Hürriyet Bayrakları Hikayesi

Hürriyet Bayrakları

Abone Ol google news
Hürriyet Bayrakları

Ömer Seyfettin Hikayesi

O akşam Demirhisar’dan Cumayıbala’ya geç ve yorgun gelmiştim. Gündüz hava pek sıcaktı. Baş ağrısı bana eski ve pis otelin aç tahtakurularını bile duyurmadı. Fakat sabahleyin zurna ve davul seslerine karışan naralar, türküler beni uyandırdı. Gözlerimi açtım. Tozlu ve soluk kırmızı perdelerden yakıcı bir güneş taşıyor, bütün odayı dolduruyordu. Gerinirken yalancı inkılabımızın, bu kansız ve hakikatte ancak manasız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılabının ikinci senesi olduğunu hatırladım. Evet, bugün milli bir bayramdı. ‘Lakin acaba hangi milletin bayramı?’ diye düşünerek kalktım.

Pencereye yaklaştım. Dışarıda karmakarışık bir kalabalık dalgalanarak, kaynaşarak akıp gidiyordu. Karşıki çürük tahta peykeli Ulah, Bulgar dükkanları açıktı. Sahipleri bu diyara yeni gelmiş hakim yabancılar gibi önlerinden geçen sırma cepkenli Türk delikanlılarına gülümseyerek bakıyorlardı. Bu ’On Temmuz’ olayı, bu nümayiş hakikaten seyre layıktı. Yüzümü yıkamayı sonraya bırakarak sandalyeyi çektim. Camı açtım ve oturdum.

Biraz ileride Yahudi’nin Kızlı Kahvesi’ndeki gramofon bu hareket ve gösterilerden haberi varmış da o da gürültülere karışmak istemiyormuş gibi bütün kuvvetiyle, her zamankinden daha büyük bir gürültü çıkararak haykırıyor, uzaktan, el şakırtılarıyla, ‘yaşasın’ feryatlarıyla bir mızıka sesi yaklaşıyordu.

Cumayıbala Piyade Alayı’ndan bir müfreze, tebrik için hükümete gidiyordu. Binbaşı ‘kır saçlı, esmer ve saf çehreli bir adam’ beyaz atının üzerinde şaşırmış bir gelin gibi sallanarak ve önüne bakarak gidiyor, arkasından dörder dörder gelen ezeli acemiler, amirleri gibi önlerine bakarak, mızıkanın çaldığı;

Ordumuz etti yemin,

Titredi hak i zemin.

Parçasını tekrarlıyarak geçiyorlardı. Ondan sonra sırmalı Türk elbiseleri giymiş genç ve fazla sarı bir bey, bir sürü genç arkadaşlarıyla büyük bir zaferden dönüyormuş gibi kabararak askeri takip etti. Onların arkasından da Çingeneler ve sefillerden ibaret diğer bir sürü… Sonra büyük ve kırmızı bir bayrak göründü. Üzerinde üstünlü esreli birtakım yazılar vardı ki, okuyamıyordum. Bayrağın etrafında birçok sarıklı kafalar, büyük ve garip dev papatyalar gibi dalgalanıyor, arkadan haki esvaplı, ikişer olmuş rüştiye çocukları bağrışarak kaynaşıyorlardı. Tutturdukları:

Arş ileri, arş ileri!

Alalım düşmandan eski yerleri!

Nakaratını o kadar candan ve gönülden haykırıyorlardı ki, önümden geçtikçe hepsinin zayıf boyunlarında ince damarcıklarının şiştiğini, feslerinin altından kırmızı terler aktığını görüyordum.

Bu nümayiş akıntısı belki yarım saatten fazla sürdü.

Afyonunu fazla kaçırmış bir derviş gibi dalmış gitmişim.

Vatanımın, Türkiye’nin, bu mutlaka öleceğine iman edilen hasta adamın hayatını düşünüyor, yeise pek benzeyen acı bir hisle bütün zihniyetimin büzüldüğünü, işlemez bir hale geldiğini duyuyordum.

Odanın kapısı açıldı. Rum otelci atlarımın hazır olduğunu söyledi.

Razlık’a gidecektim, demek bu geceki milli şenliği orada görecektim! Hemen giyindim. Giyinirken otelcinin getirdiği sütlü kahveyi bir yudumda içtim.

Tekrar deminki garip mahzun dalgama düştüm. Bir saat sonra Papaz Bayırı’na çıkan dik yokuşu tırmanıyordum. Atımdan inmiştim. Hava çok güzeldi. Gökte ufak bir duman bile yoktu. Sırtlarda beyaz hudut kuleleri parlıyor, hafif bir rüzgar estikçe sanki güneşin sıcağını arttırıyordu. Bu Sel yarıntısının içinde yürüdüm. İrili ufaklı taşlar ayaklarımı acıtıyor, atların yürümesine mani oluyordu. Buralarda hiç yol yoktu. Hatta bir keçi yolu bile… Etrafıma bakıyordum; gördüğüm yerler küçükken coğrafya kitaplarında o kadar ehemmiyetle okuyarak tahayyül ettiğimiz, o mazlum portakala benzeyen küreyi hiç andırmıyordu.

Sanki üzerinde insan ve hayvan yaşamayan bir kürenin, mesela ölmüş ve donmuş denilen ayın bir köşesinde idim.

Taşlar, taşlar, taşlar… Sarı ve akim topraklar, cılız ve sıska ağaçlar, çalılar, çalılıklar, yine çalılıklar… Yalnız telgraf direkleri bu iklimlerden vaktiyle yanılıp da bir kerecik geçmiş zannolunan medeniyet heyulasının belirsiz izlerinde dikilmiş büyük ve öksüz şaşkınlık işaretleri gibi yükseliyor, onun kaçtığı ormanlı ufuklara doğru birbiri arkasına sıralanıp gidiyordu.

Ve yolcular, hep bu güneş, soğuk, rüzgar, tipi ve kar altında kapkara olmuş ölü direklerin dibinden gidiyorlardı. İyice terledikten ve nefesim kesildikten sonra tepeye çıktım. Dinlenmek için duracaktım. Biraz ileride bir atlı gördüm. Giyiminden, kılıcının parıltısından bir subay olduğunu anladım. O da yere inmiş, dinleniyor ve tabakasından sigara sarıyordu. Yanına gittim. Türkiye’de kendimizi tanıtmaya gerek yoktur. Bu teklifsizliğimizi çok sever, çok samimi bulurum. Selam verdim. Nereye gittiğini sordum. Gülümseyerek cevap verdi:

Razlık’a efendim, siz?

Ben de…

O halde beraber gideriz.

Bu, esmerce, orta boylu, güzel bir teğmendi. Geniş ve dolgun omuzlarının üstündeki büyük ve dik başı, iri ve siyah gözlerinin mahmurluğu, sirklerde kırbaçla ahlakı bozulmuş esir kaplanların acıklı sükununu hatırlatıyordu. Konuşmaya başladık.

Bütün Türk subayları gibi kendi bilgisine ve mantığına pek büyük bir önem veriyor, münakaşa için fırsat arıyordu. Orada bir taşın üzerine oturduk. Sigaralarımızı yaktık. Öteden beriden… Bahsi politikadan açtık. Ben ’On Temmuz’un buralarda bile takdir olunduğunu söyledim. Teğmen, hayretime canı sıkılmış gibi:

Teğmen: – Ah, ne diyorsunuz? On Temmuzu takdir etmek… dedi, Bu da laf mı? Bu bizim en büyük, en şanlı, en önemli bir günümüz, en mukaddes milli bayramımız! Keşke üç gün olsaydı! Çünkü bir gün bir gece bir gece, pek az…

Demek On Temmuz’a bu kadar önem veriyorsunuz? Diye gülümsedim.

İddialarının aksini söyleyerek asabi münakaşacıları kızdırmak hoşuma gittiğinden ilave ettim:

Hem bu nasıl milli bayram? Hangi milletin bayramı?

Osmanlı milletinin…

Osmanlı milleti dernekle Türkleri mi kastediyorsunuz?

Hayır! Asla… Bütün Osmanlıları…

Genç teğmenin koyu siyah gözlerinde sanki bir taassup ateşi parladı. Dinine küfür edilmiş bir evvel zaman Müslüman’ı gibi bakıyordu.

Birden başlamayarak akılcı sorularla onun duygusal mantığını şaşırtmaya karar verdim:

 – Bütün Osmanlılar kimlerdir?

 – Tuhaf sual! Araplar, Arnavutlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Yahudiler, Ermeniler, Türkler… Hasılı hepsi…

 – Bunlar demek hep bir millet?

 – Şüphesiz…

Tekrar güldüm:

 – Fakat ben şüpheleniyorum.

 – Niçin?

 – Söyleyiniz, Ermeniler bir millet değil midir?

Biraz durdu. Tereddütle cevap verdi:

 – Evet, bir millettir.

 – Arnavutlar da…

 – Ey, Bulgarlar?

 – Bulgarlar da…

 – Sırplar?

 – Tabii, Sırplar da…

Gülerek, başımı sallayarak:

 – o halde sizin matematiksel ve müspet hakikatlere itikadınız yok? Dedim.

Ne demek istediğimi anlamadı. Yüzüme baktı. Ben devam ettim:

Geometriden, cebirden, üçgenlerden vazgeçelim! Hatta hesap bilmiyorsunuz.

Ezop MasallarıUzun Hikayeler9 Yaş Masalları


Benzer İçerikler

And
And Hikayesi
Falaka
Falaka Hikayesi
Piç
Piç Hikayesi
kızıl elma neresi
Kızılelma Neresi Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.