri tanıması iyi, ancak yalnızca ailelerinizden alacağımız bilgilerle hazırlanmayacağız. Onlar sizin kimlerle görüşmeniz gerektiği konusunda yardımcı olacaklar, sonra da bilgilerinizi değerlendirmenize yardımcı olacaklar. Bunu seve seve yapacaklarını biliyorum. Neler yapacağız öğretmenim, ne kadar zamanımız var, diye sordum.

Hafta sonu bitireceğinizi sanıyorum. Umduğumuz gibi olmazsa birkaç gün daha uzatabiliriz. Neler yapacağız? Folkloru ilgilendiren temel başlıkları öğrendiniz. Şehirlerin yazı dilinden farklı özellikler gösteren konuşma dillerini incelemelisiniz. Bunu ailelerle yüz yüze geleceğiniz için kolaylıkla yaparsınız. Yemek kültürleri nedir, kendi şehirlerinde yaşadıklarında hangi yöresel giysileri giyiyorlar, o yörede oynanan halk oyunları neler; hepsini yüz yüze görüştüğünüzde kendilerinden öğreneceksiniz. Ziyaret edeceğiniz evlerde yöresel müziklerini, danslarını yaşatan insanlara bile rastlayabilirsiniz.

Bugün eve döner dönmez, bu üç şehirle ilgili araştırmalar yapmalısınız. Bu ön hazırlık, size zaman kazandıracak. Neler konuşmanız gerektiği konusuna da ziyaretten önce karar vermiş olacaksınız. Görüşme yapacağınız her yere birlikte gideceksiniz. Eve döndüğünüzde o günün çalışmaları için raporlar düzenlemeli, ertesi gün raporlarınızı birbirinize okuyarak ortak bir sunum çıkarmalısınız. Ses kaydedebilir, kamera kullanabilirsiniz. Bunlardan herhangi biri için önce ailelerden izin almalısınız. Ailelerin fotoğraflarını, kamera kayıtlarını da isteyebilirsiniz. Eminim farklı sürprizler de çıkacak, umduğumuzdan güzel bir çalışma olacaktır.

Güzel Ülkem Hikayesi
Güzel Ülkem Hikayesi

Her şehri yirmi dakikalık bir zaman içinde tanıtacak malzemeler hazırlamalı, bunları konuşmalarınızla tamamlamalısınız. Sizler halk bilimi uzmanı değilsiniz. Bu çalışmanın ve ziyaretlerin ortak sözcüğü “içtenlik”. Sizin bu sözcüğü en iyi biçimde uygulayacak çocuklarım olduğunuzu biliyorum.

– Teşekkür ederiz öğretmenim, dedi Berfu. Öğretmenimiz, Berfu’ya bakıp gülümsedi. Devam etti:

-Birazdan ailelerinizi arayıp size nasıl yardımcı olacakları konusunda onlara bilgi vereceğim. Birbirlerini tanıdıkları için her şey kolay yürüyecek, siz bu akşam araştırmalarınızı yaparken kimleri ziyaret edeceğinizi onlar belirleyecek.

Şimdilik bu kadar arkadaşlar. Bana ihtiyaç duyduğunuzda beni de arayabileceğinizi biliyorsunuz. Neler yapmamız gerektiği konusunda pek çok şey öğrenmiştik. Öğretmenimiz, her zamanki gibi koşulları hazırlayacaktı, biz de araştırmamızı yapacaktık. Önümüzde hem zor hem de keyifli bir süreç vardı. Öğretmenimize veda edip çıktık.

-Hazır göreve eşlik edeceğiz arkadaşlar, dedi Utku. Deniz, karşı çıktı:

– Göreve mi? Bir şey söyleyeyim mi arkadaşlar, Utku gibi bu işe görev gözüyle bakarsak hiç de güzel bir sonuç alamayız.

– Bu da bir görev… Niçin öyle bakmayalım?

– Üstelik hazır diyorum. Zaten güzel bir sonuç çıkacak. Yalnızca görev olduğunu düşünürsek yeterince yaratıcı olamayız diye düşünüyorum. Aslında bunu ödev olarak bile düşünmemeliyiz. Zevkli bir iş bu, değil mi? Öğretmenimizin bizi seçmiş olması bize sorumluluk yüklüyor. Senin söylediğin gibi hazır olduğunu da düşünmüyorum. Öğretmenimizin söyledikleri yalnızca başlangıç. Yapacak öyle çok şey var ki. Deniz’e katılıyorum, dedim. “Önümüzde keşfedilmeyi bekleyen çok güzel şeyler var, bunu hissediyorum.”

-O güzel şeyleri bulmak için ben de sabırsızlanıyorum, dedi Berfu. “Bir an önce başlamak istiyorum.” Trabzon zaten var. Kayseri de, Urfa da… Nesini keşfedeceksiniz ki? Ancak var olanları gösterirsiniz, dedi Utku.

-Her şeyde aceleci olan sen, bu konuda neden bu kadar ilgisiz görünüyorsun, anlamıyorum, dedikten sonra birden heyecanlandı Berfu, devam etti:

“Takım çalışması bu demek ki! Senin sözlerin bende ‘farklı bir şeyler bulmalıyız’ düşüncesini ortaya çıkardı. Evet, yapmamız gereken tam da bu. Trabzon horon demek, hamsi demek… Bunlar bilinen şeyler… Berfu’nun sözlerini ben tamamladım:

-O hâlde bizim işimiz yörelerin bilinme- yen güzelliklerini de aramak olacak!

– Eh, sizin hatırınız için ben de ararım, dedi Utku. Gülüştük. Takım ruhu oluşmaya başlamıştı. Akşam haberleşmek üzere ayrıldık.

Utku’nun söylediklerine canım sıkılmıştı. Konuşmamızın sonu ne kadar iyi bitse de aramızda yapacağımız işin heyecanını hissetmeyen biri vardı işte. Hareketli bir arkadaşımızdı ve bu tür çalışmalarda kendini çalışmaya tümüyle veremezdi. Öğretmenimiz bir şeyler düşünmüş olmalı. Birlikte araştırma yapmaktan, uğraşmaktan keyif alacak üç kişinin yanına Utku’yu rastgele koymuş olamazdı.

Aceleci Utku’nun sınav sonuna kadar beklemeyi bile başaramadığı, bu yüzden çok not kaybettiği düşünülürse ekip çalışması Utku’nun gözünde iyice büyümüş olmalıydı. Araştırmamız, sabırla ve adım adım gidilmesi gereken bir işti. Deniz’den kuşkum yoktu. Sıradan işler yapmayı hiç sevmezdi. Utku’nun aksine, basit bir işe bile farklı renkler katmayı başarırdı. Az önce söyledikleri de insanı heyecanlandıran, ekibi harekete geçirecek sözlerdi. İçinden gelen, samimi sözlerdi. Takım çalışmalarının kendiliğinden lideri olurdu.

Deniz, folklorun yalnızca dans dalıyla uğraşmış olsa da içimizde folklor kavramını en iyi bilen de oydu zaten. Deniz’in eksiği üşengeçliğiydi. Sayısal derslere ilgili olanların hep üşengeç olduğunu söylerler. Nasıl bir bağ var bilmiyorum, ama mantıksız da gelmiyor.

Arkadaşlarına önem veren biri olduğu için bu görevde hiç de üşengeç davranacağını sanmıyorum. Berfu, Deniz’in sözünü ettiği yaratıcılığı Deniz’le birlikte tamamlayacak bir arkadaşımızdı. Onun hayal gücüne bayılırdık. Durup dururken bir öykü anlatmaya başlar, olayı o anda bulmuştur. Sözünü şamataya getirip kesmezseniz dakikalarca öyküsüne devam edebilir.

Cümleleri her zaman çok güzeldir. Görüşme yapacağımız insanlarla en çok konuşan Berfu olacaktır. Ben ne yapacağım? Berfu ya da Deniz kadar olmasa da bazen yaratıcı fikirler bulduğum olur. Umarım bu çalışmada daha sık olur. Gördüklerimi yazmakta sıkıntı çekmeyeceğimi biliyorum, ama görme konusunda biraz daha dikkatli olmam gerekecek. Büyük olasılıkla Deniz’le Berfu’nun fikirlerini uygulamak bana düşecek. El becerileri konusunda iyiyim çünkü. Öğretmenimiz folklorun ne olduğunu açıklar açıklamaz “kendi belgeselimin içinde olmayı” düşlemiştim. Kendi belgeselimin içinde olmak!. Ne kadar farklı, ne kadar heyecan verici…

– Hoş geldin Doğaç, dedi annem. Ekibi düşünürken eve girdiğimin farkında olmamışım.

-Merhaba anne. Güzel haberlerim var. Biliyorum, konuşuruz şimdi.

– Öğretmenimiz aradı demek. Ne çabuk? Evet, aradı. Toplantıda söz etmişti zaten, şaşırmadım.

– Aaa! Seçileceğimi biliyor muydun? Tam alarak değil tabi, Öğretmeninin tilmizliğini bilirsin. Birlikte çalışacaksınız, birlikte bir yerlere gideceksiniz. Öğretmen bunun için benimle birlikte birkaç veliye sorup bizden izin almıştı. Pek çok veli kabul etmişti, demek sen de seçildin.

-Evet, seçildim.

-Öğretmenin az önce aradı. Şehirleri söyledi, size nasıl yardım edebileceğimiz konusunda fikir verdi.

– Neler söyledi anne?

– Çalışmalar başlayınca görürsün. Şimdi senin bir ön araştırma yapman gerekiyor sanırım. Benim de diğer çocukların aileleriyle konuşmam gerekiyor. Yemeğe kadar araştırmanı bitirirsen yemekten sonra neler yapabileceğimizi tasarlamaya başlarız.

– Anlaştık.

Üzerimdekileri çıkarmadan hemen bilgisayarın başına geçtim. Şehirleri çok merak ediyorum. Önce bilgisayar, sonra babamın kitaplığı.

Trabzon, annemin büyüdüğü yerdi. Aile büyükleri orada, Vakfıkebir ilçesinde yaşıyorlardı. Bildiğim şehirden başlayınca bir fikir edinebileceğimi düşündüm. Trabzon’la başladım. Sayfaları karıştırdıkça çok farklı bilgilere rastladım. Trabzon’un bilmediğim ne kadar farklı özellikleri varmış.Fiziki yapısı İzmir’e benziyordu. Deniz kenarında olmasının dışında düzlük alan o kadar azdı ki… Trabzon’un fındık toplama mevsimi yaz sonuydu.

Tatil dönüşlerimize rastlar, bazen biz de fındık toplamaya yardım ederdik. Fındık ağaçları, bayırdan aşağıya serpiştirilmişti. Aynı kökten, eğime rağmen gökyüzüne dik uzanan fındık dalları… Dallarda, üzüm salkımı gibi tutam tutam fındıklar günler süren çalışmanın ardından toplanır, yeşil dış kabuklarından ayrıldıktan sonra kurumaya bırakılırdı. Küçüklerin yapabileceği bir iş değildi. Abimle ben fındığın alt dallarından toplayabildiğimiz fındıkların çoğunu yer, annemin “Fazla yemeyin, midenizi bozarsınız.” uyarılarına kulak asmaz, acısına da katlanırdık. Fındıklığın hemen yanında, kocaman bir orman vardı. Yanımızda büyük biri olmadan ormana girmemiz kesinlikle yasaktı.

Güzel Ülkem
Güzel Ülkem

Büyük büyük yapraklı otlanın arasında güçlükle ilerlerdik. Yüksek ağaçların gövdeleri sarmaşıklarla sanılmıştı. Orman o kadar sıktı ki yaprakların arasından sızan güneş, ormanın içini aydınlatmaya yetmezdi. Fındıklığın başladığı yerde lahana bahçesi vardı. Bildiğimiz beyaz lahana değildi Trabzon’un lahanası. Parlak ve büyük yapraklı, koyu yeşil bir bitki… Vakfıkebir’de lahana sarmasını büyük annemden daha güzel yapan kimse yokmuş. Yiyenler, öyle söylerlerdi.

Zamanla, büyük annemin daha çok lahana sarması hazırlaması için böyle söylediklerini anlayacaktım; ama büyük annemin sarması, benim için hep en iyi kaldı. Hamsi, bizimkiler için balık değil başka bir şeydi. “Balık dokunuyor, yemeyeceğim.” diyen birine, “Hamsi balık değil ki!” diye karşılık verirlerdi. Büyük annemlerin evinde tüm çocuklar, torunlar toplandığında birkaç kez mutlaka hamsi partileri olurdu. Koca teneke kutularda hamsiler getirilir, el birliğiyle temizlenir, mangallar yakılır; orman kokusuyla hamsi kokusunun karıştığı ortamda herkes birkaç ay sonra özlemle anacağı günleri yaşardı.

Bunca özelliğini bildiğim Trabzon, şimdi önümde bambaşka bir şehir gibi duruyordu, Tarihi boyunca o kadar farklı kültürlere kaynaklık etmişti ki.. Kafkaslardan gelenler, Rusya’dan gelenler, Rumlar, Çepni adında bir Türk boyunun yüzyıllarca geleneklerini yitirmeden orada yaşaması, sonra da Lazlar…

Tabii tüm bunlar sakince gerçekleşmemiş, Trabzon’a her gelen çatışmalara neden olmuştu. Ancak Cumhuriyet’ten sonra Trabzon bugünkü kültürel yapısına kavuşmuştu. Büyükannemin, büyükbabamın birkaç kuşak büyüklerinin hangi güçlüklerle yaşadıklarını tahmin edebiliyordum. Öğretmenimiz, bu çeşitlik için Trabzon’u seçmiş olmalıydı.

Fındık, lahana, hamsinin onlarca farklı millet tarafından aynı toprakta tanındığını, işlendiğini, yendiğini bilmek ne kadar ilginçti aslında. Trabzon’un turistik bölgelerine göz gezdirdim. Notlar aldım, fotoğraflar kaydettim. Dağların zirvesinde kayalara oyulmuş Sümela Manastırı, müthiş manzaralı Uzun göl… Çok da yabancı olmadığım müzik aletlerine, danslarına baktım. Kemençe, Karadeniz’in bağlamasıydı. Sonra Vakfıkebir’de “dankiyo” adı verilen tulum… Horonu, Trabzon’un Faroz adında bir mahallesinde ortaya çıkmış “kolbastı” oyunları…

Fotoğrafların, resimlerin, bilgilerin arasında kendimi kaybetmişken içeri annem girdi:

– Nasıl gidiyor oğulcuğum? İnanılmaz! dedim. “İyi bildiğimi zannettiğim Trabzon hakkında bile bu kadar çok şey öğrenmişken… Diğerleri herhâlde beni daha da şaşırtacak.”

-Trabzon’dan mı başladın?

– Evet.. Trabzon hakkında ne kadar az bilgim varmış anne. dedim. Annem gülümsedi:

-Bilginin sınırı yok ki oğlum. Benim de bilmediğim çok şey olduğuna eminim. Seni meşgul etmeyeyim, yemek birazdan hazır olur, diyerek çıktı. Ben de ikinci şehri araştırmaya başladım. Urfa ile devam edecektim. Bu şehir hakkında bildiklerim o kadar sınırlıydı ki… Urfa, Güneydoğu Anadolu’nun binlerce yıllık şehirlerinden biriydi. Trabzon’un yağmurlu havasının, ormanlarının aksine toprağın hakim olduğu bir şehirdi. Burada da binlerce yıldır pek çok ulus hüküm sürmüştü. Bu kadar kırsal  bir şehrin bunca yıllık bir geçmişe sahip olması beni şaşırtmıştı. Tarih bilgilerine dalınca nedenini anladım. İpek yolu, Baharat Yolu, Kral Yolu Urfa üzerin- den geçiyordu. Urfa’nın “Balıklı gölü, “Halepli Bahçe Mozaikleri” şehre gizemli bir hava veriyordu.

Suriye, Türkiye’nin en uzun sınır komşusuydu ve Urfa, bu sınır üzerine kurulmuştu. Okuduklarım, fotoğraflar; içimde mutlaka Urfa’yı görme isteği uyandırdı 1984’te, Urfalıların Kurtuluş Savaşındaki mücadelesi için şehre “Şanlıurfa” adı verilmiş. Ne büyük bir onur! Urfa, bereketli Harran Ovası içinde kalıyor. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun ekonomisini güçlendirmek için GAP diye bilinen Güneydoğu Anadolu Projesi’nin merkezi de Urfa’ymış.

Bu proje içinde en önemlisi Atatürk Barajıymış. Çok büyük bir barajmış bu. Ama üzücü bir şey de öğrendim. Binlerce yıl öncesinden kalan antik kentler, bölgenin ünlü mozaikleriyle birlikte baraj altında kalacakmış. Bir yandan barajı yapmaya çalışıyorlar, bir yandan baraj içinde kalan dünya miraslarını başka bölgelere aktarmaya çalışıyorlar. Merkezde Urfa Kalesi, şehre hakim bir tepeye kurulmuş. Kalede, efsanelere konu olan bir gizli geçit varmış.

Şehir, düz bir alanda olduğu için surlar içine alınmış. Kente, bu eskimiş surlar içindeki pek çok kapıdan girilebiliyormuş. Urfa’nın Urfa kadar önemli ilçeleri de var.

Birecik ilçesi, Fırat Nehri yanına kurulmuş. İstanbul için Boğaziçi köprüsü neyse Fırat üzerindeki Birecik Köprüsü de oymuş. Köprü, Urfa’yı diğer illere bağlarmış. Birecik aynı zamanda kelaynak kuşlarının da vatanıymış ve Birecikliler, kuşlara çok iyi bakarlarmış. Urfa’da yemek deyince akla “isotlu kebap” gelirmiş. İsot, Urfa’ya özel bir acı biber. Yemekli “sıra geceleri” düzenlenirmiş. Eğlence geceleri diye bilinen sıra gecelerinin yöre içindeki anlamı, bildiğimiz gibi değilmiş.

Sıra geceleri, Urfalıların müzik tutkularını gösteriyormuş, ama asıl amacı ortak bir halk kültürü oluşturmakmış. Urfalı gençler, yörenin kültürünü sıra gecelerinde öğrenir, bilmedikleri şeyleri ya da merak ettiklerini o gecelerde büyüklerine sorar, öğrenirlermiş. O kadar ilginç şeylere rastlıyorum ki saatlerce Urfa ile ilgili yazI okuyabilir, fotoğrafa bakabilir, müzik dinleyebilirim. Başka bir dünyayı yasadım sanki. Yeni bir dünyaya açılmaya hazırlanırken içeriden annemin sesi geldi:

-Yemek hazır, herkes masada, seni bekliyoruz.

– Geliyorum anne, derken öğrendiklerimi bir an önce konuşmanın heyecanıyla yerimden kalktım. Kayseri, yemek sonrasına kalıyordu. Daha iyi. Cebinde bir çikolata vardır da hiç bitmesini istemez, azar azar yersin ya; Kayseri’nin tadını sona bırakmak istiyordum.

Yüzümde mutlu bir gülümsemeyle mutfağa girdim. Babam, annem, abim de gülümseyerek bana bakıyorlardı. Sanırım neyle uğraştığımdan hepsinin haberi vardı. Kendi belgeselim, folklor, kültür. Hepsini araştırma sırasında tümüyle unutmuştum. Araştırdığım şehirlerin dünyalarına dalmış; tanıtıcı yazıları, fotoğrafları, müzikleri ile bambaşka bir havadaydım. Duygularım da yüzüme yansıyordu sanırım. Babam:

– İki saati geçti, ama okul giysin hâlâ üzerinde. Annenin de buna hiç itirazı yok. Neler oluyor?

– Çok güzel şeyler oluyor baba.

– Anlat o hâlde…

– Bugün okulda olan biteni özetledim. Eve gelişimi, araştırma sırasında öğrendiklerimi özetledim. öğrenmenin tadı, dedi. Hep böyle olurdu. Ben dakikalarca konuşurdum, babam bir cümle ile özetleyiverirdi. Gerçekten öyle. Öğrenmenin tadı. Hele öğrendiklerin, öğrenmeye alıştıklarının çok çok – dışında olursa… Devam etti:

-Sen Kayseri ile devam et. Biz de arkadaşlarının aileleri ile haberleşip kimlere gideceğinizi belirlemeye devam edelim. Hadi bakalım…istemez, azar azar yersin ya; Kayseri’nin tadını sona bırakmak istiyordum.

– Yardıma ihtiyacın olursa seslen bana, dedi abim.

– Teşekkür ederim; ama her şey şimdilik çok iyi gidiyor, diye karşılık verip odama yöneldim. Böyle durumlarda kendimi, dünyanın en iyi ailesine sahip, en şanslı çocuğu hissederim. Belki de gerçekten öyleyim. Odama döndüm. Giysilerimi değiştirip bilgisayarın başına geçtim. Kayseri hakkında bildiğim çok şey yoktu. Ticaretin yoğun olduğu bir şehir olduğunu, pastırma ile ünlü olduğunu biliyordum. İç Anadolu’nun nüfus ve yüzölçümü açısından büyük bir şehri olduğunu da… Acaba daha neler, neler vardı? Şehir merkezinde Kayseri Kalesi.

Hem de şehrin ortasında, burçlarıyla birlikte sapasağlam duruyor. Fotoğraflarda iki farklı uygarlık göze çarpıyor. Kalenin hemen yanında çok yüksek binalar var. Kale, onların ortasında bir bahçe gibi duruyor. Ne kötü… Uludağ, Palandöken gibi kayak merkezlerinin yanında Erciyes’i de duyuyordum; ama fotoğraflarda öyle haşmetli görünüyordu ki… Erciyes Dağ, bir yanardağmış.

Otomobille Kayseri’ye gelirken üç  dört saat uzaklıktan görünürmüş. Okul kitaplarında gördüğümüz, Nevşehir’deki “Peri Bacaları”nın oluşumu da Erciyes Dağı’nın milyonlarca yıl önce püskürttüğü lavlarla oluşmuş. İnanılır gibi değil! İki şehir arasında altmış kilometre var, lavlar o kadar püskürmüş demek ki… Yanardağı hep cezvede taşmış bir kahve gibi düşünürdüm, meğer mısır patlağı gibi olanı da varmış.

Kayseri; Trabzon ve Urfa kadar olmasa da farklı kültürlerin yaşandığı bir şehirdi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Rum nüfus, Türklerden fazlaymış, giderek azalmış. Sayfalarda gezinirken bir şey daha fark ettim:

-Tanıtım sayfalarının kenarlarında Türkiye’nin ünlü markalarının reklamları vardı ve reklam veren firmaların çoğu Kayseriliydi. Kayseri gibi İç Anadolu’da, deniz ulaşımına uzak bir yerde ne büyük bir sanayi varmış. Kayseri, Osmanlılar Anadolu’ya hâkim oluncaya kadar, daha çok, Selçukluların yönetiminde kalmış. Bu yüzden şehrin her yerinde kümbetler, eski camiler var. İçlerinden biri çok ilgimi çekti: Gevher Nesibe Şifahanesi. Selçuklu sultanlarından birinin kızıymış. 1200’lü yıllarda Kayseri’de hastalıktan ölünce, babası İkinci Kılıçaslan, kızının hatırasına bu şifahaneyi yaptırmış. Buraya kadar her şey normal.

Yani Anadolu’nun her yerinde böyle şeylere rastlayabiliriz. Ancak bu şifahanenin farkı, özellikle akıl hastalarının müzik ile tedavi edildiği alışılmamış bir yer olması. Öğretmenimizin kronoloji konulu derste vurguladığı ana düşünce aklıma geldi. Bugün için normal gelebilir, ama o günlerde müzikle akıl hastalığını tedavi etmeye çalışmak, hatta bunu başarmak, inanılmaz bir şey… Bir saat kadar Kayseri ile ilgili araştırmalarıma devam ettim. Notlar aldım, fotoğraflar ve müzikler kaydettim. Babamın zengin kitaplığında şehirlerin yıllıkları da vardı.

Araştırdığım şehirlerden birinin yıllığı varsa daha geniş bilgilere de ulaşabilirdim. Dört aynı şehrin yıllığını buldum, ama hiçbirinde bizimkiler yoktu. Yine de şehir yıllığının nasıl bir şey olduğunu anlamak için yıllıkları incelemeye zaman ayırdım. Bu konuda da arkadaşlarımla paylaşacağım şeyler vardı. Büyük keyifle ön araştırmaları bitirmiştim. Ekibe seçildiğim andaki korkum, ön araştırmadan sonra azalmakla kalmadı; neredeyse bir an önce sunum hazırlama cesaretine dönüştü.

Öğrendiklerimi ekiple paylaşmak, bir sonraki aşamaya bir an önce geçmek istiyordum; ama gün bitmişti. İnsan sevdiği bir işle uğraşınca saatler, dakikalara dönüşüyor. Babamla annem, arkadaşlarımın aileleriyle konuşmuşlardı. Babam:

– Önce iyi haberle başlayalım, dedi. “Diğer arkadaşların da senin gibi bugün odalarına kapanmışlar. Konuştuğumuz sırada hepsi de senin gibi odalarındaydı.”

Güzel Ülkem
Güzel Ülkem

– Utku da mı? diye sordum. Babam da annem de Utku’yu niçin sorduğuma anlam veremediler. Niçin özellikle Utkuyu sorduğumu öğrenmek istediler. Bu gibi çalışmaların Utku’nun tarzı olmadığını söyleyerek geçiştirdim. Utku da odasındaymış. Sanırım, herkesin ön hazırlığından çok Utku’nunkini merak ediyorum.

– Peki, kötü haber ne baba?

– Pek kötü haber sayılmaz. Gideceğiniz yerleri, aileleri belirledik, ama bir karar verdik.

– Nedir o karar? – Biz dördünüzü de ailelere ulaştıracağız, ama hiçbirimiz yanınızda olmayacağız. Yani her şey Size kalacak.

– Her evde, hiç olmazsa birinizin yanımızda olacağını düşünmüştüm.

– Konuk olacağınız aileler, mutlaka bizim ya da arkadaşlarının ailelerinin tanıdığı insanlar. Öğretmeniniz de bunları düşünerek sizi seçmiş anlaşılan. Büyüklerden birinin olması, araştırmayı konuk ağırlamaya dönüştürebilir; bu yüzden amacınıza ulaşamazsınız diye düşündük. Bir de,.. Bir de bundan sonrasını tümüyle sizin başarmanızı istedik, dedi annem. “Dört aile, tümüyle aynı fikirdeyiz.” Babam devam etti:

-Yarının ilk ziyaretini biz ayarladık. Sabah erkenden kalkacağız. Arkadaşlarını evlerinden alacağız. Trabzon’dan da tanıdığımız Hakkı Beylere, Güzelbahçe’deki evlerine gideceğiz.

– Ama sorular, ön hazırlıklar? Hepiniz bugün aynı anda araştırma yaptığınız için sorun yaşayacağınızı sanmıyorum, ön hazırlıklarınızı yolda konuşursunuz. Sorulara gelince… Konuk olacağınız aileler araştırmanızın amacını bil- dikleri için her şey kolay yürüyecektir

-Her şeyi düşünmüşsünüz babacığım. Diğer ailelerle ortak düşüncelerimiz bunlar.

– Gideceğiniz diğer evler de hazır, onlar da sizi bekliyorlar. Yarın Hakkı Amcalarla başlayacaksınız. Haydi bakalım. Yarın, dinç olmalısın. Bir an önce uyu, uzun bir gün seni bekliyor.

Cumartesi sabahıydı. Saat sekizde babamın sesiyle uyandım, yataktan hemen fırladım, Birlikte hazırlayıp kahvaltımızı yaptık, sonra yola koyulduk. Dört yıldır birlikte olduğumuz için ailelerimizin çoğu birbirini tanır, evlerini de bilirdi. Babama tarif etmeme gerek yoktu. Kimden başlıyoruz?

– Önce Utkuyu alacağız. Tamamdır. Utku’nun hazır olmasını diliyordum. Öyle çok işimiz vardı ki arkadaşlardan birinin bekletmesi peş peşe tüm planı ötelerdi. Neyse ki Utku hazırdı. Elinde dolu dolu bir dosyayla hazırdı hem de!

– Günaydın Zafer amca, Günaydın Doğaç.

– Günaydın…

– Uyandım, hazırlıklarımı kontrol ettim, kahvaltımı yaptım; indim. Ben hazırladıklarımı almadım. Gerekli olacak mı? Sanırım hemen olmayacak, ama çaba gösterdiğimi görmenizi istedim.

Babam, dün Utku’yu niçin özellikle sorduğumu anlamış olmalıydı. Utku’ya bakıp gülümsedi.

– Eve gidince düşündüm; elimden gelenin fazlasını yapmam gerektiğine karar verdim. Takım değil miyiz? O halde bir takım gibi davranmak gerek.

-Çok iyi düşünmüşsün. Korkutmuştun bizi. Denizlerin evi, Utkuların evinin iki sokak arkasındaydı. Deniz de kapıda bizi bekliyordu. En uzakta Berfu vardı; Berfu’yu alıp geri döndükten sonra Güzelbahçe’ye kadar hazırlıklarımızı konuşup değerlendirme zamanımız olacaktı.

– Utku, dün söylediklerinden sonra çabasını görmemizi istemiş çocuklar.

– Sizin için ilginç bir durum, ama başka bir ekip çalışmasında Utku’nun huyunu çözmüştüm, dedi Berfu. “Onda arkadaş hatırı, üşengenlikten üsttedir.” Güne olumlu başlamıştık.

Bir gün önce umudumuzu kıran Utku, ertesi günün morali olmuştu.

– Zafer amca, önce kime gidiyoruz? Güzelbahçe’de, Trabzon’dan tanıdığımız Hakkı Beylere gidiyoruz çocuklar. Sizi bekliyorlar. Kendinizi rahat hissetmenizi istiyorum. Hakkı Bey, eski dostumuzdur. Konuyu biliyor, elinden geleni yapacaktır. Yalnız, şakalarına dikkat edin.

– O halde çalışmalarımızı konuşalım, dedi Deniz. Bütün arkadaşlarım, benim gibi zevk alarak, merakla yapmışlardı araştırmalarını. Hepimizin araştırdığımız şehirler hakkında ciddi birikimleri olmuştu. Yol boyunca konuştuk. Herkes birbirinin bilgisine yeni bilgiler ekledi.

Yarım saat sonra Hakkı amcaların evinin önündeydik. Büyük bahçeli, iki katlı, büyük bir ev.. Babam, içeri girmedi. Bahçe kapısının önünde bizi Hakkı amca ile tanıştırdı, üç saat sonra dönmek üzere yanımızdan ayrıldı. Hakkı amca ile bahçeye girdik. Arkadaşlarımın Hakkı amcayı sert bulduklarından emindim, ama Karadeniz insanının birkaç dakikalık sert görüntüden sonra ne hâle geleceğini çok iyi biliyordum. Bahçeden evin kapısına uzanan şose yolun ortasında Hakkı amca durdu. Büyük yapraklı, koyu yeşil bitkileri göstererek sordu:

-Uşağım, bu nedir ? Karalahana dedi Utku. “Dün akşam öğrendim.

-İyi… dedi Hakkı amca, duygusuz bir sesle. Bu defa ben de korkmuştum, acaba Hakkı amca, sert biri miydi? Öyleyse, üç saat kabus gibi geçecek demekti.

– Dün akşam öğrenmişmiş… İyi…

Kapıda bizi eşi karşıladı. Hakkı amcanın aksine sıcacık gülümseyen biriydi. Bizi çok güzel sözlerle karışladı, içeri aldı.

Evin girişinde büyük bir salon, salonun bitiminde ikinci kata dönerek çıkan merdivenler vardı. Arkadaşlarımın alışmadıkları bir eşya düzeni olduğunu biliyordum, çünkü kendimi büyükannemlerin evinde hissetmiştim. Trabzonluların ilginç bir deyişi vardı: “Bize her yer Trabzon.” Nerede olurlarsa olsunlar, Trabzon’daki alışkanlıklarını, yaşam biçimlerini değiştirmezlerdi. İzmir iklimine çak uygun almamasına karşın bahçede karalahana arıklarının bulunmasının nedeni de buydu.

Trabzon’dakinin yarısı kadar verimli olsa da  lahana, o bahçede yetişecek! Tartışılmazdı bile. Birkaç yıldır moda olan “eskitme” tarzı mobilyaların boyalı hâlleri… Dolapların kulpları koyu renk bakır… Salonun ortasında içi taş ya da tuğlalı kocaman bir soba, gürül gürül yanıyor. Oturun uşaklar, dedi Hakkı amca, koltukların ötesindeki uzun sediri işaret ederek. Hepimiz, yüksek sedire zorlanarak çıktık. Yan yana dizildik. Ayaklarımız yere değmiyordu, rafa sıralanmış baharat şişeleri gibiydik.

– Uşakların yeri orasıdır. Bizim uşaklar da büyüyüp evden gidinceye kadar o sedirde oturdular. Çocuklar, büyüklerin yanında oturmazlar. Trabzon’u merak etmiyor muydunuz? Kurallara uyacaksınız o hâlde. Bunları söylerken yüzünde ufacık bir gülümseme bile yoktu. Herhâlde Hakkı amca karşımıza oturacak, o soracak, biz yanıtlayacağız. Hiçbir şey düşünemiyordum. Gelmeden önce planladığım her şey kafamdan uçup gitmişti, herhâlde hepimiz aynı durumdaydık. Sahibe teyze:

– Hakkı Bey, yeter… dedi. Der demez de Hakkı amcanın kahkahası duyuldu. Aynı anda da babamın, “Şakalarına dikkat edin.” uyarısı aklıma geldi. Bu kadar sert bir şakaya ihtimal vermediğimiz için uyarıyı düşünememiştik. Ama o kadar gerilmiştik ki rahatlayamıyorduk.

– Eee, Trabzon’un geleneklerini merak eden sizsiniz çocuklar, dedi Hakkı amca. Odaya girdi, elinde küçük paketlerle çıktı.

– Sizi üzdüm, bu küçük hediyelerle gönlünüzü alayım.

Adlarımızın yazılı olduğu kutucukları bize uzattı. Ağzımızdan bölük pörçük “Teşekkür ederim dökülürken, zahmet etmişsiniz demek aklımıza bile gelmedi. Berfu, hediyesini alırken “Ne Hakkı amca?” gibi bir şeyler söyleyince Hakkı amcanın gür kahkahası bir kez daha duyuldu: “Aferin Berfu, bu uşakların en nazik olanı senmişsin. Hepsi itirazsız aldı hediyesini!” dedi. Ben bile şaşırıyordum ki arkadaşlarım nasıl şaşırmasın. Hakkı amca, tam bir Karadenizliydi. Karadenizliler içlerinden geçeni çok doğal biçimde dile getirirler.

Nezaketleri zorlamanın değil sevginin sonucudur. Yani son işittiğimiz sözler azar gibi görünse de sevgi sözleriydi aslında. Birazdan arkadaşlarım da çok iyi anlayacaklardı bunu. Dün araştırmayı yaparken her şeye ulaştığımı düşünmüş, ev ziyaretlerini gereksiz bulmuştum. Şu on dakikadır olan biteni görünce, öğretmenimizin araştırmaya niçin ev ziyaretini de eklediği ortaya çıkmıştı. Bir yörenin folklor özelliklerini tam olarak internetten ya da kitaplardan öğrenebilirdik belki. Hakkı amcanın bize on dakikada yaşattığı Trabzon’u oralarda hissetmemiz olanaksızdı.

Hediyelerimizi alıp koltuklara oturduk. Gerginliğimiz bitmişti, rahatlamıştık. Üstelik kendimizi şakalaşacak kadar dost bir ortamda hissediyorduk. O yumuşama arasına fotoğraf çekme iznini de sıkıştırıverdik. Hakkı amca, bize Trabzon hakkında neler bildiğimizi sordu. Bir akşam önce öğrendiğimiz her şeyi paylaştık. Yanlışlarımızı düzeltti, eksiklerimizi giderdi.

Sümela Manastırı’nı, Uzun göl’ü okuduklarımızdan iyi betimledi, iki yıldır Trabzon’a gidememenin özleminden güç alarak… Hakkı amcanın uzun yola dayanamayacak kadar rahatsız olduğunu öğrendik. Sahibe teyzenin uçak korkusu varmış. Hakkı amca onsuz gitmek istemiyormuş. Of tan Faroza, Şal pazarından Beşikdüzüne, Tonya’nın silah düşkünlüğüne; bazen Hakkı amca, bazen Sahibe teyze ile saatlerce gezdik. “Trabzonspor konuşulmamışsa Trabzon eksik kalmış demektir çocuklar.” dedi. Fakat bende futbol bilgisi fena… Utku, Hakkı amcanın futbol söyleşisine eşlik etti de Hakkı amcadan laf işitmekten kurtulduk.

Sahibe teyze “Muhlama” adındaki hafif yemeği tattırdı. Mısır unu kavruluyor, biraz su ve bolca peynirler karıştırılıyor. Peynir, Vakfıkebir peyniri olmalı. Mısır, Vakfıkebir tereyağı ile kavrulmalı. Muhlamanın, tabakta çatalı tuttuktan sonra ağzımıza kadar uzamasının sırrı buymuş. Başka yerin tereyağı, peyniri olursa muhlama, çatalın peşini tabaktayken bırakırmış. Üç saat, öyle çabuk geçmişti ki…

Birkaç dakika sonra babam gelecekti, Yavaş yavas hazırlanmalıydık, ama kimse bu sıcak muhabbeti bırakıp gitmek istemiyordu. Tekrar gelmeye söz verince Hakkı amca gitmemize izin verdi. Ailenin Trabzon fotoğraflarından, yöresel giysilerinden örnekler aldık. Bunları  geri vermek için tekrar gelmek zorundaydık. Bizi bahçe kapısına kadar çıkardılar. Babam geldi. Hakkı amca ve Sahibe teyzeyle hüzünlü bir vedadan sonra arabamıza bindik.

Şimdi nereye gidiyoruz babam? – Şimdi Çamdibi’ne gidiyoruz çocuklar. Çamdibi’nin arka mahallelerine… Urfalı ailede sıra.. Akşam, dostlarımızla uzun bir araştırmadan sonra onlara ulaşabildik. Urfalıların samimiyetine güvenerek konuk olacaksınız, çünkü ailelerinizden onları birebir  tanıyan yok.

Bu yüzden onlara yalnızca bir saat konuk olabileceksiniz. Güzelbahçe’den Çamdibi’ne ulaşmamız, hafta sonu sakinliğiyle uzun sürmemişti, fakat adresi bulmakta epeyce güçlük çektik. Bir arabanın ancak sığacağı dar bir sokağa girdik. Evler birbirine yaslanmıştı. Alçı boyalı, küçük bahçesi duvarla çevrili bir evin önünde durduk. Ev sahiplerimiz bizi kapıda karşıladılar. Babam, ayaküstü tanışıp bir saat sonra geri dönmek üzere gitti. Ev kalabalıktı.

Büyükanne, İki oğul, evin gelinleri ve beş çocuk. Hafta sonu olduğundan, herkes evdeydi. Çocukların en büyüğü bizden iki yaş büyüktü. Bahçe kapısından geçilen yan ev, küçük oğulundu; ama büyükanne bu evde kaldığı için asıl ev burası sayılıyor, konuklar bu eve alınıyordu.

Sıcak bir karşılamaydı. Evin salonuna alındık, yumuşak yer minderlerine buyur edildik. Büyük oğul Süleyman, oldukça yaşlıydı. Büyükanne; büyük oğul Süleyman’la küçüğü Ahmet’in annesiydi. Yaşı önemsemedikleri, bizi doğrudan konuk olarak algıladıkları her hareketlerinden belliydi. Süleyman amca:

-Sefa getirdiniz çocuklar, dedi. “Birkaç gün önce haberli olsak sizi daha iyi ağırlayabilirdik, sizin için hazırlıklar yapabilirdik. Kusurumuzu affedin.” Büyüklerin sözleriydi bunlar. Nasıl karşılık vereceğimizi düşünürken Deniz:

-Bir tatil günü rahatsız ettiğimiz için biz özür dileriz, dedi. Süleyman amca, “Ne demek? Başımız üstüne!” diye karşılık verdi. Ben söze girip geliş amacımızı anlattım. Daha önce Urfa ile ilgili bilgi topladığımızdan, ancak yüz yüze görüşmenin öğrendiklerimizi pekiştireceğinden söz ettim. Ailenin İzmir’e göçü istemeden gerçekleşmiş. Göç nedenlerini söylemediler, özel bir şey olduğunu düşünerek biz de sormaya cesaret edemedik. Urfalılar topraklarından kolay kolay kopamazlarmış.

Büyük torun doğmadan birkaç yıl önce gelmişler, çocukların hepsi İzmir’de doğmuş. “Tutunmaya çalışıyoruz.” dedi Süleyman amca. En çok da büyükanne zorlanmış. İzmir’de yaşamayı hiç kabullenememiş. “İsteyerek gelseydim bu kadar dokunmazdı.” diyor. Urfa’nın da değiştiğinden, barajlar yapılmaya başladıktan sonra insanların da bir başka olduğundan şikayet ediyor. “Orada kalsaydım böyle mutsuz mu olurdum yine, bilmem.” diyor.

Daha çok büyükanne konuştu. Balıklı göl’ün efsanelerinden, şehir kapılarının hikâyelerinden söz etti. Geniş bir hayal gücü vardı Urfalıların. Hiçbirimizin rastlamadığı yöresel bir özelliği de bu evde tanıdık. Büyükannenin yüzünde, boynunda, kollarında dövmeler vardı. Şekiller, çiçekler… Anadolu’da dövme yapıldığından haberimiz yoktu.

Urfa’da, büyükannenin genç kızlığında gelenekmiş; o da tükenmeye başlamış. Kızlar on beş yaşına girdiklerinde aile simgeleri kollarına, boyunlarına işlenirmiş. Modern dövme değilmiş: iğnelerle yapılırmış ve oldukça acı vericiymiş. Urfa’ya has giyimlerden, danslardan, yemeklerden söz ettiler. Halayın ayrı bir yeri vardı ki İzmir’de doğmuş çocuklar bile Urfa halayını çok iyi biliyorlardı.

Sıra gecelerini ayrıntıyla dinledik, anlatılanların hepsi şaşırtıcıydı. Tadı mükemmel, “şıra” adını verdikleri bir şerbet içtik. Küçük oğul Ahmet, gelinler ve çocuklar neredeyse hiç konuşmadılar. Bir saatlik süre çabucak dolmuştu. Babam gelmiş olmalıydı. İzin istedik. Tüm aile ayağa aynı anda kalktı. Süleyman amca elini kalbinin üzerine koyup “İzin Allah’tandır.” dedi. Evlerine şeref verdiğimizi söyledi.

Hiç konuşamayan evin çocuklarına karşılık eve şeref veren konuk çocuklar… İzin isteyip evin birkaç fotoğrafını çekmek istedik, Süleyman amca “Memnuniyetle…” dedi, ama sanırım çok da razı değildi. Gönüllü olmadığını fark edince birkaç fotoğraf çektik, rahatsız etmek istemedik. Babam kapıdaydı. Süleyman amcaya uzun uzun teşekkür etti; Süleyman amca ağırbaşlı, sakin ifadelerle bizi ağırlamaktan memnun olduğunu söyledi. Arabada, çocuk hareketliliğimizin Süleyman amcanın ağırlığı karşısında hız kaybettiğini fark ettik. Babam:

Güzel geçmedi mi, niçin durgunsunuz, diye sordu.

– Zafer amca, beni hiç bu kadar ciddiye alan olmamıştı, dedi Berfu. Hepimiz gülüştük. Urfalılar hatır naz insanlardır çocuklar. Onların bir atasözü var “Beyden gelen, bey sayılır.” derler.

Sizi de bey saydılar anlaşılan. Sizi, aracı olan dostumuzun yerine koymuş olmalılar.

-Şimdi nereye gidiyoruz, dedi Utku.

-Kayserililer, yemeğe gelmemiş konuğu konuktan saymazlarmış çocuklar. Bizi akşama bekliyorlar. Birkaç saat zamanımız var. Siz ne isterseniz onu yapalım.

– Alsancak.

– Hayır, Agora.

– Çankaya’da bir eğlence merkezi biliyorum. Paintball var

– Utku’nun son önerisi tartışmayı bitirmişti. Çankaya’ya gittik. Eğlence merkezini çok beğendik. Paintball oynadık. Kurşun yerine boya kullanılan bir oyundu. Ama burada boya yerine lazer kullanılıyordu. Birkaç saat müthiş eğlendik. Dolu dolu bir gün geçiriyorduk ve henüz bitmemişti.

Konuk gideceğimiz ev Bostanlıdaydı. Bostanlı, İzmir’in en güzel semtlerinden biriydi. Ev sahiplerine Deniz’in ailesi aracılığıyla ulaşmışız. Deniz, ev sahiplerini tanıyormuş; ama birkaç yıldır hiç görmemiş. Oyundan yorgun, kendimizi arabaya attık. Babam, süre sınırımızın olmadığını, ama yemekten sonra çok kalmamamız gerektiğini söyledi. Ev sahiplerinin ısrarıyla babam da bizimle gelmeyi kabul etmişti. Babam adresi çabucak bulmuştu. Bir apartmanın önünde durduk. Apartmana girip yedinci kata çıktık, zile bastık. Kapıyı Aysel teyze açtı:

 – Buyurun, buyurun, buyurun; kimler gelmiş, buyurun!

Kültür farklılıkları, karşılamadan itibaren belli oluyor. İnsanlar büyük şehirlere Türkiye’nin neresinden gelirlerse gelsinler kültürlerini de getiriyorlar ve çoğunlukla değiştirmiyorlar. Ne kadar ilginç. Gülümseyerek içeri girdik. İçten bir karşılamaydı, kendimizi yabancı hissetmeyeceğimiz belliydi. Evde Aysel teyze, eşi Yunus Bey ve kızları Gülsümle Ezgi vardı. Aysel teyze ve Yunus amca emekliydi. Büyük kızlarının İzmir’de üniversite okumasıyla şehri sevmişler, emeklilikten sonra da İzmir’e yerleşmişlerdi.

Aysel teyze alışkanlıklar açısından Kayserili, ama huy bakımından İzmirliymiş. Kayseri’deki dostlarını, akrabalarını özlüyormuş; ama kendisini burada çok daha mutlu ve özgür hissediyormuş. Yunus amca, bağ evi muhabbetlerini bırakıp gelmek istememiş, ama evde hep Aysel teyzenin dediği olurmuş. Birkaç dakika oturduktan sonra yemeğe davet edil- dik. Kalabalık bir masa bizi bekliyordu. Hepimiz acıkmıştık, ama masadaki kalabalık bizi korkuttu. Alıştığımız çorba başlangıcı yoktu. Mantı ile başladık.

Minik minik mantılar… Bir kaşığa yirmi beş tane sığıyorsa mantı güzel demekmiş. Sonra yağlama geldi; oldum olası düzenli yemek yiyen biri değildim, yağlama benim sonum oldu. Önce çok ince bir pide, üzerine hafif sulu kıyma, üzerine yoğurt koyuluyor; sonra da dürüm yapılıyor. Masadaki hiçbir konuşmaya katılamadım. Bir yandan damlatmamaya çalışıyor, bir yandan yemeye çalışıyorum; ama sürekli akıyordu. Hem tabağım, hem ağzım, burnum yağ içindeydi.. Babamın kahkahasıyla herkesin dikkatini çektim. “Oğlumun en doğal hâli, bu.” dedi babam. “Nasıl tat alıyorsan öyle ye Doğaçım.” dedi Aysel teyze. Moral buldum, bıraktım kendimi.

Yemekten sonra salona geçtik. Babam, Yunus amca ile yemek masasında kaldı. Çok, gerçekten çok büyük bir evdi. Salonda iki ayrı koltuk takımı vardı. Kayserililer küçük evlere sığamazlarmış. Aysel teyzeden de izin alarak evin Kayseri geleneğine uygun köşelerinde fotoğraflar çektik. Aysel teyze, çocukluğunun ve genç kızlığının şehrini anlatmaya başladı.

Bildiğimiz şeylerin ayrıntılarını soruyor, öğreniyorduk. Ben en çok Gevher Nesibe’yi merak etmiştim. Yalnızca taş bina olarak varmış. İçinde hastane görünümü yokmuş. Talas adında, hemen şehir yanında bir ilçe varmış. Oradaki eski evlerden söz etti. Ünlü Mimar Sinan’ın köyü Ağırnas da o taraftaymış.

Mimar Sinan’ın Kayserili olduğunu bilmiyorduk. Kayseri’nin fabrikalarından, iş yerlerinden söz etti. Kayseri’nin bu kadar büyük bir yer olduğunu bilmiyorduk. İç Anadolu’nun ortasında, çok büyük bir ekonomi şehri… Kızlar sık sık annelerinin sözünü kesiyorlar, azar işitiyorlar. “Yok, öyle değil, sen yanlış biliyorsun!” diyor Aysel teyze. Sohbetimizin sonuna doğru, kızların annelerini kızdırmak için böyle yaptıklarını anlayınca biz de kızlara eşlik ettik.

En sonunda Aysel teyze, bize de kızmaya başlamıştı: “Yazısını okuyunca, fotoğrafını görünce öğreniliyor mu sanki? Beni dinleyin.” Sıcak sohbet saatlerce sürerdi, babam Yunus amca ile içeri girdi: – Hadi bakalım çocuklar… Hepinizi evlerinize bırakacağım, izin isteyelim artık.

– Böyle olmadı ama… dedi Aysel teyze. “Bunu saymayız, bir daha bekleriz.” – Bir gün tekrar gelir, uzun uzun otururuz, dedi babam. Sıcak aileye veda edip arabamıza bindik. Ziyaretleri tamamlamıştık. Güzelyalı’ya döndük. Babamın önerisiyle bugünkü ziyaretleri ayrı ayrı yorumlayan üç yazı hazırlayıp ertesi gün öğle sonu toplanmaya karar verdik.

Geceden planladığım gibi sabah erkenden kalktım. Yazıları öğleye kadar çoktan bitirmiştim. Yazacak öyle çok şey bulmuştum ki saatler süreceği düşüncesiyle kısa kesmek zorunda bile kaldım. Öğle sonu, sözleştiğimiz gibi Berfuların evinde buluştuk. Herkes yazısını okudukça bir önceki günü hatırlıyor, birbirimize takılıyor, kahkahalar atıyorduk.Yeni insanlar tanımak, üstelik hepsinin birbirinden farklı olması bizi hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti.

Folklor, kültür sözcüklerinin içerdiği anlamlar, bundan iyi öğrenilemezdi. Saatler süren bir çalışmadan sonra fotoğraflar; küçük eşyalar; konuk olduğumuz evdeki izlenimlerimiz, ve sohbetleri bir sıraya saklayabilmiştik. En son, yörelerin müzikleriyle ilgili bir video hazırladık, videoda yöre oyunları ve ailelerle fotoğraflarımız vardı. Bir güne ömür boyu unutulmayacak anılar sığmıştı. Ertesi gün, okulda tam dört ders boyunca, aynı ülkedeki farklı insanları anlattık. Köklerinden kopmayan çınar ağaçlarını.

Öğretmenimizin, arkadaşlarımızın sorularını yanıtladık. Çok yorulduk, evet… Emek verilerek çok güzel bir sonuca ulaşan işin mutluluğu, yorgunluğu unutturmaz mı? Yorgunluk gitti; Hakkı amca, Süleyman amca, Aysel teyze tüm sıcaklıklarıyla bizde kaldı. En güzel ailelerin en şanslı çocukları değiliz yalnızca. En güzel ülkenin, en şanslı çocuklarıyız.

La Fontaine MasallarıKısa Masallar3 Yaş Masalları


Benzer İçerikler

Tahta Çanak Masalı Oku
Tahta Çanak Hikayesi
Çizmeli Kedi Masalı
Çizmeli Kedi Hikayesi
Tahta Çanak Hikâyesi
Tahta Çanak Hikâyesi
Nasreddin Hoca Sana Göre Hava Hoş Fıkrası
Allaha Borcunu Geç Ödeyen Kula Ne Zaman Öder Hikaye

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.