İki Şehrin Hikayesi

İki Şehrin Hikayesi

Abone Ol google news
İki Şehrin Hikayesi
İki Şehrin Hikayesi

Dover’Dan Calaıs’Ye

1782 yılıydı. İngiltere Kralı III. George, Amerika’daki yeni İngiliz kolonileriyle uğraşıyor, Fransa Kralı XVI. Louis ise zenginliğin hazzına kapılmış, durmaksızın sarayındaki asillerle birlikte eğlenceler düzenliyordu. iki kral da ülkelerinin durumundan, halklarının sefalet içinde yaşadığından habersizdi. İnsanlarının sabırlarının tükenmek üzere olduğunun farkında değillerdi. iki ülke de krallarına karşı ayaklanıyordu. Londra ve Paris yanıyordu. Ülkede geniş çaplı suç olayları yaşanıyor ve her yer yağmalanıyordu. Bu kasım ayının o soğuk cuma gecesi, Londradan Dover’a gitmekte olan posta arabasındaki yolcular, güvenliklerinden endişe duyuyorlardı. Onlara doğru koşmakta olan bir atın sesinden irkilmişlerdi. Dover gece postası muhafızı, silahını dört nala gelen ata doğrulttu ve karanlığa doğru haykırdı. “Dur yoksa ölürsün.” Sürücü yavaşladı ve bağırarak cevap verdi. “Bay Bay Jarvis Lorry.” Sanırım Lorry ye bir mesajım var… arabanızda. kendisi sizin posta Muhafız, arabanın penceresine dönerek, kepenklerin arasından sordu, “Jarvis Lorry burada mı?” Altmış yaşlarındaki bir beyefendi dışarı baktı. Bu şekilde çağrılmaktan biraz korkmuştu. “Evet, ben, Ja-a- a-rvis Lor-ry!” diye kekeledi. “Ben Jerry Cruncher efendim!” dedi adam Bay Lorry’yi görünce. Adam, muhafıza bir kâğıt parçası uzatarak, “Beni, size bir mesaj iletmek üzere peşinizden yolladılar efendim,” dedi.

“Tellson, siz Fransa’ya doğru yola çıkmadan önce bunun elinize geçtiğinden emin olmak istediğini söyledi.”
Artık rahatlamış olan Bay Lorry, muhafiza dönüp “Paniğe gerek yok. Bu adamı tanıyorum. Londrada birlikte Tellson’ın Bankasında çalışıyoruz,” dedi. Jerry Cruncher’ın ona vermiş olduğu katlanmış kâğıt parçasına baktı. Mirıldanarak hızlıca okudu. “Dover’dan ayrılmayın. Matmazel size katılacak.” Bay Lorry, Jerry Cruncher’a dönüp şöyle söyledi, “Ofise, ‘Hayata dönmüştür.’ dediğimi söyler misin? Unutmazsın değil mi?” Jerry Cruncher, bu tuhaf mesaj karşısında homurdanarak arkasını dönerken belli belirsiz başını salladı. Jerry Cruncher atıyla uzaklaşırken, Bay Lorry bir kez daha uykuya dalmaya çalıştı. Ancak sürekli aynı rüyayı gördüğü için derin bir uykuya dalamadı. Rüyada bir mezar kazıyor ve gömülü olan adamın mezardan çıkmasına yardım ediyordu.
“Kaç yıldır orada gömülüsün?” Bay Lorry,
 “Neden şimdi serbest bırakıldığını biliyor musun? Yeniden hayata çağrılıyorsun,” diyordu. Ne üzgün ne de mutlu görünen hayalet, gözlerini Bay Lorry’ye dikerek “Galiba öyle,” dedi. Day Lorry bu rüyayla cebelleşirken sarsılarak uyandı.

Araba artık hareket etmiyordu ve dışarısı hala karanlıktı. Bay Lorry aniden, onunla birlikte yolculuk yapan diğer iki yolcunun arabadan çıkıp karanlığa doğru yürüdüğünü fark etti. Araba, sonunda Dover Limanı’na vardığında, sabahın erken saatleriydi. Yolcular buradan, Manş Denizi’nin diğer ucunda bulunan, Fransa’nın Calais kentine doğru botlarla yola çıkacaklardı. Bay Lorry, Royal George hanına girdi. Kendine bir oda ayırtırken, hancıya dönüp,
“Bir hanımefendi için bir oda daha ayırtmam gerekiyor,” dedi.
“Yakında bana katılacak. Size beni soracaktır. Ben, Tellson’ın Bankası’ndan Bay Jarvis Lorry’yim.” Hancı başını salladı ve “Tellson’dan gelen pek çok kişiyle karşılaşıyorum. Çok seyahat ediyorsunuz, öyle değil mi?” diye sordu. Bay Lorry cevap verdi. “Aslına bakarsan ediyoruz. Hem Londra hem de Paris’te ofisimiz var. Ama buralara en son on yaklaşık beş yıl önce gelmiştim.” Akşamın ilerleyen saatlerinde Bay Lorry akşam yemeğini bitirmek üzereyken, han görevlisi ona seslendi. “Sanırım Bayan Manette geldi efendim.” Bay Lorry, hızlıca görevlinin arkasından gitti. Bayan Manette’in üst kattaki odasına götürüldü. Bay Lorry içeri girer girmez gözleri, oracıkta duran bir kıza ilişti. Kız on yedi yaşından büyük olamazdı.

Çok uzun boylu değildi ama uzun altın sarısı saçlarıyla son derece güzel görünüyordu. Bay Lorry’nin dikkatini çeken, derin mavi gözleriydi. Bay Lorry’ye diktiği gözleri, cevaplanmayı bekleyen sayısız sorunun bataklığında kaybolmuş gibiydi. Bay Lorry, neredeyse on beş yıl önce Fransa’dan İngiltere’ye yolculuk ederken bu küçük kızı, Lucie Manette’i, Manş Denizi boyunca nasıl kucağında taşıdığını hatırladı. Fakat Lucie onu hatırlamıyordu. Bay Lorry, resmiyetle kızın önünde eğilerek, “Sonunda sizinle tanışmak büyük bir zevk Bayan Manette,” dedi. Genç kız sandalyeyi işaret ederek Bay Lorry’den oturmasını rica etti. Sonra bir dakika bile kaybetmeden ona, “Kısa süreliğine buradayım efendim. Geçen gün Tellson’ın Bankası’ndan bir mesaj aldım ve bankanın, babamın mal varlığıyla ilgili bazı şeyler bulduğunu öğrendim. Sanıyorum, talihsiz ölümünden önce Fransa’da bana bazı şeyler bırakmış. Bankadan biriyle görüşmek üzere Paris’e gitmem söylendi,” dedi. Bay Lorry başını hafifçe öne eğerek, “Siz de gittiniz,” “Önce Dover’daki bu handa sizi ziyaret etmeye geldim. Banka otoriteleri tarafından, bana babamın mal varlığıyla ilgili bilgi verebileceğiniz söylendi,” dedi Lucie. “Bankadan haber gelene dek, doğal olarak konuyla ilgili bir bilgim yoktu.” Bay Lorry, bu andan endişe duyuyordu. Sandalyesinde kıpırdandı, ceketinin yakasını düzeltti ve hatta peruğuyla bile oynadı. Tüm cesaretini toplamaya çalıştı ve sonunda ona gerçeği anlatmaya başladı.

“Size babanızın servetinden önce, Tellson’ın söz konusu müşterisinden söz etmeliyim. O tam bir Fransız beyefendisi, yüce bir adam ve bir dâhiydi. Doğru hatırlıyorsam kendisi doktordu. Yaklaşık yirmi yıl önce ona şahsen Paris’te hizmet ettim. O zamanlar ingiliz bir hanım ile evlenmek üzereydi…”
 “Ama efendim, sanırım yanılıyorsunuz,” diye sözünü kesti Lucie. “Anlattığınız bu hikâye benim babam…” Kendinde cümlesini bitirme gücünü bulamadı. Bay Lorry’nin ona neden bu hikâyeyi anlattığını anlamaya çalışırken aniden gülümsedi. “Ah, anlıyorum… Bana babamın hikâyesini anlatıyorsunuz çünkü annemin ölümünden sonra beni İngiltere’ye getiren kişi sizdiniz. Babam hayata veda edeli neredeyse iki yıl oldu.” Bay Lorry gülümsedi, Lucie’nin elini dudaklarına götürürken, “Beni hatırladınız sevgili Lucie,” dedi. Babanızın yakın dostuydum ve her ne kadar iş hayatımla kişisel ilişkilerimi birbirinden ayrı tutsam da bu durumda…” Bay Lorry sustu. Şimdi devam etmek onun için iyice zorlaşmıştı. Boğazını temizledi ve tekrar konuşmaya başladı. “Size kesinlikle babanızın hikâyesini anlatıyorum. Ama bir saniyeliğine şunu göz önünde bulundurun.

Ya babanız gerçekten ölmediyse ve güçlü bir düşmanı tarafından korkunç ve sefil bir yerde hapsediliyorsa? Ve bu adamın, babanızın karısı ondan haber almaya çalışıp başarılı olamadığında, bu zorlu süreç boyunca acı çektiğini farz edin. Sevgili kızlarının doğumundan bile önce…” Lucie daha fazla dayanamadı. Bay Lorry’nin elini tutup yalvarırcasına kendine doğru çekti.
 “O halde ne oldu? Lütfen anlatın bana. Lütfen!”
“Veya anneniz, kızının, büyürken babasının hayatta olmadığını bilmesinin daha iyi olacağını düşündüyse?” Lucie’nin gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Bay Lorry’ye doğru koşup ayaklarına kapandı. Bacaklarına sarılarak feryat etti,
“Lütfen bana bildiğiniz her şeyi anlatın efendim!” Bay Lorry onu yerden kaldırdı ama Lucie tekrar yere çöktü. Hala, öğrendiği şeylerin şaşkınlığı içindeydi. “Annenizin onu hep aramaya devam ettiği ama başarısız olduğu doğrudur,” diye devam etti bankacı. “Anneniz öldüğünde siz sadece iki yaşındaydınız. Ebeveynlerinizden hiçbiri büyük bir varlık ya da zenginlik içinde değildi, bu yüzden de…” Lucie, Bay Lorry’nin bileklerini kavrayarak haykırdı,
“Ne? Neden bana anlatmıyorsunuz?” Bunun üzerine Bay Lorry itiraf etti. “Babanız hayatta! Onu bulduk! Alexandre Manette, şu anda Paris’te. Sonunda serbest bırakıldı ve eski sadık bir hizmetlisinin himayesinde. Böylesine iyi bir doktor için, hapishanede geçen onca yıl çok zor olmalı.

Öyle ki çıkığında kesinlikle tanınmaz haldeydi. Yarın onu görmeye gideceğiz. Umuyorum ki onu tanıyabilirim ve siz de onun sağlığına kavuşması için bakımını üstlenirsiniz.” Lucie artık iyice titriyordu. Titremesini durdurmak için bir şeye tutunmaya çalıştı. Neredeyse bilincini kay- betmişçesine aynı cümleyi tekrar ediyordu. hayır, hayır… O benim babam değil. Babamın hayaleti. Onu hiç görmedim… Ve şimdi… Bu durumda… Hayır, “Hayır, hayır, hayır…” Bay Lorry, dikkatini çekmek için kızı nazikçe omuzlarından tuttu ve devam etti. “Ancak çok dikkatli olmanız gereken bir nokta var Bayan Manette. Babanız başka bir isim ile yaşıyordu. Ve ne olursa olsun, Fransa’dayken ona asla gerçek ismiyle hitap etmemelisiniz. Babanızı hapseden insanların hâlá hayatta olduklarını ve ona ne gibi kötülükler yapabileceklerini aklınızdan çıkarmayın. iki ülkenin de en prestijli bankasında çalışan saygıdeğer bir ingiliz olmama rağmen, ben bile onu kurtarmayı başaramam. Bunca zaman boyunca Doktor Manette’in gizli özgürlüğünden söz ederken ‘Hayata geri döndü parolasını kullanıyoruz.” Bay Lorry, Doktor Manette hakkında bildiği her şeyi anlattıktan sonra, Lucie’nin orada oturarak ona öylece bakmakta olduğunu gördü.

Parıltısı yok olmuştu. Bilinçsizdi. Bay Lorry hemen bağırıp yardım çağırdı. Aniden, kızıl saçlı bir kadın odaya girdi. Tek bir kelime bile etmeden, kocaman elleriyle Bay Lorry’nin paltosuna yarı, yapıştı ve onu sandalyeden kaldırıp odanın diğer ucuna fırlattı. Kadın herkese, koşup Lucie için tuz ve soğuk su getirmelerini söyledi. Lucie’yi halının üzerinden kaldırarak nazikçe kanepeye yatırdı. Bay Lorry’ye dönerek haykırdı. “Yüce Tanrım, onun ödünü koparacak ne söylediniz? Ben Bayan Pross… Lucie’ye bebekliğinden beri ben bakıyorum… Ve bilin ki sizinle birlikte Paris’e geleceğim. Onu sakın bir daha böyle korkutmaya kalkmayın.” Jarvis Lorry peruğunu düzelterek gergin bir biçimde başını salladı. Lucie kendine geldiğinde de Bay Lorry ertesi günkü yolculuk için hazırlık yapmak üzere oradan ayrıldı.

Hayata Dönüş

Kral XVI. Louis, bolluk ve lüks içindeki yaşamından başka bir şeyi umursamazken, Paris sokakları sefalet ve pislik içindeydi ve muhtemelen Saint Antoine, şehrin en fakir bölgesiydi. Evler öylesine yıkık döküktü ki bölge sakinleri zamanlarının çoğunu sokakta geçirmeyi tercih ediyorlardı. İnsanların yiyecek hiçbir şeyi yoktu ve fakirlerin acınacak halde olmalarını hiçbir şekilde umursamayan asillere karşı doğal olarak derin bir nefret duyuluyordu. Zenginler, Saint Antoine bölgesinin daha sonra korkulu rüyaları haline gelecek olan kanlı Fransız Thtilali’nin patlak vereceği yer olduğunun henüz farkında değillerdi.

Yine Saint Antoine halkının sefalet ve acı dolu günlerinden birinde, bir şarap arabasından düşen bir fıçı,sokaktaki sert taşlara çarpıp çatladı. Şaraplar etrafa saçıldı. İnsanlar kırık fıçıya doğru koşarak yerlerden, dökülen şarapları yalamaya başladılar. Bazıları şarabı avuçlarken, diğerleri doğrudan taşların üzerinde kalan şarap damlalarını yalıyordu. Çocuklar bile koşturarak gelip bu korkunç şarap karışımından içmeye başladılar. çamur ile Şarap dükkânının sahibi Ernest Defarge, bu talihsiz manzaraya baktı. “Sanki her yer kana bulanmış,” diye düşündü. “Ama neden umurumda olsun ki? Bu onların problemi, bana pazardan bir fıçı daha getirirler.” Bu insanlık dışı manzaraya bir kez daha bakmadan dükkânina geri döndü. Oldukça meşgul olan Theresa Defarge, tezgâhın arkasından, işine ara vermeden kocasına baktı.

Başıyla, arkadaki masaların birinde oturup şaraplarını içen yaşlıca bir İngiliz ile genç kızı işaret etti. Kocası da bu durumun farkında olduğunu anlatmak istercesine başını salladı ve tezgâha doğru yürüdü. Jarvis Lorry ve Lucie Manette, dükkânın içine doğru yürümekte olan Ernest Defarge’ı fark ettiler. Bay Lorry, keskin bir baş hareketiyle Lucie’ye, Paris’e Defarge ile görüşmek için geldiklerini anlattı.Madam Defarge, bir an için bile durmadan bir yandan örgüsüne devam edip diğer yandan etrafında olup biten her şeyin farkındaykėn, Mösyö Defarge, gözle görülür bir ilgisizlik içinde işini yapıyordu. Son müşteri de dükkânı terk ettikten sonra, Bay Lorry, nazikçe sandalyesini geriye doğru itti ve sakince tezgaha doğru yürüdü. Mösyö Defarge ile fısıltıyla konuştu. Dükkân sahibi onaylarcasına başını salladı ve kapıya doğru yürümeye başladı.

Bay Lorry, Lucie’ye, onunla birlikte gelmesini işaret etti. Bay Lorry ve Lucie Manette, Saint Antoine’ın dar ve kirli sokakları boyunca Ernest Defarge’ı takip ettiler. Kısa zaman sonra, karanlık bir avluya vardılar ve her yeri çöplerle kaplı olan köhne bir merdiveni tırmandılar.

Jarvis Lorry, Mösyö Defarge’a, “Yanında bir başkası var mı?” diye sordu. Mösyö Defarge kızgın bir biçimde cevap verdi, “Siz aklınızı mı kaçırdınız? Elbette yalnız. Hep yalnızdı. Sizi temin ederim ki onu buraya getirdiğim halinden hiç farkı yok. Bir kez bile adını anmayın.

” Bay Lorry gergin bir şekilde başını salladı ve bir an için yavaşlayarak Lucie’nin önüne geçti. Merdivenin sonuna ulaştılar ve kapalı bir kapının önünde durdular. Mösyö Defarge onları izleyen kimse olmadığından emin olmak için etrafına baktı ve dikkatlice elindeki anahtarla kapının kilidini açtı. Lucie’nin hafifçe titrediğini gören Bay Lorry, ona cesaret vermek için elini nazikçe beline doladı ve “Endişelenme Lucie. Biraz sonra babanı göreceğiz,” dedi. Lucie, yüzü soğuk terler içinde Bay Lorry’ye dönerek, “Sanırım ben… babamı görmeyi kaldıramayacağım,” diye yanıtladı.

Yaşlı Ayakkabı Tamircisi

Çok küçük bir tavan arasıydı. Bay Lorry ve Lucie etrafa baktıklarında, yaşlı, cılız ve beyaz saçlı bir adamın, odadaki tek pencerenin önünde bulunan çok alçak bir iskemlede oturmakta olduğunu gördüler. Yaşlı adam, hararetli bir şekilde bir çift ayakkabı tamir ediyordu. Yüksek sesle, “Selamlar efendim,” dedi Defarge, yavaşça yaşlı adama doğru yaklaşarak. “Görüyorum ki ayakkabılarla işiniz neredeyse bitmiş. Olağanüstü göründüklerini söylemeliyim.” Yaşlı adam, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir esle, “Evet, neredeyse bitti,” dedi. Kapıya doğru bakmadığı için diğer iki kişiyi görmemişti. Mösyö Defarge yaşlı adama, “Bugün sizi görmek için birileri geldi,” dedi. Bay Lorry, yaşlı tamircinin Lucie’yi görmesini engellemek üzere hızlıca pencereye doğru yürüdü. Yaşlı adamın yüzünde, onu tanıdığına dair hiçbir iz yoktu. Bir müddet, sarkık suratının ortasındaki alev alev yanan gözleri ile Bay Lorry’ye baktı. Geçen zaman, gömleğinin beyaz rengini soldurmuş, dağınık sakalı göğsüne doğru sarkmıştı. Jarvis Lorry’yi daha iyi görebilmek için yüzüne vuran ışığı eliyle örttü.

Yüzü, yaşının gerektirdiğinden daha fazla kırışıktı. Mösyö Defarge, sessizliği bozmak için yaşlı adamın önünde eğildi ve yumuşak bir ses tonuyla, “Neden ona, yaptığınız ayakkabılardan söz etmiyorsunuz,” diye sordu. Tamirci Bay Lorry’ye bakmayı sürdürerek, çatlak bir sesle, “Bu ayakkabıları genç bir hanım için yapıyordum. Yürüyüşe çıkarken giyebilmesi için,” dedi. Cesaret kazanmış olan Bay Lorry, ona doğru eğilerek sordu, “isminizi öğrenebilir miyim efendim?” Yaşlı adam boş gözlerle Bay Lorry’ye bakıp sakince verdi, “Elbette… Ben Kuzey Kulesi’ndeki yüz beş numarayım.” Sonra yaşlı tamirci, gözlerini Bay Lorry’den ayırarak tekrar ayakkabılarla ilgilenmeye başladı. cevap Jarvis Lorry, buna daha fazla dayanamadı. Omuz silkerek, “Doktor Manette, lütfen bana bakın. Beni neden tanımıyorsunuz,” diye sordu. Yaşlı tamirci hiçbir şey hatırlamamasına rağmen, dikkatle Bay Lorry’ye baktı. Bay Lorry, adamı sıkıca omuzlarından yakaladığı için, tamir ettiği ayakkabılardan bir tanesi elinden düştü. Bay Lorry, adamın durumu karşısında dehşete düşmüştü. Mösyö Defarge’ı işaret ederek, “Peki ya sizi burada saklama ve size bakma riskini göze almış olan bu adamı da mı tanımıyorsunuz? Sizin sadık hizmetliniz Ernest Defarge’ı da tanımıyor musunuz? Ben ise Tellson’ın Bankası’ndan sizin bankacınız Jarvis Lorry. Hiçbir şey hatırlamıyor musunuz?” dedi.

Yaşlı adam hiçbir şey söylemedi. Elinden düşürdüğü ayakkabıyı yerden alarak çalışmayı sürdürdü. Lucie,hissettirmeden adamın arkasından yaklaştı. Artık yaslı tamirciyi rahatlıkla görebiliyordu ve korkmuyordu. Yaşlı adam için üzülüyordu. Aynı zamanda da babasına karsı büyük bir sevgi duyuyordu. Sonra, hala onu odada görmemiş olan yaşlı tamirci, önünde duran üçüncü kişiyi fark etti. Bir tamirci bıçağı kaparak kıza doğru ilerledi. Bay Lorry ve Mösyö Defarge biraz korkmuşlardı ve yaşlı adam ile Lucie’nin arasına girmeye çalıştılar ama Lucy onları durdurdu. Yaşlı tamirci kısık bir sesle, “Sen kimsin sevgili çocuğum,” diye fısıldadı. Lucie Manette, bu soruya cevap verebilecek cesareti kendinde bulamadı. Bunun yerine ona ellerini uzattı, adamın ellerini dudaklarına götürdü ve yanaklarından yaşlar akarak nazikçe ellerini öptü. Kafası karışmış olan tamirci mırıldandı. “Sanırım siz gardiyanın kızı değilsiniz, öyle değil mi?” “Hayır değilim,” diye yanıtladı Lucie ve adamın tahta sandalyesine dönmesine izin vererek sessizliğini korudu. Yaşlı adam bir şey hatırlamış gibi görünüyordu. Elinden bıçağını düşürdü ve parmaklarını Lucie’nin yumuşacık altın rengi saçları arasında dolaştırdı.

Aniden elini çekti ve kızın saçları yeniden omuzlarına döküldü Boynundaki zincire iliştirilmiş olan küçük keseyi açtı. İçinde birkaç yumuşak altın rengi saç teli vardı. Kesedeki saç tellerinden birkaç tanesini alıp aynı olup olmadığını görmek için Lucie’nin saçına yaklaştırdı. Sonra da haykırdı, “Ama bu mümkün değil. Bu gerçek olamaz.” “Şimdi her şeyi hatırlıyorum. Onun nazik başı omzumda, evimizde oturuyorduk. Sonra onu benden aldılar. Gardiyan, omzumdaki bu saç tellerini gördü ve onları saklamama izin verdi. Sen kimsin küçük meleğim? Bana ismini söyle.” Lucie, kollarını yaşlı adama dolayarak kontrolsüz bir şekilde ağlamaya başladı. “Daha sonra ismimi öğreneceksin. Bunun için çok fazla zamanımız olacak. Benimle, sonunda huzur bulabileceğimiz İngiltere’ye geri gelmeni istiyorum. Bilmen gereken tek sona ermek üzere olduğu.” şey, kederinin Hızlıca yolculuk hazırlıkları yapmaları gerektiğini fark eden Bay Lorry ve Mösyö Defarge, hemen odayı terk ettiler. Lucie, tavan arasında babasıyla birlikte kaldı. Adamlar kısa zaman sonra İngiltere’ye dönüş yolculuğu için yeterince yemek ve sıcak tutacak pelerinlerle geri döndüler.

Jarvis Lorry, Doktor Manette’nin merdivenlerden inmesine yardım etti ve Mösyö Defarge’ın şarap dükkânının önünde onları beklemekte olan arabaya doğru birlikte yürüdüler. Bu sırada yaşlı adam Lucie’den bir kez daha ayrılmak istemezcesine, eline sıkıca yapıştı. Mösyö Defarge, Doktor Manette’nin tamirci sandalyesi ve tamir çantasını taşıyarak onları takip etti. Avluya vardıklarında Doktor Manette, etrafındaki derme çatma evlere bakıp durdu. Sanki hapishane kuleleri ve gardiyanları arıyor gibiydi. Bunun yerine görebildiği tek şey, şarap dükkânın kapısının önünde, sokak lamba- sının yumuşak ışığı altında örgü örmekte olan Madam Defarge’ın silueti oldu. Atlar hızlıca uzaklaşırken Mösyö Defarge karısının yanına gidip şöyle dedi, “Umarım tekrar hayata dönmekten pişmanlık duymaz. İkinci hayatında daha şanslı olmasını dilerim.” Madam Defarge tek kelime etmedi. Arabanın gözden kayboluşunu izlerken, tek bir ilmek bile kaçırmadan, örgüsünü örmeye devam etti.

Charles Darnay

Fransa’nın Paris kentindeki Saint Antoine sokaklarının sefalet içinde olduğu o günlerden bu yana tam beş yıl geçmişti. Artık 1787 yılıydı. Doktor Alexandre ve Lucie Manette, Londra’daki evlerinde huzur içinde yaşıyorlardı. Doktor tamamen eski sağlıklı haline dönmüş ve bir kez daha tıbbi çalışmalarına başlamıştı. Jarvis Lorry de, Tellson’ın Bankası’nda çalışmaya devam ediyordu. Ancak iki ülkenin durumu da hâlâ oldukça kasvetliydi. İngiltere, geçen beş yıl içinde Amerika’daki kolonileriyle, felaketle sonuçlanan pek çok savaşa girmişti.

Fransa, İngilizlerle savaşan kolonilere yardım etmiş ve böylece İngiltere ile Fransa arasındaki ilişki tamamen bozulmuştu. Böyle bir politik atmosfer içinde, Londra’daki eski Bailey Mahkemesi, vatana ihanet suçlamasıyla bir dava açmıştı. Charles Darnay, Londra’da çalışan ve İngiliz savaş stratejileri kayıtlarını Fransız Hükümeti’ne sızdıran bir Fransız casusu olmakla suçlanıyordu. Davacı taraf, yaklaşık beş yıl önce Darnay ile birlikte Fransa’dan İngiltere’ye yolculuk etmiş olan iki İngiliz vatandaşını mahkemeye çağırmıştı. Charles Darnay o zamanlar Lucie Manette’nin hasta babası Doktor Alexandre Manette’e çok yardımcı olmuştu. Bu sebeple uzun boylu ve yakışıklı Charles Darnay, mahkemede Lucie’yi gördüğünde, yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. Bay Jarvis Lorry de yolculuk edenlerden biri olduğu için, o gün mahkemede bulunuyordu.

Fransız İhtilali’nin şafağında, İngiliz Hükümeti’nin avukatı, Charles Darnay’nin bir Fransız casusu olduğunu kolaylıkla kanıtlayabileceğini iddia ediyordu. Charles Darnay’nin savunma avukatları Bay Stryver ve Bay Carlton da davacı tarafın savunmasını dinleyenler arasındaydılar. Bay Stryver, davacı tarafın söyledikleri karşısında öfkelenirken, Bay Carton, mahkeme salonunun tavanına bakmayı tercih ediyordu. Savcı, birkaç tanık çağırdı. İlk tanık John Barsad’dı. Charles Darnay’nin en yakın arkadaşlarından olan yakışıklı bir beyefendi…

Savcı konuşmaya başladı. “Mahkemeye bugün neden burada olduğunuzu ve neden mahkûma karşı tanıklık etmek istediğinizi anlatır mısınız lütfen?” John Barsad, Charles Darnay’e kaşlarını çatarak baktı ve parmağıyla onu işaret ederek, “Çünkü ben bir vatanseverim efendim. Kralıma ve ulusuma ihanet eden birine karşı sessiz kalmaya dayanamam. Onun gerçek niyetini ve kalleşçe güdülerini fark edince, hemen yetkilileri uyardım.” Savcı, “Öyle mi,” diye sordu. “Peki tam olarak ne biliyorsunuz”
 “Kendi el yazısıyla yazılmış birtakım listeler taşıdığını fark ettim. Bunlar, Amerika’ya gönderilmek üzere, İngiliz Askeri Güçleri’nin detaylarını içeren belgelerdi.

Hele bu listeleri Fransız otoritelerine teslim ettiğini görünce daha büyük bir şaşkınlık yaşadım.” Savcı bir adım geri atarak, savunma avukatlarına, tanığı çapraz sorguya almak isteyip istemediklerini sordu. Sonraki birkaç dakika içinde Bay Carlton, John Barsad’ın aslında bir kumarbaz olduğunu ve çeşitli suçlardan dolayı bir süre hapishanede kaldığını kanıtladı. Sonunda da iddiasını kuvvetlendirmek üzere, John Barsad’ın aslında Charles Darnay’nin arkadaşı olmadığını, sadece bir sefer aynı posta arabasında yolculuk ederken karşılaştıklarını kanıtladı.

Utanmış görünen savcı, hemen ardından, uzun süre Charles Darnay’nin hizmetinde bulunmuş olan Robert Cly’ı kürsüye çağırdı. Robert Cly’a, Charles Darnay için ne kadar süre çalıştığı soruldu. “Son dört yıldır kendisinin sadık hizmetkârıyım,” diye yanıtladı Cly. Bu cevap karşısında memnun görünen savcı, “Bu süre içinde, bu adamın üzerinde, askeri güçlerimize yardım etmek üzere Kuzey Amerika’ya göndermekte olduğumuz gemiler ve askeri kuvvetlerle ilgili herhangi bir şey buldunuz mu?” diye sordu. Robert Cly efendisine bakmamaya çalışarak, “Aslında bakarsanız buldum efendim,” diye yanıtladı. Savcı,
“Peki söz konusu dokümanları nerede buldunuz Bay Cly?” diye devam etti.

“Ceplerindeydi efendim. Ve tabii çalışma masası da onlarla doluydu. Onları saklamak konusunda pek başarılı değildi efendim.”
“Peki sonra ne oldu? Onun hiç birileriyle buluştuğunu ve bu belgeleri birilerine verdiğini gördünüz mü?”
“Tekneyle Calais’ye gitmekte olan Fransız bir beyefendiyle buluştuğu Dover seyahatlerinin çoğunda onun yanındaydım. Tam olarak neler olduğunu anlamıyordum efendim ama şimdi…” Robert Cly, efendisi tarafından kullanılmış bir adam gibi görünüyordu.

Savcı sonunda Bay Carton ve Bay Stryver’a dudak bükerek, Cly’a sordu.
“Bu bilgiyi mahkemeye sunmanızdaki amaç nedir?”
“Hiçbir şey efendim. Ben sadece vatani görevimi yerine getirdiğim için kendimle gurur duyuyorum. Kralımı ve ülkemi çok seviyorum,” dedi Robert Cly, yüzünde gurur dolu bir ifadeyle. Ama bu durum, birkaç dakika içinde değişti. Bay Carton, Robert Cly’ın sadece bir hırsız değil, aynı zamanda bir zamanlar Fransız Hükümeti için çalışmış biri olduğunu, yine tanığın ifadesine dayanarak kanıtladı. Doğal olarak Charles Darnay hakkındaki ifadesi, mahkeme tarafından ciddiye alınmadı. Sırada Bay Lorry vardı. Hükümet avukatı ona dönerek sordu.

“Bay Lorry, geçmişe dönüp düşünmenizi istiyorum. Tam olarak beş yıl önce, kasım ayının bir cuma gecesiydi. Bir posta arabasıyla Londra’dan Dover’a yolculuk ediyordunuz. Haksız mıyım?” “Kesinlikle doğru,” diye yanıtladı Bay Lorry.
 “Çok güzel Bay Lorry. Şimdi lütfen o gece posta arabasında sizden başka biri olup olmadığını hatırlayıp bana söyler misiniz lütfen?”
“Evet, oldukça net hatırlıyorum. O gün benimle birlikte posta arabasında iki adam daha vardı,” diye onayladı Bay Lorry.
“Peki söz ettiğiniz bu iki adam, bir ihtimal, gece yarısı posta arabasını terk etmiş olabilirler mi?”


“Evet. Bundan eminim. Posta arabasını terk ettiler,” diye yanıtladı Bay Lorry. “O gün posta arabasında Charles Darnay’i gördüğünüzü hatırlıyor musunuz?” “Bundan emin olmama imkân yok. Oldukça soğuk bir geceydi ve yolcuların tamamının üzerine pelerinleri vardı. Üstelik karanlık ve sisliydi. Yolculardan hiçbirinin yüzünü görme ihtimalim yoktu,” diye yanıtladı Bay Lorry. “Hayatınız boyunca, bu adamı daha önce hiç gördünüz mü?” diye sordu savcı çaresizlik içinde. “Evet kesinlikle gördüm. Bundan birkaç gün sonra, Dover’dan Calais’ye dönerken, Charles Darnay ile tekne de tanıştım aynı gün bizimle birlikte İngiltere’ye. O da dönüyordu.”

“Peki saat kaçta tekneye bindi?” Bay Lorry gayet kararlı bir ifadeyle, “Diğer yolculara katıldığında, sanırım gece yarısını biraz geçiyordu,” dedi. gece yalnız mı seyahat ediyordunuz?”
 “Yalnız değildim. Teknede ahbaplarım Bayan Lucie Manette ve Doktor Alexandre Manette benimle birlikteydiler.” Savcı başını sallayarak sordu. “O tekne yolculuğu boyunca sanıkla hiç konuştunuz mu?” “Hayır,” diye yanıtladı Bay Lorry. “Rüzgârlı ve fırtınalı bir geceydi. Zamanımın çoğunu kamaramda geçirdiğimi hatırlıyorum.”

“Teşekkür ederim Bay Lorry. Başka sorum yok. Şimdi nazik Bayan Lucie Manette’in bir adım öne çıkmasını rica ediyorum,” dedi savcı. Lucie, Charles Darnay’nin yanından geçerken, ona acı dolu gözlerle bakmaktan kendini alıkoyamadı.
 “Pekâlâ Bayan Manette. Sanık Bay Charles Darnay ile ilk ne zaman karşılaştığınızı anlatmanızı rica ediyorum.”
“Bay Lorry’nin de az önce belirttiği gibi, bizimle Dover’dan Calais’ye seyahat ediyordu. O sıralar hasta olan babam biraz temiz hava alabilsin diye ona güvertede bir yatak hazırlıyordum. Bay Darnay ile orada tanıştık. Bana yatağı farklı bir yerde hazırlamam için yardım etmeyi teklif etti. Böylece babam üşütmeyecekti. Yardımı için ona minnettar kaldım.”

“Peki kendisi yalnız mıydı yoksa o gece güvertede başka biriyle buluştu mu?” diye sordu savcı.
“Hayır, başka kimseyle buluşmadı. Ama tekneye iki Fransız beyefendiyle birlikte bindi ve tekne hareket etmeden önce Fransızlar tekneden ayrıldılar.”
“Peki bu Fransız beyefendiler teknedeyken, üçünün birlikte ne yaptıklarını gördünüz mü?”
“Evet, birtakım kâğıtları inceliyorlardı ve fısıltıyla konuşuyorlardı.”
ç”Peki bir ihtimal, ne hakkında konuştuklarını duymuş olabilir misiniz?”
“Hayır duymadım.” Savcı hevesli bir şekilde, “Peki daha sonra yanınıza geldiğinde, size işiyle ilgili herhangi bir bilgi verip vermediğini hatırlıyor musunuz?” diye sordu.

Lucie, yalvarırcasına Charles Darnay’nin gözlerinin içine baktı. “Hatırlayabildiğim tek şey, Bay Darnay’nin son derece kibar olduğu. Umarım bugün burada söyle- diklerim ona zarar vermez,” dedi. Lucie’nin sözlerini duyan yargıç, kürsüsünün arkasından kükredi. “Bayan Manette, size yeminli olduğunuzu hatırlatmak isterim. Ve sorumluluk sahibi bir vatandaş olarak, kralınız ve halkınızın iyiliği için yalnızca gerçekleri anlatmalısınız. O sanıkla aranızda olup biten her Peyi tek tek anlatmanızı rica ediyorum.
Lucie gergin bir şekilde dudaklarını ovuşturdu ve konuşmaya başladı. “Bana işinden, işinin ne kadar tehlikeli olduğundan, çok önemli birtakım insanları nasıl etkileyebileceğinden ve onların çöküşüne sebep olabileceğinden söz etti.

Aynı zamanda, işinin doğası gereği, Charles Darnay’den farklı bir isimle seyahat ettiğini ve Fransa ile İngiltere arasında sürekli gidip gelmesi gerektiğini söyledi.” Avukat artık davayı kazandığından emindi. Öne doğru eğilerek sordu. “Peki Amerika’daki savaş? Size bununla ilgili de bir şeyler söyledi mi?” “Evet söyledi. İngiltere’nin Amerikalılarla fazla uğraşmaması gerektiğini, uğraşırsa kendilerinin zarar göreceğini söyledi. İngiltere dikkatli davranmazsa, George Washington’ın muhtemelen tarihte, şu anki kralımız III. George’dan bile daha popüler olacağına dair bir espri bile yaptı.” Son sözlerini söyledikten sonra, mahkeme salonuna derin bir sessizlik çöktü. Artık yargıç bile Charles Darnay’e küçümseyici bir ifadeyle bakıyordu. “Bu kadar Bayan Manette. Ülkenize çok iyi hizmet ettiniz.” Sonra, Doktor Alexandre Manette kürsüye çağrıldı.

Savcı, saygılı bir şekilde ona sordu, “Doktor Manette. beş yıl önce o teknede olanları hatırlıyor musunuz?” Doktor Mantte alnını ovuşturarak, “Hayır hatırlamıyorum. Beş sene öncesine dair zihnim tamamen bos. Hiçbir şey hatırlamıyorum,” dedi. “Hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir davayı bekleyerek çok uzun süre bir Fransız hapishanesinde kaldığınız doğru mu efendim?” “Bu konuda haklısınız saygıdeğer beyefendi. Öylesine uzun ve zalim bir zamandı ki zihnime büyük hasar verdi. O döneme dair neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorum. Yalnız birkaç yıl önce aniden, Londra’daki evimde yaşadığımı ve sevgili kızımın bakımı altında olduğumu fark ettim.” Savcı başını sallayarak cevap verdi.

“Teşekkür ederim Doktor Manette. Sizi burada daha fazla tutmayacağım.” Doktor Manette kürsüyü terk edip yerine dönerken, savcı bir başka tanık çağırdı. Doktor Manette, Lucie ve Bay Lorry’nin yanındaki yerini alırken, çağrılan tanık, Charles Darnay’i, 1775 kasımındaki o cuma gecesi, Bay Jarvis Lorry ile birlikte seyahat ettiği posta arabasını terk ettikten sonra, şehir merkezinde bir otelin önünde beklerken gördüğünü söyledi. Savcı, tanığın ifadesini, jüri ve Darnay’nin o otele kesinlikle Fransız Hükümeti’ndeki bağlantılarıyla görüşmek üzere gittiğine ikna etmek üzere yargıcı, Charles kullandı. Karşı tarafın ifadesini çürütmeye çalışan Bay Stryver, son tanığı çapraz sorguya almaya çalıştı ama başarılı olamadı.

Son tanık konuşurken bile Jarvis Lorry, Charles Darnay’nin ikinci avukatı Bay Carton’ın peruğunu çıkardığını ve bir kâğıt parçası üzerine bir şeyler karaladığını gördü. Bay Lorry, Bay Carton’ın o ana dek dava boyunca neden daha aktif bir rol oynamadığını merak etti. Sonra Bay Lorry, bir süre önce birinin ona Bay Carton’ın muhteşem bir avukat ve İngiltere çapındaki en iyi hukukçulardan biri olduğunu ancak akut bir alkol problemi olduğu için, işini yeterince iyi yapamadığını söylediğini hatırladı. Her ne kadar Bay Stryver’in başarısını kıskansa da aynı sebepten ötürü Bay Srtyver’ın himayesinde çalışmaktan mutluluk duyuyor olmalıydı. Carton çoktan yazmayı bitirmişti ve elindeki kağıdı meslektaşına uzattı. Bay Stryver hızlıca notu okudu ve hatırlatmak isterim efendim. Çok iyi düşünün ve bir kez daha sonra tanığa dönüp sordu.

“Size yemin ettiğinizi cevap verin. O gece otelde gördüğünüz adamın sanık Bay Charles Darnay olduğundan emin misiniz?” Adamın biraz aklı karışmış görünüyordu ama yine de ifadesinin arkasında durdu. “Ya o gece orada olan, Bay Charles Darnay’e çok benzeyen başka biriyse?”
“Bu pek olası değil. Yanıldığımı düşünmüyorum,” diye hızlıca cevap verdi adam. Bay Stryver tanığa yaklaşıp Sydney Carton’ı işaret ederek şöyle dedi,
“Şimdi sanığa dikkatlice bakmanızı ve sonra şurada duran partnerime dönmenizi istiyorum.” Tanık söyleneni yaptı ve Sydney Carton’a baktığında, yüzündeki ifade tamamen değişti.

İkisi, neredeyse birbirlerinin aynıydı. Üstelik yalnızca tanık değil, yargıç, Juri ve o gün mahkeme salonunda bulunan hiç kimse gözlerine inanamıyordu. Bay Stryver lafı daha fazla uzatmadan yargıcın önünde davacı tarafın tanıklarının ya yalancı ya da gördüklerinden emin olmayan kişiler olduğunu iddia etti. Avukatlar davayı kaparken, jüri de dağıldı. Sonunda, akşamın ilerleyen saatlerinde jüri, yargıca, aldığı kararı sundu. O gün mahkemede edindikleri tüm bilgilere dayanarak, sanık Bay Charles Darnay’nin kesinlikle ülkeye ihanet etmekten suçlu olmadığını belirtti. Charles Darnay, mahkemeden çıkan sonuç ve yeniden kazandığı özgürlüğü karşısında rahatlamış bir şekilde tanık kürsüsünden ayrılarak Sydney Carton’ın yanına geldi.

Sydney elini Darnay’e uzatarak, “Sanırım ikimiz de Tanrı’ya varlığımız için şükretmeliyiz, öyle değil mi? Kader daha iyi bir oyun oynayamazdı,” dedi. Darnay, Carton’a belli belirsiz gülümseyerek şöyle cevapladı,
 “Şu anda düşünebildiğim tek şey bir şeyler yemek. Sanırım kader biraz bekleyebilir.”
 “Haydi o halde, gidip bir an evvel akşam yemeği yiyelim. Kutlamalar başlasın,” dedikten sonra Sydney Carton, Charles Darnay’e mahkeme salonundan çıkarken eşlik etti. Yemekte Darnay, Carton’a yeniden özgürlünü kazanmasına yardım ettiği için teşekkür etti. “Lafını bile etme sevgili arkadaşım,” dedi Carton. Fakat yine de bugün kendinle gurur duymalısın. Ne de olsa Lucie Manette, kendini senin için üzülmekten alıkoyamadı.”

Lucie’den söz ederken Sydney Carton, muhtemelen o gece tavernada bulunan şarabın tamamını içmişti. Sydney yalnızca şarap içerken, Darnay yemeğini yemeye devam etti. Gecenin ilerleyen saatlerinde Charles masadan kalktı, Sydney’e döndü ve şöyle dedi. “Biliyor musun Sydney, dışarıda muhtemelen sana merhamet duyacak milyonlarca Lucie Manette vardır. Ama kendini bu şarap şişelerinin arkasına gizlersen ne bekleyebilirsin ki,” dedi. Sydney kan çanağına dönmüş gözlerini Charles’a çevirerek, “Hayır, Lucie bana asla merhamet etmezdi. Ve işte zaten bu yüzden içiyorum dostum. Hayatım boyunca hep yenilgiye uğradım. Hayır, Lucie Manette bana karşı asla merhamet duymaz. İşte bu yüzden dostum,” dedi.

Charles uzanıp Sydney’nin elini tuttu ve “Hayır Sydney, yeteneklerini çok daha iyi kullanabileceğinden eminim. Bu koca ülkedeki en iyi avukat olabilirsin, Sana olan inancım sonsuz,” dedi. Ardından bir kez daha yaptığı her teşekkür ettikten sonra Charles Darnay eve gitmek üzere şey için Sydney’e oradan ayrıldı ama üzgün Sydney Carton bir süre daha tavernada içmeyi sürdürdü. Sonunda, gecenin geç saatlerinde, bir şekilde Bay Stryver’in evine ulaşmayı başardı.

Herkes Bay Stryver’in bir avukat olarak çok başarılı göründüğünü ancak bu başarının altındaki esas dehanın Sydney’e ait olduğunu biliyordu. “Her zamanki gibi bugün de şahaneydin Sydney. Benzerlik fikrini nasıl bulduğunu merak ediyorum,” dedi Bay Srtyver ikisi birlikte masaya oturmuş şarap içerlerken. “Çok yakışıklı bir adam olan Charles Darnay ile tıpatıp benziyoruz. Tek farkımız onun şanslı olması,” diye geçiştirdi Sydney. Bay Stryver hararetle başını salladı. “Bunun şansla ilgisi yok Sydney. Bu çok çalışmakla ilgili ve sanırım kendin için bir şeyler yapmakla.

Sen her zaman başkalarını kurtarmaya hazırsın ama neden kendin için hiçbir girişimde bulunmuyorsun dostum? Hukuk fakültesinden beri hep böyleydin. Nedenini anlayamıyorum.”
 “Bu sorunun cevabını bilmiyorum ve sanırım bilmek de istemiyorum. Başka bir şeyden konuşalım.” Bay Srtyver gülümseyerek,
“Madem öyle diyorsun, güzel tanığımızdan bahsedebiliriz. Biliyorsun, hani mavi gözlü güzel tanık,” dedi  Sydney, Bay Stryver’in gözlerine bakmamaya çalıştı.


 “Ona dikkatlice bakmadım bile. Gerçekten o kadar güzel olup olmadığından emin değilim.”
“Yapma ama Sydney. Eminim mahkeme salonundaki herkes, gözünü tavandan ayırdığın her an, önündeki tutanaklara baktığını fark etmiştir.” Sydney bu konuda daha fazla ısrarcı olmak istemedi. Saat zaten çok geç olmuştu ve fazlasıyla sarhoştu. O gün olanları düşünerek evinin yolunu tuttu ve kendine acımadan edemedi. Yatağına tırmandı ve yastığına gömülerek ağladı. O gece de diğer gecelerden farklı değildi.

Korku

Mahkemenin üzerinden dört ay geçmişti ve bir pazar öğleden sonrası Bay Lorry, Doktor Alexandre ile Lucie Manette’i görmeye gitti. Bay Lorry, beklemek üzere sandalyede otururken, gözleri alçak tamirci taburesi ve tamirci aletlerine takıldı, Bunlar, Doktor Manette’in Fransız hapishanesinde geçirdiği zamanların zalim hatıralarıydı ve kendini korkmaktan alıkoyamadı. “Neden onlara öyle bakıyorsun?” Hemen arkasında, kapının önünde durmakta olan Bayan Pross’un sesiyle ilkildi,

Bay Lorry, onun hem Doktor Manette hem de Lucie’ye karşı fazlasıyla sevgi dolu olduğunu biliyordu. Bu sebeple, endişelerini onunla paylaşabilirdi.
“Doktorun neden bunları hâlâ evinde tuttuğunu anlamıyorum,” diye açıkladı Bay Lorry. Bayan Pross omuz silkerek, “Ben nereden bilebilirim? Bana bir şey söylemedi. Ama tüm bildiğim, bugünlerde evimize fazlasıyla ziyaretçi geldiği. O genç adamlardan bir tanesi bugün yine gelecek. İddiaya girerim ki küçük Lucie’me kur yapmak için. Ama söylemeliyim ki, erkek kardeşim Soloman’la karşılaştırıldığında hiçbirinin şansı yok.

Hayatında tek bir hata yaptı ve bu her şeyin sonu oldu.” Erkek kardeşi Solomon, onun bütün parasını ve mal varlığını çalarak, kadını tamamen beş kuruşsuz bıraktı Hemen ardından Doktor Manette ve Lucie odaya girdiler. Üçü birlikte oturup konuşmak üzere bahçeye çıktılar. Bay Lorry onlara Londra’da yapılmak üzere olan yeni binalar ve yollardan söz ederken, aniden Charles Darnay onlara katıldı. O da Bay Lorry’nin yanına oturdu ve tartışılan konu başlığını duyunca altını çizdi, “Bir gün hepinizi Londra Kulesi’ni gezmeye götüreceğim.

Ne de olsa mahkememden önce beni oraya hapsetmişlerdi. Orayı benden iyi bilen kimse yoktur.” Doktor Manette, Darnay’nin sıkıntılar karşısındaki bu mizahi yaklaşımını takdir ederek şöyle dedi;
“Aslına bakarsan Lucie ve ben, o olağanüstü yapıyı pek çok kez gördük.”
“O halde şunu duymalısınız efendim,” diye devam etti Darnay. “Bu hapiste bulunduğum süre içinde öğrendiğim bir şeydi. Kulede tamirat yapan işçilerin, daha sonra izini tamamen kaybettikleri bir zindan bulduklarına dair haberler geldi. Zindanı açıp içeri girdiklerinde, duvarların üzerinde pek çok karalamayla karşılaşmışlar.

Bilirsiniz, isimler, tarihler, her şey… Sonra da solmuş bazı kâğıt parçaları bulmuşlar. Belli ki bir mahkûm onu zindan görevlisinden saklamış. Hiç kimse kâğıtta ne yazdığını bilemeyecek.” Herkes hikâyeyi büyük bir ilgiyle dinlerken Doktor Manette’nin üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Charles Darnay solmuş kâğıttan bahseder bahsetmez Doktor Manette ellerini başına götürdü ve gözleri korkudan kocaman oldu. Babasının bu hareketini fark eden Lucie,
 “Baba kendini iyi hissedmiyor musun,” diye sordu. Kendine gelen Doktor Manette gülümsemeye çalıştı.
“Sanırım yağmur yağacak. Hep birlikte içeri girsek iyi olur.” Charles Darnay, Lucie ve Doktor Manette’in hızlıca içeri girmelerine yardım etti ama Bay Lorry, ters bir şeyler olduğunu anlamıştı. Doktor Manette’nin, Londra Kulesi hikayesi karşısında verdiği tepkide, ona doğru gelmeyen bir şeyler vardı.

Marki

Kralın yakın çevresini oluşturan asiller ve kraliyet ailesi tarafından yönetilmekte olan Fransa, bir çöküşün eşiğindeydi. 1780 yılında, kralın idaresindeki asillerden biri olan St. Evrémonde markisi, bizzat kralın ev sahipliği yaptığı bir resepsiyona katılma şerefine erişmişti. Tüm o ihtişamlı kıyafetler, pahalı mücevherler ve sınırsız lezzetli yemeklerle donatılmış olan gösterişli resepsiyonda görülen Fransa, sokaklarıyla, özellikle Saint Antoine gibi bölgelerle kıyaslandığında, başka bir dünyadaki başka bir ülke izlenimi veriyordu. Altmış yaşında ağırbaşlı ve haşmetli bir beyefendi olan marki, kendi kalesine doğru yola çıktığında saat epey geç olmuştu. Daha fazla Paris’te kalmak istemiyordu. Kral ona oldukça kaba davranmıştı ve marki hala utanç içindeydi.

İnsanların çaresizlik içinde uzaklaşmakta olan arabasının peşini bırakmadıklarını görünce kötücül bir haz duydu. Bu görüntü karşısında cesaretlenen marki, sürücüsüne iyice hızlanmasını emretti. Ama eyvah! Sürücü viraja doğru hızlanmaya çalıştıkça, atları sanki bir şeye takılıyordu. İçgüdüsel bir biçimde şaha kalktılar ve kuvvetlice kişnediler. Marki, yolculuğunun bölünmesinden hoşlanmamıştı ve sürücüsüne yola devam etmesini söyledi. Bir insan güruhu arabaya doğru koștu ve markinin emirlerini duyunca, hepsi birden sürücüyü tutup adım bile ilerlemesine izin vermediler.

Bütün bu olanlardan hiç de memnun olmayan Marki, bütün bu şama- tanın ne olduğunu görmek için pencereden dışarı baktı. Dizlerinin üzerinde oturan, kucağında bir battaniye t ve küçük bir çocuk gibi inleyen bir adam gördü. Tutan Adam daha fazla dayanamayarak, markinin arabasının çarptığı ölü çocuğunu da kucağına alarak doğru koştu ve çığlık çığlığa, “Onu öldürdün, onu öl- pencereye dürdün. Onu öylece öldürdün,” dedi. Marki önce kılıcına uzandı. Fakir insanlara güvenmez ve onları sevmezdi ama onca insanın orada toplaştığını görünce, kılıcı yerine çantasını aldı.


“Kendinize iyi bakamıyorsunuz ve sonra kendi hatalarınız için gelip bizi suçluyorsunuz.” Çantasından bir altın para çıkararak dışarı fırlattı.
“Atımın başına bir şey gelmediği için şanslısınız yoksa başınız büyük belaya girerdi.” Bu söylenenleri duyan bir adam kalabalığı yararak öne doğru koşturdu, haykırmakta olan babayı omuzlarından kavradı ve
“Metin ol Gasper dostum. Ölmüş olması daha iyi yoksa bu insanlık dışı koşullarda her gün ölecekti,” dedi. Duydukları karşısında mutlu olan marki şöyle dedi. “Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama aranızda zeki bir adam var. İsminizi öğrenmeyi çok isterim.

“Ernest Defarge,” diye cevapladı adam. onaylarcasına başını salladı ve sonra sokağın “Bu senin için. Arzu ettiğin gibi harca,” dedi. ortasına bir altın para daha atarak gösterişli bir tavırla, Bunları söyledikten sonra Marki yeniden arabasına yerleşti ve tam sürücüsüne hareket etmesini söyleyecekken, altın paralardan birinin yüzüne çarptığını hissetti. Bağırarak alnını ovuşturdu. “Kim bu küstah? Hemen cevap verin yoksa hepinizi kırbaçlatacağım.”

Dışarı baktığında babanın, hâlâ çocuğunun cesedinin başında ağladığını ve hemen yanı başında, örgü örmekte olan bir kadının gözünü dikmiş ona bakmakta olduğunu fark etti. Doğal olarak orada bulunan insanlardan hiçbiri markiye cevap vermedi ve kadın, Madam Defarge, bir yandan örgüsünü örmeye devam ediyor bir yandan da markiye bakmayı sürdürüyordu. Oradan ayrılmanın en doğrusu olacağını hisseden marki, sürücüsüne hızlıca Güneş batana dek uzun süre yolculuk ettikten sonra oradan uzaklaşması için emir verdi. fakir bir köye vardılar. Sürücü, yolculuğa devam edebilmek için atlarını değiştirmek üzere bir yerde mola verdi. Mola yerine vardıklarında, mavi şapka takan bitkin bir adamın da aralarında bulunduğu birkaç fakir insan arabaya yaklaştı.

Adam şapkasını çıkarıp markiye, “Mösyö, size bir söylemem gerekiyor,” dedi. “Ben yol yapımıyla uğraşıyorum ve arabanız köye girerken, inanılmaz bir manzarayla karşılaştım. Arabanızın altındaki zincirlere asılmış bir adam gördüm. Size zarar vermek istiyor gibiydi.” Marki, özellikle az önce köylülerle yaşadığı o küçük kazanın ardından fakir adama iyice öfkelenerek sert bir biçimde, “Sen ne diyorsun? Böyle bir: nasıl mümkün olabilir,” dedi.


“Üzgünüm ama bilmeniz gerektiğini düşündüm Mösyö. Kesin olarak söyleyebileceğim tek şey, o adamı daha önce bu taraflarda hiç görmediğimdir.”
“Onu tam olarak görebildin mi? Onu tarif edebilir misin?” Adam yere bakarak cevap verdi.
“Sürücü arabayı çok al sürerken onu çok yakından görebilmem mümkün mü Mösyö? Sadece bir adam gördüm, hepsi bu. Bundan daha fazla bir şey söyleyemem.” Öfkelenmiş olan marki konuk evine girdi ve görevliye sert bir biçimde, “Adamın dediğini duydun. Eğer buralarda yabancı birini görürsen, burada kalmasına izin verme. Dediğimi anlıyor musun,” diye bağırdı. Bunu söyledikten sonra marki koşarak arabasına döndü ve sürücüsüne onu eve götürmesini emretti.

Marki, kralın resepsiyonundan başlayarak o gün başına gelmiş olan her şeyi arkasında bırakmaya çalıştı. O akşam evinde bir konuk ağırlayacaktı. Yeğeni Charles, İngiltere’den onu görmeye geliyordu. O akşam birlikte yemek yediği Charles Darnay’ec nüp son derece ciddi bir şekilde sordu.
“Pekâlâ Charles. Neden Fransa’ya döndüğünü öğrenmek benim için çok önemli.”
“Amca,” diye söze başladı Charles. “Böylesine şanlı bir ailenin mensubu olmaktan gurur duyuyorum ama artik oldukça kaygılı olan halktan kaçabileceğimizi zannetmiyorum.

Onlara karşı çok özensiz davrandık ve şimdi geçmişimizin hayaletleri peşimizden geliyorlar. Babam muhtemelen bu evrende var olmuş en zalim adamdı. Ve onun ikiz kardeşi, zenginliğinin, tüm mal varlığının, aynı şeyi yaptın. Buradayım çünkü ölmekte olan anneme, ölüm yatağındayken mevkiinin varisi olan sen de insanlara iyilik yapacağıma, atalarımın ve ailemin yaptığı kötülükleri tersine çevireceğime dair söz verdim. Sürekli Fransa’ya dönmemin tek sebebi bu ve şimdi de yalnızca bunun için buradayım.” Charles konuştukça, marki öfkeleniyordu. Şarabından bir yudum aldıktan sonra Charles’ın doğrudan gözlerinin içine bakıp şöyle söyledi.

 “Ben asil bir aileye mensubum ve bizler, o sıradan kölelerden üstünüz. Sonsuza dek o kemirgenlerin, sahip olduğumuz hükümeti ve bu şanlı ulusu kontrol etmelerine izin vermeyeceğim. Eğer önüme çıkacak olursan, senin bile canını bağışlamam. Hayal kırıklığına uğramış olan Charles,
“Fransa artık benim değil. Yabancı bir ülkeye gidip hayatıma sıfırdan başlasam daha iyi olacak,” dedi. Marki, Charles’a kötücül bir ifadeyle gülümsedi ve eğer gidip İngiltere’de yaşamaya karar verirsen, bu sanırım ikimiz için de en iyisi olur,” dedi. Charles ekledi, “Orada kimse gerçekten kim olduğumu bilmiyor. Beni Charles Darnay olarak tanıyorlar ve bu da hayatımı yaşamam için yeterli.”
“İngiltere, geçmişte oraya kaçmış olan pek çok Fransız’a ev sahipliği yapıyor. En sonuncusu sanırım Manette adındaki yaşlı bir doktor ve onu eve götürmek için buraya kadar gelen kızı. Onların kim olduklarını biliyor musun?” diye sordu Marki sinsi bir ifadeyle. “Onlara ne olacak? Bana hemen söyle,” diye ısrar etti Charles. Ona bir cevap vermek yerine Marki, Charles’a odasını gösterdi.


“Ne yazık. Yine korkunç bir gün geçirdim.” Bunları söyledikten sonra Marki uykuya dalmaya çalıştı. Penceresinin önünde rüzgâr uğuldarken, gecenin karanlık perdesinden istifade edenler vardı. Bir adam gizlice markinin arazisine girdi ve yatak odasının penceresin doğru ilerledi, Ertesi sabah, Marki yatağında ölü bulundu. Bir bıçak, doğrudan kalbine saplanmıştı. Bıçağın etrafında saldırgan tarafından bırakıldığı düşünülen bir not vardı. “Son yolculuğu için hazır. İmza: Jacques.”

Sydney  Sonunda İtiraf Ediyor

Charles Darnay Londra’daki hayata uyum sağlamıştı. Bir okulda Fransızca öğretmenliği yapıyordu. Manettelerle çok fazla zaman geçiriyordu ve Doktor Alexandre Manette’i bu kadar sık ziyaret etmesinin altında yatan gerçek sebebin, aslında Lucie’yi görmek olduğunun herkes farkındaydı. Bir gün tüm cesaretini toplayarak Charles, Doktor Manette’e Lucie ile evlenmesinde bir sakınca olup olmadığını sormaya karar verdi.
”Su an esas önemli olan onun sana karşı ne hissettiği. Bu konuda onunla hiç konuştun mu?” diye sordu Doktor Manette. Charles, Lucie’yle ona karşı olan duygularını konuşmak konusunda birazcık çekingen davranıyordu. “Aslında hayır. Onunla konuşmalı ve onun fikrini almalıyım ama öncelikle sizinle konuşmam gerektiğini düşündüm. Ne de olsa başkaları da olabilir.”
“Bay Carton da onu sıklıkla arıyor,” dedi Doktor Manette. Bundan ne çıkarmam gerektiğini tam olarak bilmiyorum ama sanırım o da Lucie’den etkileniyor.
 Charles başını salladı fakat sonra tekrar ona dönüp dedi ki, “Elbette size bir şey daha söylemem gerekiyor efendim. Sizden bir şeyler saklamamın sağduyulu bir davranış olmayacağını düşünüyorum. Size kim olduğumu ve…

“Hayır hayır hayır,” diye bağırdı Doktor Manette açıkça üzüntüsünü belli ederek. “Bana şu anda hiçbir şey söylememelisin. Lucie’yle ilişkinizin gelişimine göre, benimle bu konu hakkında ancak düğün gününüzde konuşabilirsin.”
Charles, doktorun tepkisi karşısında oldukça şaşırmıştı ama Doktor onun daha fazla bir şey söylemesine müsaade etmeden ekledi, “Sanırım şu anda gitsen iyi olacak. Lucie’yle konuşmalıyım. Yalnız.” O akşam Lucie, akşam yürüyüşünden döner dönmez babasının çalışma odasına gitti. Ama babası orada yoktu. Onu diğer odalarda ararken aniden cılız bir kaç sesi duydu. Bu sesi çok iyi tanıyan Lucie, korkudan donakaldı. Aynı sesi bir kere daha, Saint Antoinedaki tavan arasında duymuştu. Babası ayakkabı tamirciliğine dönmüş olmalıydı.
Lucie, sesin geldiği yere doğru koştu ve babasını, yapmakta olduğu şeyi bırakarak onunla birlikte yürüyüşe çıkması için ikna etti. Bir süre için mahallenin etrafında yürüdüler ve Lucie sonunda eve dönüp babasını yatağına yatırdığında saat epey geç olmuştu.
O sıralar Lucie’nin, Charles Darnay’den başka bir talibi daha vardı.

Tek fark, Sydney Carton’ın, Lucie’nin onunla hiç ilgilenmediğini düşünmesiydi. Ancak Lucie’ye çok düşkündü ve ona en gizli duygularından söz edecekti. Bir gün Sydney, Lucie’yi ziyaret etmeye karar verdi.
Lucie oturma odasına onu kendisinin gelmesini beklerken görünce oldukça endişelenmiş ve sorma ihtiyacı hissetmişti. “Bir sorun mu var Bay Carton? Hiç iyi görünmüyorsunuz.” Sydney, hafifçe gülümsedi ve cevap verdi. “Henüz olmadı ama ne kadar sefil bir yaşam biçimim şey olduğunu biliyorsunuz.” “O halde alışkanlıklarınızı değiştirmek daha akıllıca olmaz mı?” diye sordu Lucie. “Hayatıma yeniden başlamak için artık çok geç. Gelecekte hiçbir şeyin benim için daha iyi olacağını düşünmüyorum. Bir ayağım çukurda. Ama tüm bunları unutun. Bugün buraya sizinle tamamen başka bir şey konuşmak için geldim.”
“Elbette. Lütfen devam edin. Söyleyeceklerinizi duymaktan mutluluk duyacağım.” Sydney, Lucie’nin cevabı karşısında duyduğu derin mutluluğun etkisiyle gülümsedi. “Bayan Manette, buraya bana gösterdiğiniz cömertlik için teşekkür etmeye geldim. Size duyduğum aşka karşılık vermeyeceğinizi biliyorum. Niye veresiniz ki? Aşkımızın henüz başlamadan bitmesinden ötürü mutluyum.”
Lucie, karşısında duran bu adam için üzüldü. Nazikçe gülümseyerek sordu.

“Ama bir şekilde size yardım edebileceğimden eminim Bay Carton.” Sydney iyi niyetle başını salladı. “Hayır Bayan Manette. Bu hiç gerekli değil. Yalnızca beni dinleyecek sabrı gösterdiğiniz için mutlu olduğumu belirtmek isterim. Sizi görmek, içimdeki aşk ve aile hislerini kabarttı. Sadece size bunları söyleyebilmek bile, benim için fazlasıyla yeterli.”
“Ama yine de Bay Carton…” diye israr etti Lucie.
“Eminim ki hayatınızın daha iyi yönde değişmesi için yapabileceğimiz bir şey vardır.”
“Sevgili Bayan Manette. Çoktan hayatım iyi yönde değişti bile ve bunu size borçluyum. Kalbimdekileri size söylememe izin verdiniz. Başka bir şeye ihtiyacım yok. Lütfen bana, az önce konuştuklarımızın sonsuza kadar aramızda kalacağına dair söz verin.’
“Elbette. Bu konuda hiç şüpheniz olmasın,” diye yanıtladı Lucie. Sydney, onun cömertliği ve ilgisine müteşekkir olarak gülümsedi. Elini dudaklarına götürdü ve “Benim sevgili Bayan Manette’im. Sydney Carton’ın, her zerresiyle, sonsuza kadar sizi seveceğini hep hatırlayın. Sizi gelecekte tekrar görmeyi umuyorum Bayan Manette. Adieu,” dedi.

Balık Avı

Jerry Cruncher, o gün işteydi. Londra’daki Tellson’ın bankasının önünde dururken, kocaman bir kalabalığın, Fleet Sokağı’ndan ona doğru gelmekte olduğunu gördü. Jerry daha yakından bakınca, bunun bir cenaze alayı olduğunu fark etti. Oğlu ile birlikte oturuyorlardı. Cenaze alayı onlara doğru yaklaştıkça, tabutların yanında yürüyen bazı insanların, “Hainler, casuslar,” diye bağırdıklarını duydu.

Kafası karışmış olan Jerry, cenaze alayına doğru yürüdü ve oradaki insanlardan birine yaklaşarak, “Ne oluyor, kim öldü?” diye sordu. Adam aceleyle cevap verdi. “Casus Roger Cly, hak ettiği sonu buldu.” Jerry Cruncher, Roger Cly’i ilk kez Charles Darnay’nin davasında gördüğü zamanı hatırladı. Tabutların toprağın altına indirilerek gömülmelerini seyretti.

gece akşam yemeğinden sonra Jerry Cruncher, karısı ve oğluna, arkadaşlarıyla birlikte balık tutmaya gideceğini söyledi. Oğlu, özellikle babası onu daha önce hiç balık tutmaya götürmediği için onunla birlikte gitmek istediğini söyledi.
“Lütfen baba. Yalnızca bir kez seninle birlikte geleyim. Ve söz veriyorum, ayakkabılarımı kirletmeyeceğim. Hatta her seferinde senin yaptığın gibi tırnaklarımın içinin toprakla dolmasına da izin vermeyeceğim.


“Bu kadar yeter,” diye bağırdı Jerry. “Artık bir baş belası olmayı bırak ve hemen yatağına git.” Gecenin ilerleyen saatlerinde, alet çantasından bir halat, bir zincir, bir çuval ve bir levye alarak evden ayrıldı. Oğlunun onu takip ettiğinin farkında değildi. Jerry Cruncher, uzun bir süre karanlıkta yürüdü. Bir zaman sonra ise iki arkadaşıyla buluştu. Birlikte, Jerry’ nin oğlu tarafından gizlice takip edildiklerinin farkında olmadan, buluşma noktalarına doğru yürüdüler. Sonunda yüksek bir taş duvarın önüne geldiler ve kocaman demir bir kapıya ulaşana dek duvar boyunca ilerlediler. Adamlar usta bir biçimde kapının üzerinden atladılar ve parmaklıklara vardılar.

Jerry’nin oğlu, babası ve arkadaşları oradan ayrıldıktan sonra saklanmaktan vazgeçerek ortaya çıktı ve içeriyi gözetledi. Burası bir mezarlıktı. Kapının demir parmaklıklarının arasından, babası ve arkadaşlarının “balık avını” izlemeye başladı. Oğlan, babasının bir mezar kazıp içinden bir tabut çıkardığını gördü. Tüm bu gördükleri küçük çocuğa o kadar fazla geldi ki, çılgına dönmüş bir biçimde karanlık ve boş sokaklar boyunca koşarak eve döndü. Ertesi sabah Jerry Cruncher’ın eve hiç balık götürmediğini söylemek sanırım gereksiz olur.

Oyun Başlıyor

Madam Defarge, elinden örgüsünü hiç düşürmüyordu. Parmakları sürekli bir ilmekten öbür ilmeğe atlıyordu. Ve hatta işini yaparken bile gözleri sürekli etrafta dolaşıyor, önünde olup biten her bir detayı fark ediyordu. Saint Antoine, kral ve zabitlerinin ilgilendikleri tek bölge olduğu için, sürekli etrafta casus arıyordu. Birinin ona seslenmesiyle dikkati dağıldı. “Theresa, ben döndüm.”

Bu, üç günlük Fransa sayfiye gezisinden dönmüş olan Ernest Defarge’ın sesiydi. Defarge, yanındaki mavi şapkalı adamı işaret ederek, “Yanımda bir arkadaşımı getirdim. Yol tamirciliği yapıyor. Ona birlikte düzgün bir kahvaltı yapabilmek için benimle buraya gelmesini söyledim.” Madam Defarge, yüzündeki ifadede en ufak bir değişiklik olmadan başını salladı ve kocasıyla arkadaşına yiyecek bir şeyler hazırlamak üzere içeri gitti.

Çok kısa bir süre sonra şarap dükkânına iki müşteri geldi. Mösyö Defarge ve yol tamircisi, kalkıp müşterilere katıldılar. Konuşmalarını dinleyen kimse olmadığından emin olmak için etrafı kontrol eden Defarge, konuşmaya başladı. “Sanırım artık bütün Jacques’lar burada olduğuna göre, toplantımıza başlayabiliriz.” Jacques ismi, Fransız Monarşisi’ni yıkmak isteyen tüm devrimcilerin kullandığı ortak bir parolaydı. “Adımı biliyorsunuz.

Ben Jacques Bir ve buradaki arkadaşım da Jacques İki olarak bilinecek,” dedi Mösyö Defarge, yanındaki yol tamircisini işaret ederek. Boş bir sandalye çekip oturan Mösyö Defarge, yol tamircisine dönüp şöyle dedi, “Artık başlayabilirsin Jacques İki.” Yol tamircisi, masaya iyice yaklaşarak fısıltı ile, “Sanırım Gaspard’ı ilk kez geçen sene yazın gördüm.” dedi. zincirlere asılmayı başarmıştı ama o gün esas “Bir şekilde Saint Evrémonde Markisi’nin arabasının niyetinin markiyi öldürmek olduğunu bilmiyordum.”

Jacques Üç sordu, “Onu sadece o gün mü gördün yoksa daha sonra tekrar gördün mü?” “Ne yazık ki gördüm,” diye itiraf etti Jacques İki, “Ama bu benim için güzel bir manzara değildi çünkü aylarca polisten kaçmayı başaran Gaspard, sonunda yakalanmıştı. Onu köy meydanındaki darağacında sallanırken gördüm. Öfke ve nefret içinde köyü terk edip amaçsızca yürürken Jacques Bir ile karşılaştım.”

Mösyö Defarge, Jacques İki’ye gülümsedi ve “Bizimle birlikte çalışmak üzere senin gibi insanlara ihtiyacımız var ama senin için sorun olmazsa, bir dakikalığına dışarı çıkmanı istiyorum.

Böylece önceden aramızda bazı meseleleri tartışabiliriz,” dedi. Yol tamircisi ayağa kalkıp hemen orayı terk etti. Yalnız kalır kalmaz Jacques Üç, Mösyö Defarge’a doğru eğilip, “Sanırım bu köy otoritelerine bir ders vermeliyiz,” dedi. “Zavallı Gaspard. Onun ölümünün öcünü almalıyız.”


“Gaspard bizim kardeşimizdi ve ona yapılanı cezasız bırakmayacağız. Bu tiranlar, yaptıklarının bedelini çok ağır bir biçimde ödeyecekler,” diyerek otoriter bir biçimde verdi Mösyö Defarge. Bu noktada Jacques Dört, “Ama bu listeyi… yanımızda taşıyarak yanlış yapmadığımızdan emin misin? Bunu yalnızca onun okuyabileceğini biliyorum ama yine de” diye başladığı konuşmasını,

Madame Defarge’ı işaret cevap ederek sonlandırdı. Mösyö Defarge, “Sizi temin ederim ki, listeyi yanımızda taşımaktan çok daha büyük problemlerim var,” dedi. “Hepiniz Theresa’nın davamıza nasıl tutkuyla bağlı olduğunu biliyorsunuz. Üstelik kendi ördüğü özel tasarımlar ve motiflerle dolu olan bu listeyi ondan başkası okuyamaz.” Yol tamircisi içeri geri çağrıldı ve ona bir görev verildi.

Köyüne geri dönecek ve Gaspard’ın ölümünden sorumlu olan köy otoritelerine saldırmak üzere, Jacques’lar için istihbarat toplayacaktı. Jacques, aynı zamanda devrimcileri yakalamak üzere Saint Antoine’a gönderilmiş olan yeni bir casustan da söz etti.

Mösyö Defarge bu konuda hemen karısını uyardı ve ona gözünü açık tutmasını söyledi. Haberi duyan kadın, “Endişelenme,” dedi. “Onun adını listeme öreceğim. İsmi neymiş?” Mösyö Defarge omuz silkerek, “Sanırım John Barsad ismini kullanıyor. Bir İngiliz olduğunu düşünüyorum,” dedi. Bekledikleri üzere, ertesi gün şarap dükkânlarına bir İngiliz geldi ve Madam Defarge’la konuşmak üzere tezgâha doğru yürüdü. “Merhaba.

Örgünüzün sahiden de son derece etkileyici olduğunu belirtmeliyim sevgili leydim.” John Barsad, kendi adının harflerinin çoktan bu listeye örülmüş olduğunun farkında bile değildi. Madam Defarge ona bir kadeh şarap ikram ederek masumca cevap verdi. “Önemli bir şey değil. Sadece kendimi meşgul etmek için örgü örüyorum.” Üstelik listede soyadının harfleri de yazıyordu. B-A-R-S-A-D. John Barsad içkisinden bir yudum aldı ve etrafına baktı.

 “İşler pek iyi görünmüyor, öyle değil mi?” “Eskiden işlerimiz hiç bu kadar kötü gitmezdi. Bu günlerde yanıtladı Madam Defarge.
“Ama bu fakir insanların ellerinden ne gelir ki? Kralı günlerde tek bir müşteri bulmak bile çok zorlaştı,


” diye  onları düşürdüğü şu sefil duruma baksanıza. Rezil bir durum olduğunu belirtmeliyim.”
“Sanırım öyle,” diye yanıtladı Madam Defarge soğukkanlılığını koruyarak. “Söylediğime katılmıyor musunuz,” diye sordu John Barsad. Ama Madam Defarge kendini ele vermek istemiyordu.

“Dükkânımıza baksanıza. Şimdi tüm enerjimizi burayı ayakta tutmak için mi harcamalıyız yoksa bugünlerde sokaklara dökülmüş olan isyan içindeki halka üzülmekle vakit mi kaybedeceğiz?” John Barsad yine bir açmazın içindeydi çünkü Madam Defarge’dan hiçbir bilgi alamayacağını anlamıştı. Tekrar denedi. “Ama yine de ne derseniz deyin, Gaspard’a bunu yapmamalılardı. Ne kötü bir ölüm biçimi.” Madam Defarge yine konuya karşı ilgisiz göründü. Hak ettiğini buldu. Bir adamı öldürürseniz sizi de öldürürler. Başına gelenler hiç de şaşırtıcı değil.” John Barsad

tezgaha doğru eğildi, Madam Defarge’a yaklaşarak fısıldadı. “Ama bunun dışında bir şey daha duydum. Buradaki halk, Gaspard’a yapılanlar yüzünden çok üzgünmüş. Onun ölümünün intikamını alacaklarını söylüyorlar.”


“Ah kocam geldi,” dedi Madam Defarge kapıya doğru bakarak. Mösyö Defarge, tezgâha doğru yaklaşırken John Barsad ona döndü ve yüksek sesle,
“Tanıştığımıza memnun oldum Jacques,” dedi. Mösyö Defarge kafası karışmış bir şekilde ona baka- verdi. “Üzgünüm ama benim ismim Ernestrak cevap Defarge, Jacques değil.” John Barsad, Defarge’ı duymazdan gelip kendinden şüphe etmeden, “Boş verin. Ama Ernest Defarge ismini daha önce nerede duydum? Ah birkaç yıl önce hapishaneden salıverilen doktorun sığındığı kişi siz değil miydiniz? Sanırım ismi Doktor Alexandre Manette idi.” Mösyö Defarge, onaylarcasına başını salladı,
“Evet o bendim.”


“Ne iyi,” diye devam etti Bay Barsad. “Onlardan hiç haber alıyor musunuz? Saygıdeğer doktor dan?” ya da kızından John Barsad’ın nereye varmaya çalıştığını anlayan Madam Defarge konuşmalarını bölerek, “ingiltere’ye Londra’ya vardıklarında bize yazdılar ve sonra sanırım yerleştiklerinde, iyi olduklarına dair bir mektup daha gönderdiler. Onlardan son haber alışımız buydu sanırım.”

Barsad, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Defargelara, “O halde size bazı haberlerim var,” dedi.
“Yakında Charles Darnay adında bir adamla evleniyor.” Darnay’in, gece Gaspard’ın öldürdüğü Saint Evrémonde Markisi’nin yeğeni olduğundan da haberleri yok. Madam Defarge bu bilgiyle pek ilgilenmedi ama Mösyö Defarge biraz şaşırmış görünüyordu. John Barsad şarabının parasını ödeyip dükkânı terk edene dek Mösyö Defarge tek kelime daha etmedi. Mösyö Defarge karısına dönerek,


“Bu gerçek olamaz. Umarım ihtilal başladığında Lucie ve kocası bir daha asla Fransa topraklarına adım atmazlar,” dedi. Madam Defarge hala konuya karşı oldukça ilgisiz görünüyordu. Çılgınca bir hızla örgüsünü örmeye devam ediyordu. “Gelirlerse sana ne?”

Mösyö Defarge tam bir şey söylemek üzereydi ki aniden donup kaldı. Gördüğü şeye inanamıyordu. Karısının örgüsünü işaret ederek, “Theresa, Doktor Alexandre Manette hapse girmeden önce bizim için çok fazla şey yaptı. Lucie’yi çocukluğundan beri tanırım. Daha da önemlisi, Charles Darnay’in ismini listene eklediğini görüyorum,” diye bağırdı.

İhtilal

Fransa’nın en kirli sokağı olan Saint Antoine, artık eski ifadesini kaybetmişti. Bölgedeki herkesin elinde levyeler, baltalar ve hatta dolu tüfekler vardı. İnsanlar artık çürümüş bir devletin himayesinde olmayı kabul etmiyor ve Monarşi’nin bu ilgisiz tavrına daha fazla da- yanamıyorlardı. Monarşi’ye karşı savaşmaya hazırlardı.

Fransız İhtilali’nin merkezi, Saint Antoine’ın ortasındaki şarap dükkânı ve dükkânın önünde durup insanlara emirler yağdırarak onlara cephane ile silah dağıtan dükkân sahibi Ernest Defarge’di. Her ne kadar Theresa De farge elindeki örgüyü bırakıp yerine silah ve balta almış alsa da sakinliğini koruyordu. Fakat devrimin yarattığı i. Defargelar, köylülerin monarşiye karşı savaşmalarına gerginlik, Ernest Defarge’ın yüzünde açıkça görülüyor liderlik ediyorlardı.

Madam Defarge bağırıyordu, “Bu savaşta kadınlar da ver almalı. Bizler de erkeklerin yanında yer alarak bizi bu duruma sokan bu pislikleri, bu hainleri öldürmeliyiz.” Mösyö Defarge emir verdi, “Zaman geldi. İleri kardeşlerim. Bastille artık düşmeli.” Defarge emir erir vermez, şarap dükkânında bulunan insan güruhu, sokaklarda gördüğü her polis ve hükümet görevlisine saldırarak akın akın bu devasa hapishaneye doğru ilerledi.

Hendekler kazan ve hatta Bastille’e saldırmak üzere yüksek duvarlara tırmanan bu insanlar için, hiçbir engel aşılmaz değildi. “Ateş etmeye devam edin,” diye bağırdı Mösyö De- farge. “Çoktan ilk asma köprüyü yıktık bile ama hâlâ yapacak çok işimiz var. Haydi, devam edin.

Vazgeçmek yok.” Jacques İki, Jacques Üç, Jacques Yüz, Jacques Bin, hepiniz… Savaşmaktan asla vazgeçmeyin.” Sonunda Bastille’iniçinden beyaz bir bayrak yükselene kadar, savaş saatlerce sürdü. Bu koca insan denizi, zafer sarhoşluğu içinde devasa duvarlı yapıya doğru koştu. Doğrudan hücrelere yönelerek, tüm mahkumları serbest bıraktılar.

Özellikle de hiçbir gerekçe olmadan hapse atılmış ve uyduruk bir mahkemeye bile çıkarılmamış olan siyasi mahkumları. Ardından, Jacques’lar, tüm mahkûmların kayıt ve dosyalarına saldırıp onları yaktılar. Jacques’lar daha da ileri gittiler. Mösyö Defarge da kaçmakta olan bir gardiyanı yakalayıp emir verdi.
“Beni hemen Kuzey Kulesi’ndeki 105 numaralı hücreye götür yoksa ölürsün.

” Korkmuş gardiyan, cebinden bir deste anahtar 13 kararak geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Defarge, yanında bulunan birkaç Jacques ile birlikte gardiyanı takip etti. Kocaman aşıp, soğuk, nemli ve dar koridorlar boyunca yürüyerek, bu meşakkatli yolun sonuna geldiler.

Nihayet, soğuk ve sert kapısının basamakları üzerinde 105 yazan bir hücreye ulaştılar. Mösyö Defarge, yanında bulunan Jacques Üç ile birlikte sessizce hücreye girdi ve dikkatle etrafına baktı. Rutubetli hücrede sadece bir sandalye, bir masa ve bir saman yatak bulunuyordu. Mösyö Defarge öne doğru eğildi ve yatağın altında bulunan bir kül yığınına baktı Bir şey arıyormuşçasına ellerini kül yığınının arasında gezdirirken, Jacques Üç bağırdı; “Bak Jacques

Bir. Adının baş harfleri.” Mösyö Defarge, “JacquesÜç’ün işaret ettiği yöne baktı. Kurumla kaplanmış duvarın üzerinde A ve M harfleri parıldıyordu. Ayrıca baş harflerinin altına “doktor” kelimesi kazınmıştı. Mösyö Defarge, bu kelimeleri görmekten mutluluk duymadı ama yine de hemen harekete geçti. Sandalyeyi kırmakla başladı.

Sonra masayı ve en sonunda da önünde duran saman yatağı. Aradığını bulamayan Mösyö Defarge, JacquesÜç’ten taş duvarları ve bacayı kırmasını istedi. Jacques Üç söyleneni yapmaya başladığında, duvar, levhalar halinde dökülmeye başladı. Ardından Mösyö Defarge, ellerini bacanın içinde gezdirerek çoktan dökülmeye başlamış olan parçaları yere attı.

Elinde tuttuğu meşaleyi, içini aydınlatmak üzere bacaya doğru uzattı. Bir anda parmaklarının ucunda yumuşak bir şey hissetti. Ellerini bu nesnenin etrafında dolaştırdı ve onu saklandığı yerden çekip çıkardı. Nesneyi yüzüne yaklaştığını, yüzündeki ifade tamamen değişti. Sonunda paketi bulmuştu. Bastille’in içindeki manzara mide bulandırıcı biçimde kanlıydı. İsyancılar hala saldırıyor ve askerleri öldürüyorlardı. Bazıları direklere asılmış, diğerlerinin ise başları kesilmişti.

Avlu ve Bastille’in içi, tamamen kırmızıya boyanmıştı. Üstelik sadece Bastille değil, Fransa’daki tüm saray ve hapishaneler yakılıp yıkılmıştı. O şanslı intikam ve kefaret gününün sonunda güneş batarken, fakir bir yol tamircisi, dudaklarında kocaman bir gülümsemeyle, önündeki tepenin üzerinde bulunan bir kaleden yükselmekte olan dumanların, karanlık gökyüzündeki yansımasını izledi. Saint EvremondeMarkisi’nin dağın üzerindeki kalesi, aşağıdaki vadiye doğru parça parça dökülüyordu.

Doktor Menatte’e Yardım

Sadece aile ve yakın arkadaşlarının katıldığı Charles Darnay ile Lucie’nin düğünü, oldukça ses getirmişti. Tören küçük bir kilisede gerçekleşmişti ve elbette Doktor Alexandre Mantte, Jarvis Lorry ve Bayan Pross da katılmışlardı. Ancak Bay Lorry’yi bir korku kaplamıştı. Doktor Manette, düğünden önce Charles’la baş başa konuştuğu günden beri pek de iyi görünmüyordu ve Lorry’nin korkuları hiç de yersiz değildi. Bay Lorry, bir keresinde Lucie evde yokken Doktor Manette’i ziyarete gelmiş ve Bayan Pross, gergin bir biçimde, doktorun üst kattaki odasını işaret ederek onu içeri almıştı. Odadan çekiç sesleri geliyordu. “Burası çok tatsızlaştı,” dedi Bayan Lorry. Beni hatırlamadığı, bütün gün oturup ayakkabılarını tamir ettiği günler oluyor. Bay Lorry, doktorun odasına hızlıca girdi ama doktor onun geldiğini fark etmedi bile. Bu sürecin sona ermesi günler sürdü. Bay Lorry, bankadan birkaç gün izin alarak Bayan Pross’un Doktor Manette’yi yeniden kendine getirmesine yardımcı olmaya çalıştı ama başarılı olamıyordu. Sonunda onuncu gün Bay Lorry, Manette’nin evine geldiğinde, evi sessiz bulunca memnun oldu. Tabure ve tamirci aletleri bir kenara kaldırılmıştı ve Doktor Manette tip kitaplarına dalmıştı.

Bay Lorry, bunun Doktor Manette ile konuşmak için en doğru zaman olduğunu düşünerek ona yaklaşıp yanına oturdu ve şöyle dedi. “Doktor Manette, sizden tıbbi bir tavsiye almak için geldim. Doğruyu söylemek gerekirse son zamanlarda oldukça tuhaf davranmaya başlayan bir arkadaşım hakkında. Ona nasıl yardımcı olabileceğimi öğrenmeliyim.” Doktor Manette, Jarvis Lorry’nin, aslında kendisinden bahsettiğini anlamamıştı. Aksine, iyice düşündü verdi. “Sanırım arkadaşın, hayatının bir dönerek cevap minde bir çeşit istırap çekmiş ya da bir travma yaşamış. Doğru mu?” Bay Lorry onaylarcasına başını salladı ve “Evet efen- dim. Geçmişte uzun süre acı çektiği doğrudur. Hepimiz tamamen iyileştiğini zannediyorduk ama ne yazık ki tekrar eski haline dönmeye başladı,” dedi. “Peki bu uzun süredir mi devam ediyor,” diye sorguladı Doktor Manette. “Evet, neredeyse bir hafta ya da on gündür bu durumda,” diye yanıtladı Bay Lorry. Doktor, bu konu üzerine biraz daha düşünerek, “Senin bu arkadaşının hiç yakın akrabası var mı,” diye sordu. “Evet,” dedi Bay Lorry karşılık olarak. “Ona sahip çıkan bir kızı var ama kızını uyarmadan önce ona yardımcı olabilmek için sizinle konuşmaya karar verdim.

Doktor Manette başını sallayarak cevap verdi. “Doğru bir şey yaptın dostum. Eğer bana sorarsan, sanırım yakın zaman önce geçmiş travmasını tetikleyen bir olay yaşamış. Muhtemelen kızı ya da bir başkası, ona geçmiş hayatını hatırlatacak bir şey söylemiş olmalı.” Bay Lorry oldukça ilgili bir biçimde, “Peki bu durum zaman zaman tekrarlanacak mı,” diye sordu. “Umarım tekrarlanmaz. Ne de olsa bundan oldukça kolay kurtulmuş,” dedi Doktor Manette. Bay Lorry bunu duyunca bir nebze de olsa rahatlamıştı. “Size olanlar hakkında biraz daha bilgi vereyim. Geçmişte yaşadıklarıyla başa çıkmak için bir demirci ustası olarak çalışmaya başlamıştı. Demir eritiyor ve şekil veriyordu. Ya da nal ve buna benzer şeyler yapıyordu. Şimdi bu durum tekrarladığında da aynı şeyi yapıyor. Onu bundan alıkoymak için bana tavsiye edebileceğiniz bir şey var mı?” Detaylar hakkında bilgi sahibi olan Doktor Manette salladı ve sonra söyle dedi. “Bence bu oldukça doğal. Travmasını bastırmak için bir demirci ustası gibi davranıyor olabilir.

Kendini bu zihinsel yaradan uzaklaştırmak için eski hayatına dönmek istiyor ve bu yüzden bunu yapıyor olabilir.” Bay Lorry, sandalyesinde hafifçe kıpırdanarak, “Ama o zor zamanları atlatalı çok oldu,” dedi. “Anlamıyorsun. Bu aletler onun arkadaşları. O yalnızken onun yanındaydılar. Onlardan kurtulması çok zor. Ama onun arkadaşı olarak bu aletleri hemen yok etmeni öneririm,” diye açıkladı Doktor Manette. Bay Lorry gülümsedi. Çıkış yolu buydu. “Çok teşekkür ederim Doktor Manette. Benim için çok önemli olan bir sorunu çözdünüz.” Doktor Manette, yardımcı olabilmenin verdiği mutlulukla gülümsedi ama Bay Lorry odayı terk etmeden önce Doktor ekledi, “Tek bir şeyden emin ol dostum. Bu aletleri, arkadaşın orada değilken yok et.” Sonraki birkaç gün Bay Lorry ve Bayan Pross, Doktor Manette’i İngiltere kırsalında kısa gezintilere çıkardılar. Temiz hava doktora çok iyi geldi ve kısa süre içinde bu

gezintilere kendi başına çıkmaya başladı. Yine gezintiye çıktığı günlerden birinde, Doktor Manette evde değilken, Bay Lorry ve Bayan Pross, gizlice odasına girdiler. Taburesini kırıp tahta parçalarını şöminede yaktılar. Aynı zamanda tamirci malzemelerini toplayıp bahçeye gömdüler. Lucie ve Charles balayından geri döndüklerinde, yeni evli çifti arayan ilk kişi Avukat Sydney Carton’dı. Sydney, Charles’ın mahkemesinin olduğu geceki davranışından ötürü ondan özür diledi ve onları sıklıkla ziyaret etmek için izin istedi. Bu zavallı avukat için üzülen Lucie, Charles’a, “Eğer Bay Carton olmasaydı, sen özgür bir adam olamazdın.

Ona yardımcı olmamız lazım çünkü o iyi bir insan ve daha da önemlisi, o sana yardım etti,” dedi. Charles Darnay, çok kibar bir adam olduğu için, yardımcı olmak konusunda çok istekliydi. Lucie, bir kız çocuğu dünyaya getirdiğinde, aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Büyüyüp konuşmaya ve evin içinde yürümeye başladığında küçük kız sürekli hediyelerle onu ziyaret eden Sydney amcasına çok düşkün bir hale gelmişti. Fakat hem Lucic hem de Charles, Sydney’in küçük kızlarıyla oynamak üzere eve her gelişinde, her zaman olduğu gibi alkol koktuğunu fark ediyorlardı. 1789 yılının sıcak bir temmuz öğleden sonrası Bay Lorry, Doktor Manette’i ziyarete geldi. Bay Lorry onlara haberi verdiği zaman Lucie ve Charles yaşlı doktorla birlikte oturuyorlardı. Fransız İhtilali sonunda Fransa sokaklarında patlak vermişti.

İhtilal

Fransa’nın en kirli sokağı olan Saint Antoine, artık eski ifadesini kaybetmişti. Bölgedeki herkesin elinde levyeler, baltalar ve hatta dolu tüfekler vardı. İnsanlar artık çürümüş bir devletin himayesinde olmayı kabul etmiyor ve Monarşi’nin bu ilgisiz tavrına daha fazla dayanamıyorlardı. Monarşi’ye karşı savaşmaya hazırlardı. Fransız ihtilali’nin merkezi, Saint Antoine’ın ortasındaki şarap dükkânı ve dükkânın önünde durup insanlara emirler yağdırarak onlara cephane ile silah dağıtan dükkân sahibi Ernest Defarge’dı.

Her ne kadar Theresa Defarge elindeki örgüyü bırakıp yerine silah ve balta almış olsa da sakinliğini koruyordu. Fakat devrimin yarattığı gerginlik, Ernest Defarge’ın yüzünde açıkça görülüyo du. Defargelar, köylülerin monarşiye karşı savaşmalarına liderlik ediyorlardı. Madem Defarge bağırıyordu, “Bu savaşta kadınlar da ver almalı. Bizler de erkeklerin yanında yer alarak bizi bu duruma sokan bu pislikleri, bu hainleri öldürmeliyiz.”

Mösyö Defarge emir verdi, “Zaman geldi. İleri kardeşlerim. Bastille artık düşmeli.” Defarge emir verir vermez, şarap dükkânında bulunan insan güruhu, sokaklarda gördüğü her polis ve hükümet görevlisine saldırarak akın akın bu devasa hapishaneye doğru ilerledi.

Hendekler kazan ve hatta Bastille’e saldırmak üzere yüksek duvarlara tirmanan bu insanlar için, hiçbir engel aşılmaz değildi. “Ateş etmeye devam edin,” diye bağırdı Mösyö De- farge, “Çoktan ilk asma köprüyü yıktık bile ama hala yapacak çok işimiz var. Haydi, devam edin. Vazgeçmek yok.” Jacques İki, Jacques Üç, Jacques Yüz, Jacques Bin, hepiniz… Savaşmaktan asla vazgeçmeyin.” Sonunda Bastille’in içinden beyaz bir bayrak yükselene kadar, savaş saatlerce sürdü. Bu koca insan denizi, zafer sarhoşluğu içinde devasa duvarlı yapıya doğru koştu. Doğrudan hücrelere yönelerek, tüm mahkûmları serbest bıraktılar.

Özellikle de hiçbir gerekçe olmadan hapse atılmış ve uyduruk bir mahkemeye bile çıkarılmamış olan siyasi mahkûmları. Ardından, Jacques’lar, tüm mahkûmların kayıt ve dosyalarına saldırıp onları yaktılar. Jacques’lar daha da ileri gittiler. Mösyö Defarge da kaçmakta olan bir gardiyanı yakalayıp emir verdi. “Beni hemen Kuzey Kulesi’ndeki 105 numaralı hücreye götür yoksa ölürsün.” Korkmuş gardiyan, cebinden bir deste anahtar çıkararak geldiği yöne doğru koşmaya başladı.

Defarge, yanında bulunan birkaç Jacques ile birlikte gardiyanı takip etti. Kocaman taş basamakları aşıp, soğuk, nemli ve dar koridorlar boyunca yürüyerek, bu meşakkatli yolun sonuna geldiler. Nihayet, soğuk ve sert kapısının üzerinde 105 yazan bir hücreye ulaştılar.

Mösyö Defarge, yanında bulunan Jacques Üç ile birlikte sessizce hücreye girdi ve dikkatle etrafına baktı. Rutubetli hücrede sadece bir sandalye, bir masa ve bir saman yatak bulunuyordu. Mösyö Defarge öne doğru eğildi ve yatağın altında bulunan bir kül yığınına baktı. Bir şey arıyormuşçasına ellerini kül yığınının arasında gezdirirken, Jacques Üç bağırdı; “Bak Jacques Bir. Adının baş harfleri.” Mösyö Defarge, “Jacques Üç’ün işaret ettiği yöne baktı. Kurumla kaplanmış duvarın üzerinde A ve M harfleri parıldıyordu.

Ayrıca baş harflerinin altına “doktor” kelimesi kazınmıştı. Mösyö Defarge, bu kelimeleri görmekten mutluluk duymadı ama yine de hemen harekete geçti. Sandalyeyi kırmakla başladı. Sonra masayı ve en sonunda da önünde duran saman yatağı. Aradığını bulamayan Mösyö Defarge, Jacques Üç’ten taş duvarları ve bacayı kırmasını istedi. Jacques Üç söyleneni yapmaya başladığında, duvar, levhalar halinde dökülmeye başladı. Ardından Mösyö Defarge, ellerini bacanın içinde gezdirerek çoktan dökülmeye başlamış olan parçaları yere attı. Elinde tuttuğu meşaleyi, içini aydınlatmak üzere bacaya doğru uzattı. Bir anda parmaklarının ucunda yumuşak bir şey hissetti.

Ellerini bu nesnenin etrafında dolaştırdı onu saklandığı yerden çekip çıkardı. Nesneyi yüzüne yaklaştırdığında, yüzündeki ifade tamamen değişti. Sonunda paketi bulmuştu. Bastille’in içindeki manzara mide bulandırıcı biçimde kanlıydı. İsyancılar hâlâ saldırıyor ve askerleri öldürüyor- lardı. Bazıları direklere asılmış, diğerlerinin ise başları kesilmişti. Avlu ve Bastille’in içi, tamamen kırmızıya boyanmıştı.

Üstelik sadece Bastille değil, Fransa’daki tüm saray ve hapishaneler yakılıp yıkılmıştı. O şanslı intikam ve kefaret gününün sonunda güneş batarken, fakir bir yol tamircisi, dudaklarında kocaman bir gülümsemeyle, önündeki tepenin üzerinde bulunan bir kaleden yükselmekte olan dumanların, karanlık gökyüzündeki yansımasını izledi. Saint Evremonde Markisi’nin dağın üzerindeki kalesi, aşağıdaki vadiye doğru parça parça dökülüyordu.

Zorlu Zamanlar

Paris, Saint Antoine bölgesinde Fransız İhtilali’nin patlak vermesinin üzerinden üç yıl geçmişti. Fransa’daki asiller ve Kraliyet ülkeden kaçmış, İngiltere ve diğer ülkelerde saklanıyorlardı. Bu hiddetli kalabalığın, kimsenin canını bağışlamayacaklarının farkındaydılar.

Bu sebeple, 1792’de Fransız asillerinin sık sık andıkları en güvenli yer, Tellson’ın Bankası’nın Londra ofisleriydi. Paralarını ve değerli eşyalarını, güvence altına almak için, çoktan Londra’daki Tellson’ın Bankası’na göndermişlerdi bile. Ve şimdi herkesin güvenle buluşup ihtilali sonlandırmak üzere yaptıkları planları konuşabildikleri tek yer orasıydı. Ama Tellson’ın Bankası bir kriz yaşıyordu. Paris’teki bu politik anarşi atmosferinden dolayı, öfke dolu kalabalığın, Tellson’ın Bankası’nın Paris’teki ofislerine girerek, tüm önemli kayıt ve detayları yok edeceklerine dair bir korkuları vardı. Bu sebeple, banka çalışanlarından birinin Paris’e giderek tüm dokümanları Londra’ya getirmesi mecburi hale gelmişti. Bu görev de hiç tartışmasız Bay JarvisLorry’e kalmıştı. O akşam Charles Darnay, Bay Lorryi ziyaret etti. “Paris’e sizin yerinize ben gitmeliydim,” dedi.

“Paris’teki durum son derece tehlikeli ve hayatınız tehlikede olabilir.” Bu sözler karşısında Bay Lorry şoke olmuştu. “Ben mi? Tehlike altında mı? Ama neden?” Sonra Charles’a yaklaşarak ekledi, “Yanılıyorsunuz. Oradaki kalabalık tarafından tutuklanacak olan kişi siz olurdunuz. Ne de olsa siz bir Fransız asilisiniz.” Bu cümle karşısında Charles üzülmüş görünüyordu.

“Fransa’nın şu anda içinde bulunduğu durum bana acı veriyor,” dedi yumuşak bir sesle. “Belki kalabalıkla konuşursam… “Yeter,” diye bağırdı Bay Lorry. “Eğer kendinizi düşünmüyorsanız, Lucie ve kızınızı düşünmelisiniz. Başınıza bir şey gelirse, onların nasıl bir duruma düşeceklerinin farkında mısınız? Bu konuyu daha fazla tartışmayalım Charles.

Ben bu akşam yola çıkıyorum.” Charles, korkudan kocaman olmuş gözleriyle Bay Lorry’e baktı. “Ne? Tek başınıza mı seyahat edeceksiniz?” Bay Lorry başını iki yana salladı ve dudaklarında bir gülümseme belirdi. “Hayır. Ben bile, Paris’e tek başıma seyahat etmenin riskinin farkındayım Charles. Yanımda JerryCruncher’ı götürüyorum.” Charles tam odayı terk etmek üzereyken, biri gelip Bay Lorry’e bir mektup uzattı. JarvisLorry mektuba bakarak, “Ah Tanrım, yine mi? Tanıdığım her Fransız’a sordum ama kimse bana StEvrémonde Markisi’nin kim olduğunu söylemedi.

Yine de bana sürekli bu mektubu gönderip duruyorlar.” Charles’ın yüzü bembeyaz oldu. Sadece Doktor Manette ye gerçek kimliğini söylemişti. Lucie ve Bay Lorrybile gerçekleri bilmiyordu. Onun İngiltere’de yaşadığından kimlerin haberi olduğunu düşündü. “Sanırım ben bu adamı tanıyorum. Buraya bir süre önce Fransa’dan geldi. Mektubu sizden alayım ve onu gördüğümde kendisine ileteyim,” diye teklif etti Charles. Charles mektubu aldıktan sonra hızlıca evine döndü. Çalışma odasına girer girmez, mektubu açıp okumaya başladı.

Mektup, daha önce StEvrémonde Markisi’ne ait olan arazideki posta evinin çalışanlarından Theophile Gabelle tarafından yazılmıştı. Charles mektubu okurken dehşete kapıldı. “Mösyö, kesinlikle size bu mektubu sağlıksız bir kalp İhtilal başladığından beri, öfkeli köylülerden saklanabilmek için elimden geleni yaptım ve zihinle yazıyorum.

Ama en sonunda yakalanıp Abby Hapishanesi’ne kapatıldım. Suçumun size hizmet etmek olduğunu ve böylesine bir vatan hainliği suçunun ölümle cezalandırılacağını söylediler. Onlara, sizin diğerleri gibi olmadığınızı, bana insanlardan haraç ve vergi toplamamam gerektiğini emrettiğinizi anlattım. Ama artık kanun onlar ve sizi savunmak için söylediğim her şeyi dinlemeyi reddettiler. Korkarım sonum yaklaştı. Fransa’ya gelip beni kurtarırsanız minnettar olurum. Umarım bu mektup size ulaşır ve hemen beni kurtarmak için buraya gelirsiniz. Sizin sadık hizmetliniz Theophile.”

Charles, sadık dostunun böylesine acı çekmesine katlanamadı ama ailesinin isminin karalanmasına da izin veremezdi. Fransa’ya gidecekti. Başlangıçta bu planı gizli tutmaya karar verdi. Lucie’yi ve arkadaşlarını endişelendirmek istemiyordu. Bunun yerine iki tane mektup yazacaktı. Bu mektuplardan biri Lucie’ye, diğeri Doktor Manette’e anda ulaşacak ve bu yolla planını onlara açıklamış olacaktı. Sabah mektuplar açıldığında, Charles Darnay çoktan Paris yolundaydı. Charles, önünde uzanmakta olan tehlikelerin farkındaydı.

Calais’ye varır varmaz, etrafı vatansever yurttaşlarla çevrilmişti. Devrimciler, kendilerini böyle tanımlıyorlardı. Paris’e büyük zorluklar atlatarak ve rüşvet vererek ulaşmayı başarabildi. Bir vatansever yurttaş, Charles’ın arabasına doğru yaklaştı ve ona gözlerini dikerek emretti. “Mahkum, lütfen kağıtlarını ver.”

Charles mahkûm lafını duyunca afallamıştı ama Fransa’daki politik durumu biliyordu ve görevliyle tartışmak yerine hemen kağıtlarını pencereden uzattı. Görevli kağıtlara baktıktan sonra, “Lütfen benimle gel,” dedi. Charles kapıdan geçti ve bir odaya alındı. Orada biraz beklemesi söylendi. Az sonra olacaklardan biraz endişe duyuyordu. Tam bu sırada odaya bir zabit girdi. Charles’ı o odaya getiren görevliye dönerek sordu. “Yurttaş Defarge, bu o mu?” Paris kapısındaki görevli Ernest Defarge, başıyla onayladı. Zabit, varlığından hoşnut olmadığını belli ederek Charles’ a dönüp şöyle dedi.

“Sen bir göçmensin Evrémonde ve sadece bu sebeple bile La Force hapishanesine kapatılacaksın.” Charles dehşete kapılmıştı ve aniden beti benzi attı. “Ama, ama ben ne yaptım,” diye yalvarırcasına sordu Charles. “Her şey değişti mahkûm. Burası artık senin toprakların değil. Artık Fransa’da yeni kanunlar geçerli. Sizin kokuşmuş kanunlarınız değil,” diye terslercesine yanıtladı görevli. “Lütfen beni anlayın. Ben buraya bir Fransız arkadaşıma yardım etmek için geldim. Size onun mektubunu gösterdim. Tıpkı kendim gibi bir Fransız’ın acısını dindirmek istemem yanlış mı? Buna hakkım yok mu?” Charles, memuru bu sözleriyle ikna etmeye çalıştı.

“Hayır hakkın yok. İngiltere’ye kaçtığın gün, haklarından feragat ettin. Yeni Fransa’da göçmenlere yer yok,” diye bağırdı, memur ve sert biçimde odayı terk etti. Mösyö Defarge, Charles odadan çıkarken ona eşlik etti ve kulağına şöyle fısıldadı. “Siz Doktor Alexandre Manette’nin kızı Lucie Manette ile evli olan adam değil misiniz?” Charles, umutlu bir şekilde cevap verdi. “Evet, neden?” Mösyö Defarge, “Belki benim hakkımda bir şeyler duymuşsunuzdur,” derken, gözlerini Charles’dan ayırdı.

“Ben Lucie’nin babasını himaye eden…” “Evet,evet,evet,” diye böldü Charles, Fransa’da bir arkadaş bulmuş olmanın umuduyla. “Lucie bana sizinle ilgili her şeyi anlattı. İsminiz Ernest Defarge.” Mösyö Defarge başını salladı ve “Paris’e dönerek çok büyük bir hata yaptınız,” dedi. Charles ona bakarak, “Ama Gabelle’den aldığım mektubu gördünüz. Gelmem gerekiyordu. Onu kurtarmalıydım. Beni bu konuda anlamalı…” “Açıklamalarınız ya da bahanelerinizle ilgilenmiyorum,” diye bağırdı Mösyö Defarge. Defarge’ın ona yardım etmeyeceğini anlayan Charles, üzüntüsünü gizleyemedi.

“O halde lütfen bana söyleyin,” dedi Charles.”Bu hapishanede ne kadar uzun süre kalacağım?” “Siz asiller, fakirlere yaptığınız muameleden sonra, bunu benden daha iyi biliyor olmalısınız. Fakirlere yaptığınız muamelenin aynısını siz de göreceksiniz,” diye bağırdı Mösyö Defarge. Charles, çaresizce Mösyö Defarge’ın onu dinlemesi için girişimde bulundu. “Lütfen Mösyö Defarge. Sadece Tellson’ın Bankası’nda çalışan Bay JarvisLorry’i bulmanızı istiyorum. O bir İngilizdir ama şu anda kendisi Paris’te.

Tellson’ın Bankası’nın Paris ofisinde. Lütfen ona La Force hapishanesine gönderildiğimi ve yardıma ihtiyacım olduğunu söyleyin. Lütfen efendim. Sizden sadece bu kadarcık yardım istiyorum.” Mösyö Defarge, Charles Darnay’i omuzlarından kavrayarak gözlerini gözlerine dikti ve şöyle dedi. “Şimdi beni dikkatle dinle. Benden ya da diğer vatanseverlerden hiçbir yardım göremeyeceksin. Çünkü bu savaşta, sen bizim düşmanımızsın Evrémonde.”

Yeni Bir Yol

Bay Jarvis Lorry, Paris’teki Tellson’ın Bankası’nda bulunan tek kişiydi. Tellson’ın ofislerinin bulunduğu bölgenin içindeki büyük evin sahibi, Fransız devrimciler gelip onu tutuklamadan önce kılık değiştirip kaçmıştı. Bu sebeple Bay Lorry, koca işletmeyi tek başına idare etmek zorunda kalmıştı. Ogece de diğer geceler yaptığı gibi gece yarısına kadar çalışıyordu. Bu sırada aniden ofisine Luice Manette ile Doktor Alexandre Manette girdi. Bay Lorry karşısında onları görünce sersemlemişti.
 “Neden buradasınız? Sizi Paris’e getirecek kadar önemli olan şey ne?” Lucie zorlukla, “Charles,” diye cevap verdi. Yorgunluk ve kaygıdan bitap düşmüş bir halde sandalyeye çöktü. Doktor Manette, Bay Lorry’e bakıp şöyle dedi, “Charles, yaklaşık üç dört gün önce Paris’e gelmiş. Mektubunda, hizmetlisine yardım etmesi gerektiği yazıyordu.

Ama buraya gelip biraz araştırma yaptıktan sonra, onun La Force Hapishanesi’nde tutulduğunu öğrendim. Bay Lorry duyduklarına inanamıyordu. “Ama o halde devrimciler sizi de arıyor olmalılar,” dedi. Doktor Manette nazikçe gülümsedi ve başını iki yana sallayarak, “Devrimcilerin beni düşmanları olarak gördüklerini zannetmiyorum. Ne de olsa Bastille hapishanesinde geçirdiğim o korkunç yıllar boyunca, onlarla aynı kaderi paylaştım. Hatta aksine, beni dinleyeceklerini ve bu sayede Charles’a yardımcı olabileceğimi düşünüyorum.” Bay Lorry, Doktor Manette’nin söylediğini gayet iyi anlamıştı. “Bunu özel olarak konuşmamız daha doğru olur diye düşünüyorum.” Bunu söyledikten sonra Bay Lorry, Lucie’yi, bankanın arka tarafında bulunan odasına götürdü. Ofisine geri döndüğünde, pencereden gördüğü manzara dikkatini çekti. Doktor Manette’e ona katılmasını işaret eden Bay Lorry, kocaman bir değirmen taşının dışarı çıkarıldığını görmüştü. Koca bir insan güruhu taşa doğru koşuyor, bıçaklarını ve kılıçlarını biliyorlardı. Bir çeşit sevinç dolu kutlama yaptıkları beliydi.

“Bu insanlar ne yapıyorlar,” diye sordu Doktor Manette. Bay Lorry ağırbaşlılıkla ona baktı ve “Sanırım silahlarını biliyorlar çünkü yarın La Force hapishanesindeki mahkumları öldürecekler. Fikirlerini değiştirebileceğinizi düşünüyorsanız, o halde bunu hemen şimdi yapmanızı öneririm Doktor.” Birkaç dakika sonra Doktor Manette, kendini kalabalığın önünde buldu. Silahlarını bilemeyi durdurup dikkatle onu dinleyen kalabalığın karşısında hararetli bir şekilde bir şeyler anlatıyordu. Bay Lorry, Doktor Manette’in söylediklerini duyamıyordu. Duyduğu tek şey, kalabalığın hep beraber, “Çok yaşa 105 numaralı mahkum! Çok yaşa Alexandre Manette! Onu dinleyin. Onu duyun. Evrémonde’u kurtarın. O ölmemeli,” diye çığlık attıklarını duyuyordu. Sonra Doktor Manette’yi takip eden kalabalık, La Force hapishanesine doğru ilerledi. Doktor Manette’in insanlar üzerindeki etkisini gören Bay Lorry’de bir umut ışığı belirdi. Bay Lorry, gelişmeleri paylaşmak üzere kosarak Lucie’nin yanına gitti. Ertesi gün, sabahın ilerleyen saatlerine kadar Doktor Manette’in hapishaneden dönüp onlara Charles’la ilgili bilgi vereceği anı beklediler. Ama Doktor Manette ortalarda görünmeyince Bay Lorry, Lucie ile kızını alıp Bayan Pross eşliğinde kalacakları bir ev bulmaya karar verdi.

Tellson’ın Bankası’ndan çok uzak olmayan bir daire ayarlandı. Jerry Cruncher, devrimcilerin Lucie’yi de tutuklama ihtimallerine karşı hanımlarla birlikte gitti. Gün boyunca Doktor Manette’den hiçbir mesaj gelmedi. Akşam olmuştu. Bay Lorry gittikçe endişeleniyordu ki, tam o sırada ofisine bir adam girdi. “Selamlar efendim. Sanırım beni çağırmışsınız,” dedi adam alaycı bir şekilde. Bay Lorry, yüzü ter ve kurumla kaplı olan bu adama baktı ve onu hatırlamaya çalıştı. “Sizi daha önce bir yerde gördüğümden eminim ama tam olarak…” “Muhtemelen bir kere bir hanımefendi ile birlikte geldiğiniz şarap dükkânından hatırlıyorsunuz,” dedi adam. O anda Bay Lorry adamı tanımıştı. “Yanlış hatırlamıyorsam Mösyö Defarge’dı. Öyle değil mi? Bana buraya Doktor Manette’den bir mesaj iletmeye mi geldiniz?” Mösyö Defarge, yine alaycı bir şekilde gülümseyerek Bay Lorry’e küçük bir kâğıt parçası takdim etti. “Charles ve benim için endişelenme. O güvende. En azından şimdilik. Buradan ayrılmamın güvenli olduğundan emin olunca geri döneceğim. Ernest ile birlikte, Charles’ın Lucie’ye yazdığı mektubu da sana gönderiyorum. Lütfen mektubu Lucie’ye ilet.” Bay Lorry, rahatlamıştı.

Derin bir nefes aldı. Charles güvendeydi. “Benimle birlikte gelin. Lucie Manette çok yakında oturuyor. Sizi hemen oraya götüreyim,” dedi Defarge’a. Tellson’ın ofisinden çıktıklarında Bay Lorry, Madam Defarge’ı değirmen taşına yaslanmış örgü örerken gördü. “Mösyö Defarge, karısını işaret ederek Bay Lorry’nin kulağına, “Eşimin Bayan Darnay ile ilgili her şeyi bilmesi bir zorunluluk,” diye fısıldadı. “Nerede yaşadığını, nasıl göründüğünü. Lütfen bunu onun ve kızının güvenliği için yaptığımızı anlayın.” Bay Lorry, Madam Defarge’ı görmekten memnun değildi ama zamanın çok değerli olduğunu ve acele etmeleri gerektiğini biliyordu. Üçü birlikte hızlıca Lucie’nin evine doğru hareket ettiler. Lucie, Charles’dan gelen mektubu okur okumaz gözyaşlarına boğuldu. “Sevgilim, güvendeyim. Baban, mümkün olduğunca kısa sürede beni özgürlüğüme kavuşturmaya çalışıyor. Lütfen cesur ol ve kızımıza iyi bak. Lucie, Defargelara mektubu ona ulaştırdıkları için teşekkür etti ama Madam Defarge’ın sert bakışıyla karşılaşınca ürperdiğini hissetti. Madam Defarge, aynı soğuk ifadeyle odaya henüz girmiş olan Bayan Pross ve Lucie’nin kızına baktı. Daha sonra kocasına gitmek üzere işaret etti. Belli ki almak istediğini almıştı. Doktor Manette, birkaç gün daha dönmedi.

Bir halk mahkemesinin önünde Charles’ı müdafaa etti ve insanlara Bastille’deki on sekiz yıllık mahkumiyetini hatırlattı. Her gün devrimciler tarafından binlerce mahkûmun vahşice öldürüldüğüne şahit olmasına rağmen, bu konudaki çabasını sürdürdü. Mahkemeyi, Ernest Defarge’ın da desteğiyle, ancak Charles’a merhamet edilerek onun düzgün bir mahkemeye çıkarılabilmesi konusunda ikna edebildi. Ama mahkeme, Paris sokaklarındaki kargaşadan dolayı, Charles Darnay’nin kendi güvenliği için bir süre daha hapishanede kalması gerektiğine karar verdi. Doktor Manette, Charles’ı dışarı çıkaramadığına göre, mahkumların toplu katliamı sırasında onu koruyabilmek için, onunla birlikte La Force hapishanesinde kalmayı teklif etti. Lucie ve Bay Lorry onu ziyaret ettiklerinde, yurttaş vatanseverler üzerindeki gücünü kullanarak, kendisini La Force hapishanesinin doktoru ilan etmesini sağladığını gördüler. Charles o günden sonra birkaç ay daha hapishanede kaldı. Doktor Manette onu sık sık görüyor ve durumu hakkında Lucie’yi bilgilendiriyordu. Bu sırada Fransa’da çok büyük politik gelişmeler oluyordu. Kral sonunda suçlu bulunmuştu. Giyotinle idamına karar verilmişti. Ölümün habercisi olan en vahşi ve insanlık dışı alet.

Her gün pek çok mahkûm at arabalarına yükleniyor ve idam edilmek üzere giyotine götürülüyordu. Kalabalıklar, bu insan katliamından zevk alıyorlardı. Doktor Manette, Lucie’nin aylardır kocasını görememesinden ötürü içinde bulunduğu durumun farkındaydı. Bu sebeple bir anlaşma yaptı. Charles bir pencerenin önünde duracaktı ve Lucie doğru saatte pencerenin tam karşısındaki sokakta onu beklerse, birbirlerini görebileceklerdi. Lucie her gün, saptadıkları buluşma noktasına gidi- yordu. Bazen yalnız, bazen de kızıyla birlikte… Her ne kadar Charles’ı göremese de onu bir gün görebileceğine dair bir inancı vardı. Bu durum böylece devam ederken, bir gün yine pencerenin karşısında Charles’ı görmeyi bekleyen Lucie’nin yanına, bir oduncu geldi. Şapkasını çıkararak, “Selamlar yurttaş. Sizi her gün burada görüyorum Madam,” dedi.

“Beni ilgilendirdiği için değil ama sadece söylemek istedim. Benim işim odun kesip giyotin yapmak. Sanırım bunu önceki işimden daha çok seviyorum. Eskiden yol tamirciliği yapıyordum.” Lucie sakince adamla konuşarak, ona bu yolda yürümekten büyük keyif aldığını söyledi. Fakat daha sonra oduncu her gün onunla konuşmaya başladı ve Lucie, bu konuşmaların Charles’a zarar getirmesinden korktu. Bundan aylar sonra, Doktor Manette, Lucie’ye, “Sanırım sonunda ayarlamayı başardım. Charles’ın davası görülecek,” dedi. Ama Lucie, kurbanları giyotine götürmekte olan at arabalarının sesinden, babasının söylediklerini duyamamıştı.

Yürüyen Ölü

Charles Darnay’nin mahkemesinde tanık olarak çağrılan Doktor Alexandre Manette ve Theophile Gabelle, halk meclisi önünde, Charles’ın fakirler için yaptığı tüm iyilikleri bir, bir anlattılar. Mahkeme, oy birliği ile Charles’ın sonunda serbest kalmasına karar verdi. Charles, sonunda özgür bir adam olarak karısı Lucie ve kızını sevgi seline boğdu. Birlikte sakin bir akşam geçiriyorlardı. Aniden aralıksız ve şiddetli bir şekilde kapının vurulduğunu duydular. Kafası karışmış olan Doktor Manette, kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açar açmaz, ellerinde adam odaya daldı.

tüfekler ve kılıçlar olan dört iri “St Evremonde Markisi olan Charles Darnay ismindeki adamı tutuklamaya geldik. O bir cumhuriyet düşmanı,” diye haykırdılar. “Ama bu öğleden sonra halk meclisi tarafından masum bulundu. Tutuklanması nasıl mümkün olabilir,” diye sordu Doktor Manette. “Buraya açıklama yapmak için gelmedik. Sadece emirleri yerine getirmekle yükümlüyüz. Size tek söyleye- bileceğimiz şey, St Antoine tarafından suçlu bulunduğu,” dedi aralarından biri. “Ama Saint Antoine’dan biri bu suçlamayı ortaya atmış olmalı.

Hiç değilse bana onun ismini söyleyebilir misiniz,” diye yalvardı Doktor Manette. “Onun için vatana ihanet suçlamasında bulunan kişiler, St Antoine’lı Erneste ve Theresa Defarge’dır. Aynı zamanda St Evremonde Markisi’nin davasında ismini öğreneceğiniz üçüncü bir kişinin de isimsiz ifade mektubu var. Böyle dedikten sonra dört adam Charles’ı kollarından kavrayıp dışarı doğru sürüklediler.

Charles bir kez daha La Force Hapishanesi’ne mahkûm olarak götürülürken, Jerry Cruncher, Bayan Pross’a alışverişinde eşlik ediyorsun ihtiyaçlarını almak üzere bir şarap dükkânına girmişlerdi ki, Bayan Pross elinden torbaları düşürdü ve dükkânda bulunan zayıf bir adama doğru çığlık atarak koşmaya başladı. “Solomon! Solomon! Seni yeniden bulduğuma inanamıyorum,” diye bağırdı adamı sıkıca kollarının arasına alırken.

“Kardeşim. Çok uzun zaman oldu ve seni böylesine kanlı bir ihtifalin ortasında Paris’te gördüğüme inanamıyorum.” Ama adam, Bayan Pross’un kollarından sıyrılıp gergin bir şekilde etrafına baktı. “Dur ne yapıyorsun? Başıma bela açacaksın kardeşim. Bana bu isimle hitap etmeyi kes ve benimle dışarı gel. Orada konuşmak daha güvenli olur.” Bayan Pross’un, Solomon’un söyledikleri karşısında son derece cani yanmış görünüyordu.

Jerry Cruncher ile birlikte, onu şarap dükkânının kapısına doğru takip ettiler. Sonra sordu. “Senin neyin var? Beni gördüğün için mutlu olacağını düşünmüştüm.” “Mutluyum ama artık senin bildiğin eski Solomon olmadığımı anlaman gerekiyor. Burada yapacak bir işim var. Ben bir mahkeme memuruyum ve insanlar tarafından büyük saygı görüyorum,” dedi Solomon.

Bayan Pross şaşkınlıktan ağzı açık kalarak öylece durmuş Solomon’un söylediklerini dinliyordu. “Bir mahkeme memuru mu? Başka bir ülkede mi? Sen neden bahsediyorsun?” Solomon onu susturmak için Bayan Pross’un ağzını kapadı. “Neden anlamıyorsun? Bu şekilde konuşmaya devam edersen hüküm giyebilirim.” O anda Jerry Cruncher Solomon’un yanına gelip şöyle dedi, “Sizi bir yerde gördüm ve size Solomon Pross değil başka bir isimle hitap ettiklerini kesinlikle hatırlıyorum. Sanırım İngiltere’de,

Charles Darnay’nin vatana ihanet davasındaydı. Ama neden siz…” “John Barsad bayanlar baylar,” diye bir ses yükseldi arkalarından. Üçü birden döndüler ve karşılarında, dudaklarında kocaman bir gülümseme olan Sydney Carton’ı gördüler. Bayan Pross’a doğru yaklaşan Sydney, “Size bu üzücü haberi vermek istemezdim Bayan Pross ama kardeşiniz bir mahkeme casusu,” dedi. Solomon Pross, nam-i diğer John Barsad, Sydney Carton’ın bu sözlerini duyunca terlemeye başladı.

“Ne saçmalık. Hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun.” Sydney bir kez daha ona gülümsedi ve elini John Barsad’ın omzuna koyarak açıkladı. “Biliyor musunuz Bay Barsad? La Force’un önünden geçerken, sizin kapıdan çıktığınızı gördüm. Sizi Charles’ın davasından tanımış- tim. Sonra sizi, özellikle de Charles hapisteyken burada bir kez daha görünce, yanlış bir şeyler döndüğünü fark ettim. Böylece şarap dükkânına kadar sizi takip ettim ve arkadaşlarınıza anlattıklarınıza kulak misafiri oldum.” Artık John Barsad’ın hayatının, Sydney Carton’ın ellerinde olduğu aşikardı. “Hakkında çok fazla şey biliyorum John ama eğer benim için bir şey yaparsan, hepsini unutmaya hazırım,” dedi Sydney.

John Barsad’ın yüzü aydınlandı. “Ne yapmamı istiyorsun?” Sydney başını sallayarak cevap verdi. “Haydi ama. Böylesine incelikli konuları halka açık yerlerde konuşmamamız gerektiğini biliyorsun. Önce Bayan Pross’u evine bırakalım ve sonra sen, Bay Cruncher ve ben, Bay Lorry’nin ofisinde buluşalım.” Kısa zaman sonra üç adam Bay Lorry’nin, Tellson’ın bankasındaki ofisine vardılar. Bay Lorry’nin şömine keyfini bölmüşlerdi. Arkadaşlarının yanında John Barsad’ı görünce oldukça endişelenmiş olan Bay Lorry’i, Sydney kısa sürede rahatlattı.

“Hepimizin John Barsad olarak tanıdığı bu adam, aslında Solomon Pross. Bayan Pross’un tüm parası ve mal varlığıyla kayıplara karışan erkek kardeşi. Ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım ve sana son haberleri ileteyim. Charles bir kez daha tutuklandı ve La Force’daki hücresine geri gönderildi.” Bay Lorry, bu haberi duyar duymaz yerinden firladı. “Ne? Ama bu nasıl mümkün olabilir? Onu daha yeni gördüm.”

Sydney, korkularını ofiste toplanmış olan insanlara anlatırken endişeli görünüyordu. “Hayır. Bu bilgiyi şarap dükkânında Barsad’dan öğrendim. Ama beni esas ilgilendiren şey bu değil. Beni endişelendiren asıl konu, bu ikinci tutuklanmanın Doktor Manette’nin gözlerinin önünde gerçekleşmesi ve bu kez devrimcileri durdurabilmek için hiçbir şey yapamamış olması. Charles yarın mahkemeye çıkacak ve hüküm giyecek.

Bu konuda bir şey yapmalıyım. Ve siz de tam bu noktada devreye giriyorsunuz Bay Barsad,” diye sonlandırdı konuşmasını Sydney casusa dönerek. “Ne? Yardım mı? Size neden yardım edeyim ki,” diye onu tersledi John Barsad. “Elbette reddetme hakkına sahipsiniz ve endişelenmeyin, hemen Saint Antoine’ı ziyarete gidip sizin başka bir isim altında İngiltere Kralı’na hizmet ettiğinizi ve şimdi de Fransa’da bir başka isim altında görevinizi yerine getirmekte olduğunuzu söylemeyeceğim.

Emin olabilirsiniz ki arzu ettiğiniz her şeyi yapma özgürlüğüne sahipsiniz Bay Barsad.” John Barsad, gerçek kimliği afişe olursa, anında giyotine gideceğini biliyordu. Önceden Fransız asillerine karşı casusluk yaptığı Saint Antoine’dekiler tarafından çok iyi biliniyordu ve aynı zamanda Madam Defarge’ın örgüsünden ve örgüsünde ismi geçen herkesin bir gün giyotine gideceğinden de haberdardı. Sydney sözlerine devam etti.

“Ve daha fazla düşünme- den önce Bay Barsad, lütfen bana o küçük şarap dükkânında konuştuğunuz kişinin ismini söyleyebilir misiniz?” John Barsad, bu soruyu geçiştirmek üzere, “Sıradan bir Fransız’ın ismini öğrenip ne yapacaksınız,” dedi. “Fransızcayı akıcı bir şekilde konuşmak bir insanı Fransız yapmaz Bay Barsad.

Sanırım hem siz hem de Roger Cly bunu şimdiye kadar öğrenmiş olmalısınız,” diye kendinden emin bir biçimde cevap verdi Sydney. “Size daha önce gördüğüm hiçbir yüzü unutmadığımı söylemiştim. Ve elbette ikinizi birden İngiltere’de, Charles’in mahkemesinde gördüğümü de unutmadım.” John Barsad, aniden sandalyesinden fırlayıp cebini karıştırmaya başladı. “Siz tamamen aklınızı kaçırmışsınız. Roger Cly benim iş ortağımdı ama kısa bir süre önce öldü. Onun tabutunu kendi ellerimle gömdüm. eğer bana inanmıyorsanız işte burada.

Buyurun ölüm sertifikasını okuyun.” Ama John Barsad kağıt parçasını Sydney Carton’a uzatırken, Jerry Cruncher öne atildı ve kağıdı elinden kaptı. Bu kağıt parçasını kendi cebine koyan Jerry şöyle dedi, “Kendi ellerinizle öyle mi? Peki o tabutun içine Roger Cly’ı koyduğunuzdan emin misiniz?” John Barsad, kayıtsız bir kahkaha atıp cevap verdi. “Kesinlikle eminim. İnsan onca yıllık arkadaşı ve iş ortağını karıştıramaz.” Jerry Cruncher, zafer kazanmış bir ifadeyle gülümseyerek, “Bu durumda, gömüldükten sonra biri tabutun içinden onu çıkarmış olmalı ve bunun doğru olduğunu biliyorum,” dedi. John Barsad, bir kez daha köşeye sıkışmıştı. “Bu imksansız. Siz ne dediğinizi bilmiyorsunuz,” diye kendini savunmaya çalıştı. “Gidip bir kez daha tabutu kontrol edebiliriz dostum.

Böylece sen de emin olursun,” diye Israr etti Jerry Cruncher. Sydney Carton bir kez daha ona yanaştı ve “Şimdi daha da açıklığa kavuşuyor. Siz yalnızca İngiliz Hükümeti memurlarından biri değildiniz. Aynı zamanda her yeni  bir İngiliz casusu olan ve hala hayatta olmasına rağmen ölü taklidi yapan bir başka adamla da iletişim içindeydiniz. Bu bilginin Saint Antoine’da duyulmasını istemezsiniz, öyle değil mi,” dedi,

John Barsad, hemen arkasındaki sandalyeye yığıldı. Yapabileceği kesinlikle hiçbir şey kalmamıştı. Dürüstçe itiraf etti. “Bunların hepsi doğru. İngiltere’den çıkabilmek benim için çok zor oldu ve kaçabilmek için Roger ölü taklidi yapmak zorunda kaldı.” “Pekala o halde Bay Barsad, bir çeşit anlaşmaya vardığımızı varsayıyorum,” dedi Sydney Carton. John Barsad, onaylarcasına başını salladı ama hemen ekledi, “Yine de benden çok fazla bir şey beklemeyin. La Force’da sözüm çok az geçer.” “Fakat yine de bütün hücrelerin anahtarlarına sahipsiniz. Haksız mıyım,” diye sordu Sydney. John Barsad başını sallarken Sydney, “O halde sanırım bu konuyu ikimiz aramızda konuşsak daha doğru olacak,” dedi

ve iki adam Bay Lorry’nin ofisini terk ettiler. Sydney Carton ofise geri döndüğünde, Bay Lorry, dışarıda John Barsad’la yaptıkları konuşmanın detaylarını sordu. “Pek fazla bir şey konuşmadık. Ona sadece yarın Charles idam edilmeden önce hücresinde onu ziyaret etmek istediğimi söyledim.” Sydney’nin söyledikleri karşısında Bay Lorry hayal kırıklığına uğramıştı.

“Ama bunun nasıl bir yardımı dokunacak?” Sydney, onaylarcasına başını sallayıp şöyle dedi, “Bunun zayıf bir girişim olduğunu biliyorum ama yapılabilecek başka hiçbir şey yok. Belki de tek çıkış yolumuz bu. Bunu hayatım boyunca yaptığım en büyük iyilik olarak düşün. Yaşadığım süre boyunca çok fazla iyilik yapamadım ama belki şimdi…” Bay Lorry, Sydney’nin söylediklerini anlayamadı.

Yine de iki adam, ertesi sabah Charles’ın mahkemesinde buluşmak üzere sözleştiler. Sydney, Bay Lorry’nin ofisinden ayrıldıktan sonra sokağın sonundaki bir eczacıya uğradı ve iki özel ilaç aldı. Adam onu uyardı. “Dikkatli olun. Bu iki ilaç birlikte kullanıldığında, kişi üzerinde çok korkunç bir tepkime yaratabilir.” Neredeyse sabah olmuştu ve Sydney güne hazırdı. Diğer günlerden farklı olarak bir şişe şarap açmadı. Bunun yerine kahve içti ve Charles Darnay’nin mahkemesinde tanıklık etmek üzere yola çıktı.

SUÇLU Sanki Fransa’daki tüm devrimciler halk meclisinde toplanmışlardı. Salondaki mırıltının arasından savcının sesi yükseldi. “Karşınızda, daha önce serbest bırakılıp sonra Cumhuriyetçiler tarafından yeniden tutuklanan ve halk düşmanı ilan edilen Charles Darnay adı ile de tanıdığımız St Evrémonde Markisi duruyor.”

Mahkemeye başkanlık eden ve kendisi de devrimci olan yargıç sordu, “Ona yeniden dava açanların isimleri lütfen.”
“Toplamda üç kişi,” diye yanıtladı savcı. “Şarap dükkânının sahibi Mösyö Ernest Defarge ve karısı Theresa Defarge.”

Yargıç iki ismi de not ettikten sonra, “Onun hakkında suç duyurusunda bulunan üçüncü kişinin ismini de bana söyler misiniz,” dedi. ” Elbette… Doktor Alexandre Manette.” Son isim, herkeste şok etkisi yarattı ve mahkeme salonundan sesler yükseldi. Kendi de orada bulunan Doktor Manette, yüzünü elleriyle kapayarak başını gizledi. Yüzünde dehşet ifadesi belirmişti.
Bu sırada savcı, Mösyö Defarge’ın tanık kürsüsüne gelmesini istedi. Adam detaylı bir şekilde yıllar boyunca doktora nasıl hizmet ettiğini ve aynı zamanda da Doktor Bastille’den çıktıktan sonra, onu himayesine alanın kendisi olduğunu anlattı.

Ama savcı, “Bugün burada mahkemedeki işiniz Doktor Manette’ye duyduğunuz sadakati anlatmak değil, sanık Charles Darnay hakkındaki suçlamanız hakkındaki delilleri sunmak,” dedi. Mösyö Defarge derin bir nefes aldı ve sonra tüm olayı anlatmaya başladı. “Bastille’de düşman güçlerle çatışıp kaleyi ele geçirdiğimiz gündü.

Bir gardiyanı yakalayıp, ona beni, Doktor Manette’nin hapsedildiğini bildiğim Kuzey Kulesi’ndeki 105 numaralı hücreye götürmesini söyledim. Orada bacaya gizlenmiş olan bu mektubu buldum. Mösyö Defarge böyle dedikten sonra, bir deste kâğıdı savcıya uzattı, o da belgeleri yargıca sundu. Yargıç katlanmış kağıtları bir, bir açarak mektubu yüksek sesle okumaya başladı.

“Bu mektubu, mahkûmiyetimin onunca yılında, Bastille’deki hücremde acı içinde yazıyorum. Bu hücrenin aynı zamanda ölüm yatağım olacağından şüpheleniyorum. Ama umuyorum ki benim ölümümden sonra biri bu mektubu bulur ve suçlu, adalet karşısına çıkar. 1757 yılında çok soğuk bir Aralık günüydü. Tam evime dönmek üzereydim ki, yanımda bir at arabası durdu. iki adam arabadan atlayıp bana seslendiler.

Yüzlerini açıkça görmemiştim çünkü üzerlerinde kalın pelerinler vardı. Ama pelerinlerinin altında bana doğrultulmuş silahlar olduğundan emindim. Hemen arabaya binmemi emrettiler. Reddedebilecek durumda değilim. Bir süre arabayla yolculuk ettikten sonra devasa bir kalenin önünde durduk. Beni kaçıranlar tarafından, güzel ve genç bir kadının yatmakta olduğu bir odaya sürüklendim. Anında beyin humması olduğunu ve sonunu yaklaşmakta olduğunu fark ettim. Ellerinin yatağa bağlanmış olduğunu gördüm. Böylece kendini yataktan aşağı atamayacaktı. Muhtemelen kendine zarar vermesini engellemek için yapılmış bir şeydi. Bir şekilde onun acısını hafifletmeye çalıştım ama o sürekli, ‘Kocam, erkek kardeşim, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir, on iki, şşşt,” diyip duruyordu. Beni kaçıranlardan birinin bana vermiş olduğu bir mendille, yüzündeki teri silmek için ona doğru eğildim. Mendilin üzerine E harfi işlenmişti. Bunun asillere ait olduğunu biliyordum. Beni kaçıranlar, paltolarını çıkardıklarında, onların ikiz olduklarını fark ettim. ilaç çantam yanımda olmadığı için, ölmekte olan genç kadının yanında kendimi oldukça çaresiz hissediyordum. Ama kardeşler bana onun acısını hafifletmek için edindikleri bazı ilaçlar verdiler. Onlara dönüp sordum. ‘Kocasından ve erkek kardeşinden söz ediyor. Onları getirtemez miyiz?’ Kardeşlerden biri bana dönüp şöyle dedi, ‘Erkek kardeşi zaten burada.

Onunla ilgilendikten sonra gidip kardeşini de görmelisiniz. Birkaç dakika içinde malikanenin bir başka bölümüne götürüldüm. Orada on yedi yaşında, zorlukla nefes alan genç bir oğlan vardı. Ona doğru koştum ve bıçaklanmış olduğunu gördüm. Hemen ölümünün yaklaşmakta olduğunu ve onun için yapılabilecek hiçbir şey olmadığını anladım. Etrafımda olup biten hiçbir şeye anlam veremeyerek ikizlerden birine dönüp sordum, ‘Bu insanlar kim ye neden bu şekilde yatıyorlar?’ İkiz kardeşlerden biri kan kaybetmekte olan genç adama döndü ve dudak büktü. “Bu kölelerin efendilerine hiç saygıları yok. Kardeşimle kavgaya tutuştu ve bu sırada da bıçaklandı. Ama çocuk o anda konuşmaya başladı. Asiller, bu önünüzde duran köpekler, bizim onlarla savaşmamıza bile izin vermeden bizi öldürüyorlar. Ve bunu her gün yapıyorlar.’ Sonra bir kez daha bana dönüp, ‘Kardeşim etendim. Onu görebilme şansınız oldu mu,’ diye sordu. Başımı salladım. Genç oğlan koluma yapıştı ve şöyle dedi, ‘O çok güzel bir genç hanımdı. Ama elemli günlerimiz, onun, kiracılarından biriyle evlenmesiyle başladı. Bir kiracı gibi görünüyordu ama gerçekte bir köleydi. Hepimiz onlar için çalışıyor, inanılmaz vergiler ödüyor ve karşılığında hiç yiyecek bulamıyorduk. Üstelik bu yetmiyormuş gibi, sadece zevk için kadınlarımızı bizden aldılar.’ Genç oğlan kendini toparlamaya çalıştı ve sonra devam etti, ‘Bu iki alçak herif, kardeşimin kocasına gidip ondan karısını istediler. Bunu reddedince, onu bir arabaya bağlayıp kırbaçlayarak arabayı çektirdiler.

Birkaç gün boyunca ona böyle işkence edip onu aşağıladıktan sonra, bir gün bir öğle vakti, gitmesine izin verdiler. Açlıktan ölmek üzere olan adam, bulamayacağını bile, bile yiyecek bir şeyler aradı ve her öğlen, çan kulesinin çanı çalarken, tam on iki kez hıçkıra, hıçkıra ağladı. Ve on ikinci çalışında yere düşüp öldü. Onun ölümüne tamamen ilgisiz kalan ikizler, kız kardeşimi alıp buraya getirdiler. Bu kirli oyunlarını duyar duymaz, öncelikle en küçük kız kardeşimi onların erişemeyecekleri uzak bir yere götürdüm ve buraya geri dönüp diğer kız kardeşimi kurtarmaya çalıştım. Pencereden tırmandım ve bana bir kez daha saldırma ihtimallerine karşı, onları öldürebilmek için, elimde bir kılıç taşıyordum.’ İkizlerden birini işaret ederek devam etti. ‘O önce bir kırbaçla bana doğru yürüdü ve en sonunda bir kılıçla beni bıçakladı.’ Oğlan nefes almak için durduğunda ona acıdım ama konuşmasını henüz bitirmemişti. Daha sonra göz bebeklerimin içine bakarak, ‘Birazcık doğrulmama yardım edebilir misiniz sayın doktor? Ölmeden önce onları bir kez daha görmek istiyorum.’ Onun son isteğini yerine getirdim. İkiz kardeşlerle göz göze geldiği anda, parmağıyla yarasına dokundu ve kanıyla kardeşlere doğru havada bir haç işareti çizdi. ‘Artık lanetlisiniz. Bütün aileniz yaşam boyu lanetli olacak. Yaptığınız her şeyin bedelini ödeyeceksiniz.

Kesinlikle işlediğiniz tüm suçların bedelini ödeyeceksiniz. bunu söyledikten sonra, hayati onu sonsuza dek terk etti. Bundan kısa bir süre sonra evime geri gönderilmiştim ama huzurlu değildim. Gördüklerim karşısında bir şey yapma ihtiyacı hissediyordum ve bu yüzden, Kral’ın mahkemesindeki vekile bir mektup yazmaya karar verdim. Tam yazmayı bitirmek üzereydim ki, hizmetkarım Ernest Defarge, çalışma odama genç, saygıdeğer bir hanımefendiyle yaklaşık iki-üç yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim oğlunu getirdi. Kadın kendini St Evrémonde Markisi’nin eşi olarak tanıttı. O anda onun, bir gece önce gördüğüm ikizlerden birinin karısı olduğunu anladım. Özellikle de o mendilin üzerine işlenmiş olan E harfinin, Evrémonde’un ilk harfi olduğunu tespit ettikten sonra… Söz konusu hanımefendi, önüme oturdu ve kocası ile kayınbiraderinin şeytani niyetlerini öğrendiğini, bunun üzerine doğrudan bana geldiğini itiraf etti. Onlar adına af diledi ve ‘Korkarım bir gün onların yaptıkları kötülükler, dönüp dolaşıp oğlum Charles’a zarar verecek. Her ne kadar kayıplarını ve acılarını dindiremeyecek olsam da o zavallı aile için bir şeyler yapmak istiyorum. Örneğin kefalet ödemek. Eğer benim için, genç oğlanın bahsettiği küçük kız kardeşin yerini bulabilirseniz mutluluk duyarım. Elimden gelirse, onun için bir şeyler yapmak istiyorum. Ne yazık ki oğlan bana küçük kız kardeşini nereye götürdüğünü söylemediği için, Marki’nin karısına yardım edemedim. Ona, bu kız kardeşle ilgili herhangi bir bilgi alırsam haber vereceğimi söyledim ve bir kez daha oğlu Charles için yalvararak odayı terk etti. O gider gitmez ben de yazdığım mektubu Kral’ın mahkemesine gönderdim.

O gece, kızımla birlikte çalışma odamda otururken Ernest, yanında ona eşlik etmemi isteyen bir adamla birlikte geldi. Belli ki birisi çok hastaydı ve benim tıbbi tavsiyeme ihtiyacı vardı. İlaç çantamı toplayıp hemen çıktım. Ama evden çıktığım dakika biri beni arkamdan yakaladı ve ağzıma bir bez tıkadı. Zorlukla Evrémonde kardeşlerin karanlığın içinden bana doğru koşmakta olduklarını ve saldırgana onaylarcasına başlarını salladıklarını görebildim. Kraliyet Mahkemesi’ne yazdığım mektup ellerindeydi. Bilincim yerine geldiğinde, Bastille’deki hücremdeydim.Şu an bu mektubu yazmakta olduğum ve bir gün muhakkak mezarım olacak olan bu hücrede… On yıldır burada yaşıyorum. Ve burada daha ne kadar kalacağımı bilmiyorum ama beni sonsuza kadar karım ve kızımdan koparmış olan Evrémonde ailesini ifşa ediyorum. Ailenin son ferdine kadar her birinin, işledikleri suçlar için cezalandırılmalarını umuyorum. Doktor Alexandre Manette.” Yargıç mektubu bitirdiğinde, mahkeme salonundan çığlıklar yükseliyordu. Ve her ne kadar Charles, halk meclisi önünde oy birliği ile masum kabul edilmiş olsa da bu sefer durum farklıydı. Oy birliğiyle suçlu bulundu ve yirmi dört saat içinde giyotine götürülmesine karar verildi. Başı kesilerek idam edilmek üzere…

Gerçek

Doktor AlexandreManette, Sydney Carton kendisi ile kızına evlerine kadar eşlik ederken tek kelime etme- di. Bay Lorry, bu üzücü zamanlarında, Bayan Pross ile birlikte Manettelerle kalmaya karar vermişti. Sydney ise evden ayrıldı. Doğrudan StAntoine’dakiparap dükkânına gitti. Tezgahtarla karman çorman bir Fransızca konuşarak, hanımefendiden, ona bir kadeh şarap vermesini rica etti.

Madam Defarge, Sydney’nin aslında Fransızcayı çok akıcı konuştuğunu bilmiyordu. Şarabını alıp bir masaya yöneldiğinde, tam da beklediği üzere, Madam Defarge kocasını tezgâha çağırdı ve kocasına Sydney’i işaret ederek ona bir şeyler fısıldadı. Doğal olarak o da Sydney’nin Charles Darnay’e olan benzerliği karşısında afallamış görünüyordu. Mösyö Defarge, Sydney’e dikkatlice baktıktan sonra başıyla karısını onayladı fakat sonra yeniden, konuşmalarını yarıda kestiği JacquesÜç’ün yanına döndü. Karısından, Sydney’nin iyi Fransızca konuşmadığını öğrendiği için, Jacques Üç ile yüksek sesle konuşmaya aldırmadı. “Sanırım çok ileri gittik. Sence asillerle aramızda bir fark kaldı mı?” Kocası ve JacquesÜç’ün konuşmalarına katılmış olan Madam Defarge söze karışarak, “Zalimleri idam uns etmemeli miydik sence,” diye sordu. Jacques Üç de Madam Defarge’a katıldı. “Bu gerekliydi. Düşman, onları nelerin beklediğini bilmeli ve gelecek nesillere örnek teşkil etmek için ölümden daha iyi bir yol olamaz.’’

Mösyö Defarge sessizliğini korurken, karısı yeniden konuştu. “Onu yeniden kurtarmak istediğini biliyorum ama bu mümkün değil. O benim listemde ve dürüst olmam gerekirse, listeme ilk yazdığım isimlerden biri. Hiçbiri kurtulmamalı.” Mösyö Defarge iç çekti ve cevap verdi, “Onları gör- meye bile dayanamadığını biliyorum hayatım ama Dok- tor Manette için üzülmekten kendini alıkoyamıyorum. Zaten çok fazla acı çekti. Bir de şimdi bu eklenince..” Ama Jacques Üç, bu sırada başka bir şeyle ilgileniyor- du. Madam Defarge’a dönerek, “Eğer yanlış anlamazsa- niz Madam, Evrémonde ailesine karşı duyduğunuz bu isterim, Fark ettiğimkadarıyla karısı ve kızlarının da idam edilmesini istiyor- sunuz.” dedi. Madam Defarge bu soruyu bir çırpıda yanıtlayamadı. Ancak kısa bir süre sonra konuşmaya başladı. “Bastille düştüğünde kocam, 105 numaralı hücrede bulduğu mektubu bana getirdi. Birlikte mektubu okuduk ve mektubun saygıdeğer Doktor Manette tarafından yazılmış olduğunu anladık. Ama her satırı okurken her yanımı dehşet kaplamıştı. Sonunda sinirlerim tamamen alt üst oldu. Çünkü Doktor Manette’nin, Marki’nin karısının bulmaya çalıştığından söz ettiği o küçük kız kardeş benim ve ailenin kurtulan son üyesiyim. Bu yüzden de intikamı mı alacağım. Evrémonde ailesi tamamen yok olacak ve ben bundan emin olacağım. Şarap dükkânına pek çok müşteri geldiği için konuşma kısa kesilmek zorunda kaldı ama bu kadarı, Sydney Carton’ın planını uygulamaya geçirmesi için yeterliydi. Hızlıca içkisinin parasını ödedi ve Bay Lorry’nin ofisine doğru yürümeye başladı.

Tellon’in ofisine girer girmez, Bay Lorrynin, yaşadığı aşırı heyecandan ötürü çığlık atmakta olan Doktor Manette’yisakinteştimeye çalıştığını gördü. “Neredeler? Onlara hemen ihtiyacım var. Dostlarım, tamirci aletlerimi bana verin Syiney, Bay LorrysDokiorManette’yisakinleştirmeküzere yardım etti ve DokrorManette sakinleşirsakinleşmez, Bay Lorry’e her şeyi anlattı. “İşte. Lütfen bu belgeleri alın. Bu belgeler, Lucie, Doktor Manette, siz ve benim, sorunsuz bir şekilde Paris’ten ayrılmamızı sağlayacak olan belgeler. Size, hapishanede kaybetme ihtimalime karşılık kendiminkini de veriyorum. Yarın hiç gecikmeden, öğleden sonra ikide yola çıkmalıyız. Doktor Manette ve Lucie’nin büyük tehlike altında olduklarından emin olacak kadar fazla bilgiye sahibim ve eğer işler gecikirse, Paris’i terk etmeleri gittikçe zorlaşacak. Onlarla birlikte arabada hazır bir şekilde beni bekleyin ve ben hapishaneden döner dönmez, hemen hareket edebilecek durumda olalım,” diye açıkladı Sydney. Bay Lorry, Sydney’in söyledikleri karşısında büyük bir şaşkınlığa kapılmıştı. “Doktor Manette ve Lucie’nin içinde bulundukları tehlikenin boyutu tam olarak nedir?” “Çok büyük bir tehlike altındalar efendim. Bura- dan tahminimizden bile hızlı bir şekilde ayrılmalılar. Bay Lorry, onların kaderleri artık sizin elinizde,” diye haykırdı Sydney, Bay Lorry’nin ellerini kendi ellerinin arasına alarak.

“Bana güvenebilirsin Sydney. Onları kurtarmak için elimden gelen her şeyi yapacağım,” diyerek onu sakinleştirdi.  Bay Lorry. Sydney Carton bir an durup soluklandı. Yapılması gerekenleri Bay Lorry’e, hiç soluksuz, arka arkaya sıralamıştı. Bir kez daha tekrar etti. “Bütün kağıtların hazır olduğundan emin olun. Hiçbir gecikmeye mahal veremeyiz yoksa her şey boşa gider.” Bay Lorry, elini Sydney’in omzuna koyarak, “Endişelenme dostum, bu fedakarlığının boşa gitmemesi için elimden gelen her şeyi yapacağım. Tüm emirlerine uyacağım,” dedi. Sydney Carton sonrasında Bay Lorry’nin, Doktor Manette’i, Tellson’ın ofisinden evine götürmesine yardım etti. Zamanın hızla geçtiğini fark eden Sydney, hızlıca La Force Hapishanesi’ne doğru yola çıktı. Ama Lucie’nin penceresinin önünden geçerken, son bir kez içeri bakıp kendi kendine, “Senin için elimden gelen her şeyi yaptım sevgilim. Belki bir zaman bir yerde tekrar görüşürüz. Hoşça kal sevgili Lucie’m,” dedi. Sydney Carton, Charles Darnay’i görmek üzere LaForce Hapishanesi’ne doğru yürürken, hüküm giymiş olan adam son birkaç mektubunu yazıyordu.

Biri Lucie’ye, diğeri ise Doktor Manctte’e. Yokluğunda Doktor Manette’ten Lucie’ye ve kızlarına iyi bakmasını rica edi- bitirmek üzereydi yordu. Tam ikinci mektubu yazmayı ki, hücresinin kapısı açıldı ve Sydney Carton içeri girdi. Kafası karışmış olan Charles Darnay, “Burada ne yapıyorsun,” diye sordu. Ama Sydney kendini açıklamakla ilgilenmiyor, bunun yerine yapması gerekeni bir an evvel yapmak istiyordu. “Çabuk elbiselerini çıkar ve benimkileri giy. Ayrıca kafandaki o bandı da çıkar ve saçlarını benimki gibi aç.” Sydney ceketini çıkarırken, Charles’ın şaşkınlığı artı- yordu. “Ne yapıyorsun sen? Tamamen aklını mı kaçırdın? Kimse buradan kaçamaz.” “Kim kaçıyor ki? Sadece sana söylediğimi yap ve hazır olduğunda şu mektubu yazmaya başla,” diye emir verdi Sydney. Kısa zaman sonra Charles, Sydney nin kıyafetlerini giymiş, tıpa tıp avukata benzeyerek bir kez daha sandalyeye oturmuştu. Sydney de arkasında ona emirler yağdırıyordu. “Sonunda fark ettim ki…

” Charles, hücresini ağır bir kokunun kapladığını fark edince, yazmaya başladığı mektubu yarıda bıraktı. “Bir koku alıyor musun,” diye Sydney’e sordu. “Olmayan kokularla ilgilenmeyi bırak da mektubu yazmaya devam et,” diye sertçe emir verdi Sydney. Charles bir kez daha masaya doğru eğildi fakat ani- den ağzına bir bez parçası tıkıldığını hissetti. Sydney’e karşı mücadele etmeye çalıştı ama yavaş yavaş kendinden geçiyordu. Kısa zaman sonra yere yığıldı. Daha sonra Sydney, tipkı Charles gibi saçını topladı ve hücrenin kapısını yumruklamaya başladı. John Barsad kapıyı açtı ve önünde duran Charles ile, bilinci kapalı bir şekilde yerde yatmakta olan Sydney’i gördü. “Çabuk arkadaşımı buradan çıkarın ve onu bekleyen arabaya götürün. Size söyleneni yapın. En azından benimle ilgili artık endişelenmenize gerek kalmadı.” Son cümleyi duyan Barsad, hücrede olup bitenleri anlamıştı. Sydney, Charles Darnay’nin yerine geçerken,Barsad da Charles’i oradan dışarı çıkardı. Sydney, yaklaşık bir saat orada kaldı ve sonunda bir gardiyan gelip sert metal kapıya vurarak, “Evrémonde, zaman geldi,” diye seslendi.

Kaçış

O öğleden sonra saat iki civarında, Paris’in kapısındaki görevliler bir arabayı durdurdular. Bay Lorry başını pencereden dışarı uzattı. “Belgeleriniz lütfen,” dedi görevli. Bay Lorry, ceketinin cebini karıştırarak, gerekli olan tüm belgeleri temin etti. Gardiyan sayfaları tek tek açıp, “Doktor AlexandreManette. O nerede,” diye seslendi. Bay Lorry hemen Doktor Manette’yi işaret etti. “Ve Luice Manette. Doktorun kızı ve yanılmıyorsam hüküm giymiş olan Evrémonde’un karısı,” diye sözlerine devam etti hafifçe gülerek. Görevli, Lucie Manette’in kızından sonra, sıradaki ismi okudu. “Sydney Carton?” Bay Lorry, büyük bir sorumluluk duygusuyla, hemen yanında oturmakta olan baygın adamı işaret etti. “Kendisi pek iyi değil. Bu sebeple apar topar Ingiltere’ye dönüyoruz.” Görevli, Sydney Carton’a biraz daha yakından baktı. Muhtemelen Sydney Carton ile Charles Darney arasında- ki benzerliğe dair bir ipucu yakalamıştı ama bunu dikkate almadı ve son olarak, “Ya Bay JarvisLorry,” diye soru. Bay Lorry hafifçe elini kaldırarak efendim.” Görevli tüm kağıtları bir kez daha inceledikten cevap verdi. “Benim sonra onları Bay Lorry’e geri verdi ve “Her görünüyor. Şimdi Paris’ten ayrılabilirsiniz. Güvenli ve iyi yolculuklar,” dedi. Araba hızla oradan uzaklaşıp Calais’ye şey normal doğru hareket etti.

Son Girişim

Madam Defarge oduncunun evine varmış, masada Jacques  İki ve Jacques  Üç ile birlikte oturuyordu.

Tüfeğini masanın üzerine koyarak şöyle dedi, “Size geldim çünkü az sonra bahsedeceğim konuyla ilgili kocama güvenmiyorum. O her zaman Doktor Alexandre Manette’e sadık oldu ve bu yüzden, bu görevimde bana karşı gelebilir.”

Dikkatle dinlemekte olan Jacques Íki sordu, “Bunun, Evrémonde’un karısıyla bir ilgisi var mı?”

“Evet, kesinlikle,” diye yanıtladı Madam Defarge. “Hem onun hem de kızının, kocasıyla aynı kaderi paylaşmalarını ve Evrémonde Hanedanı’nın sonsuza dek yok olduğunu görmek istiyorum. Giyotinin kana ihtiyacı var ve bu kanı onlar temin edecekler.”

Madam Defarge’ın sözleri karşısında mutlu görünen Jacques Üç ekledi, “Ne yapmamızı istiyorsunuz?” Madam Defarge, Jacques Iki’yi işaret ederek, “Acaba Lucie Defarge’ı, La Force Hapishanesi’nin penceresinin önünde, mahkûm St Evrémonde Markisi’ne birtakım işaretler gönderdiğini gördüğüne dair ifade verir misin?”

“Elbette yaparım,” diye onayladı Jacques İki. Üstelik sadece onu görmekle kalmadım. Aynı zamanda kızı ve babası da bazen onunla geliyorlardı. Doktor da bazı günler orada bulunuyordu.”

Madam Defarge onaylarcasına başını salladı ve Jacques Üç’e dönüp sordu, “Peki jüri bu suçlamayla ilgilenecek midir?” “Bizzat jürinin bir üyesi olarak sizi temin ederim ki ilgileneceklerdir,” diye onayladı. “O halde çok güzel,” dedi Madam Defarge mutlulukla. Her ne kadar kocasının ölümünden dolayı yas tutuyor olsa da şimdi gidip Lucie Manette’yi evinde ziyaret edeyim. Eminim şu durumda akıl sağlığını koruyamayacak ve Cumhuriyet’e karşı aşağılayıcı şeyler söyleyecektir. Böylece onun giyotine götürülmesi çok daha kolaylaşacaktır.”

Madam Defarge bunları söyledikten sonra masadan kalktı, tabancasını tekrar beline yerleştirip Lucie nin evine gitmek üzere oradan adeta firtına gibi çıktı.

Bay Lorry, kendilerinin ardından Jerry Cruncher ve Bayan Pross’u Calais’ye götürmek  üzere daha küçük bir araba ayaramıştı.

Manettelerin, Sydney Carton’ın ve kendisinin hayatı, Cruncher ve Bayan Pross’tan daha büyük tehlike altındaydı. Madam Defarge, Lucie’nin dairesine hızla girdiğinde, yalnızca birkaç valizin önünde beklemekte olan Bayan Pross ile karşılaştı. Jerry Cruncher’ın arabayı getirmesini bekliyordu.

Madam Defarge, Lucie’yi bulabilmek için Bayan Pross’un yanından geçip evin içinde dolanmaya başladı üzere daha küçük bir araba ayarlamıştı.

Manettelerin, Sydney Carton’ın ve kendisinin hayatı,  Cruncher ve Bayan Pross’tan daha büyük tehlike altındaydı. Madam Defarge, Lucie’nin dairesine hızla girdiğinde, yalnızca birkaç valizin önünde beklemekte olan Bayan Pross ile karşılaştı. Jerry Cruncher’ın arabayı getirmesini bekliyordu.

Madam Defarge, Lucie’yi bulabilmek için Bayan Pross’un yanından geçip evin içinde dolanmaya başladı çünkü valizleri görünce çok geç kalmış olabileceğinden korkmuştu. “Evrémonde’un karısı nerede,” diye sordu Bayan Pross’a.

Kadının yüzündeki ifadeden, Lucie’ye zarar vermek istediğini hemen anlamış olan Bayan Pross, “Bunu öğrenmek için beni öldürmen gerekecek,” diye sertçe cevap verdi.

Bayan Pross’un cevabı, tek tek odaları araştırmakta olan Madam Defarge’ı daha da öfkelendirmişti. Bayan Pross da ona saldırmış olan Madam Defarge’ı sıkıca kavradı ve birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Madam Defarge, tabancasını çıkarıp Bayan Pross’a doğrulttu. Ama iri yarı kadın, silahı kendinden uzaklaştırmayı başardı. Aniden silah patlayıverdi. Sonra yavaşça Madam Defarge yere yığıldı. Ölmüştü.

Patlayan silah sesi, Lucie’nin yaşadığı sokağın sessizliğini delip geçerken, mahkůmları giyotine taşıyan ara banın tekerlekleri, Paris sokaklarındaki taşların üzerinde gicırdıyordu.

 Charles Darnay, idam sırasında yirmi üçüncüydü.

Kana susamış köylü kalabalığı orada öylece duruyor, kesilen başları sayıyor ve giyotine doğru sürüklenen mahkůmları yuhalıyordu.

Orada oturup kesilen başları sayan bir kadın, etrafına bakıp sordu, “Theresa Defarge’ı gören oldu mu? Eminim bu Evrémonde köpeğinin idamını kaçırmak istemez.” Ama Theresa Defarge, o gün onlara katılmadı ve sandalyesi boş kaldı.

Sydney Carton, tahta platforma çıkarılıp giyotine doğru sürüklenirken, insanların, “Kahrolsun Evrémonde! Kahrolsun soylular!” diye bağırdıklarını duyabiliyordu. Charles Darnay’nin, Ingiltere yolunu çoktan yarılamış oldugunu bilen Sydney, dudaklarına yerleşmiş olan gülümsemeyi engelleyemiyordu..

Cellatlar, başını giyotine yerleştirirlerken, Sydney Carton kendi kendine fisıldadı. “Hayatım boyunca pek bir işe yaramadım ama bu sayede bana her zaman jvi davranmış ve hep sevgilerini göstermiş tüm insanlara borcumu ödüyorum. Bunu, onlar için ve bana her zaman şefkatli davranan Lucie Manette için yapıyorum.

Ayrıca bana bunu yaptıran, ona duyduğum büyük aşktır. Elveda dünya. Elveda sevgili Lucie. Mutluluğun için hiç şüphe etmeden kendimden vazgeçerim.” İdam edilenin gerçekte kim olduğundan ve bunu niye yaptığından habersiz kalabalık ise çılgınca bağırıyor ve alkışlıyordu.

Eğitici Masallar7 Yaş MasallarıDers Verici Hikayeler


Benzer İçerikler

Küçük Yeşil Sabun Hikâyesi
Küçük Yeşil Sabun Hikâyesi
Yavuz Sultan Selim İran sahina Cevabi
Yavuz Sultan Selim İran Şahına Cevabı Hikayesi
harut ile marut
Harut ve Marut Hikayesi
topal koyun yavuz sultan selim hikayesi
Topal Koyun Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.