Yuf Borusu Seni Bekliyor Hikayesi

Topuz

Abone Ol google news
Topuz

Yuf Borusu Seni Bekliyor

Câbir Paşayı bir zamanlar tanımayan yoktu. Zevcesi, cennetmekânın gözdelerinden mi, hazinedar ustalarından mı ne imiş? İşin içyüzünü bilenler, o kolunda taşıdığı kat kat sırmaları, “Saraylı Hanım”ın sayesinde kazandığını, yani düğün olmadan evvel el öpmelik binbaşılığı, sonra da kandillerde, bayramlarda münasebet düştükçe kaymakamlığı, miralaylığı, livalığı, meşrutiyetten bir sene evvel de ferikliği yakalamış olduğunu hikâye ederler.
Orduyu gençleştirmek sevdasına düşen akıllılar işbaşına geçince, birçokları ile beraber onu da tekaüde sevk ederek mağdurlar arasına karıştırdılar. İlk günler tekaüt maaşıyla geçinmek kabil oluyordu. Doğruyu söylemek lazım gelirse, paşanın on para serveti de yoktu.
Zaten devr-i saadette haremlik-selamlık o koca daireyi eline geçen ihsanlar, maaşlarla ancak idare edebiliyordu. Bu musibetten sonra evin kadrosu kendi kendine küçüldüğünden ilk günleri tekaût maaşı biraz işe yarıyordu. Sonra maişet derdi sarpa sarıp da herkes başının derdine düştüğü zaman, paşa da, ilk tedbir olarak köşkün selamlık tarafını kiraya verdi. Bu derde deva olmayınca, zemin katını bakkal dükkânına çevirdi. Ufak bir sermaye ile ticarete koyuldu.

İş başa düşünce ne yapılmaz? Bak şu hayatın cilvesine!
Bir zamanlar yanına kuş uçmazdı. Perde çavuşları, odacılar, yaverler, nöbetçiler, atlar, arabalar, dalkavuklar arasında geçen debdebelerle, şimdiki kırk paralık bulama, altmış paralık peynir müşterilerine meram anlatmak arasında ne büyük tezat vardı! Hele o eskiden etek öpmek için fırsat bekleyenlerin bugünlerde yan gözle bakıp bıyık altından gülmelerini görüp de kalpleri sızlamamak kabil değildi.
Fakat Paşa “sabrın sonu selamet” diyerek büyük bir metanet ile kendini bu hayata alıştırdı, hatta biraz kanıksadı bile… Fakat günün birinde vesika şekerini tevzi ederken köyün sayılı sulularından, hatta azılılarından Takunyalı Fitnat namında bir kadın, ona bir bayrak açtı, bütün mahalleyi bir anda başına topladı.
Fitnat’ın bir eli belinde, diğeri ile bir takım işaretler yaparak:
“Seni istiskalar paşası, seni… Aç gözünü, yoksa açarlar gözünü… Sen hükümet kapısında benim hakkımı yemeye alışmışsın. Galiba şimdi de mahalle bakkallığını mı yiyim yeri yaptın? Hiçbir şeycik demem, benim gibi ağızsız, dul kadınların, saçı bitmedik yetimlerin beş, on dirhem şekeri kan olsun, irin olsun!” Yüzünü halka doğru dönerek devam etti:

“A dostlaaar, buna hangi can dayanır? Bizden ufaladığını bari hayırlı bir işte kullansa canım yanmaz… Bu kaparozlar, sokak sokak fink atan kokona kızlarının tango çarşaflarına, havaleli iskarpinlerine gidiyor… Hele dur sen, benim kafam kızmasın, yoksa… İnşallah o kokorozlar nasibimden geçmesin, eğer onları tükürüklere boğmazsam bana da Fitnat demesinler!” Câbir Paşa, bu vakadan sonra mahalle bakkallığına tövbekâr oldu.
Makamını, Karamanlı Bodos’a terk ederek ertesi günü tası tarağı topladı, kaçış hâlâ o kaçış… Tabii, boş durmak kabil değil… Paşa birkaç gündür İstanbul’a geldikçe, işleri açılmaya başladı. Hay Allah layığını versin! Meğer o köyde Takunyalı Fitnatlar, Belalı Ayşelerle uğraşırken, açıkgöz tekaütler rahat kârın kolayını bulmuşlar da onun haberi yok! Aştan kalanın kaşığı kırılsın! Paşa da derhal Ömer Abid Hanı’nda bir yazıhane, ticaret tezkeresi vesaireyi yoluna koydu. Şimdi bir taklit tüccar da o olmuştu.
Tüccar olmak bir şey değil, asıl işin tatlı tarafına bakalım. Tavsiyeler, himmetler, biraz da etek öpmelerle Paşam da muradına nail oldu. Sizden laf çıkmaz, açıkçası ihracat vesikası işine kayırıldı. Allah bin bereket versin! Meğer fincancı katırlarını ürkütmeyenlerin bu kadarcık olsun mükâfatı varmış.

Hem ne hoş… Bu işin, batakçı defteri, eli bayraklı kadınları da yok. Arada sırada bir adam gönderip listeye baktırmak… Bu sefer de bize yarım vagon çıkmış, buna da bereket versin! Çağır Yasef’i, Halil Efendi ver aşağı, tut yukarı, bayıl paraları… Kısa günün kârı az olur.
Paşam müsrif de değildir. Eğer iş devam etseydi, beş-on para sahibi olacaktı. Nerede!.. Kör talih geldi, ona da yetişti, günün birinde bu işin de modası geçti. Vesikacılıktan mahrum kalan bazı açıkgöz arkadaşlar iaşe dalaverelerine dâhil oldular, fakat paşam bir türlü bunun pundunu bulamadı. Bu kabiliyetsizliği az kaldı aile politikasını da bozuyordu.
Çünkü kızları ile büyük hanım, kendisini açıktan açığa mıymıntılıkla itham ettiler. Paşada ne kabahat var? Her iş sık sık şeklini değiştiriyordu. O da ne yapacağını şaşırdı. Hakiki ticaretin hiç ehli değildi. Aczini bilmek de bir meziyettir. Paşa bu hallerle bocalarken, evdeki itibarı azaldıkça azaldı. Zavallı Paşa hanımlara yaranmak için her şeyi yapıyor, kuyudan su çekiyor, bahçe suluyor, zerzevat ayıklıyor, yine makbul olamıyordu.

Paşa, kendisini görenlerin tanımayacağı kadar zayıflamıştı. O kuruluğa bir de karalık arız oldu. Şimdi Paşa eski ölçüsüne göre yapılan elbiselerinin içinde yabancı bir iskelet gibi kalmıştı. Evvela yakalık ve boyun bağını defetti. Sonra da yakın yerlere, bakkala çakkala, mahalle kahvesine entari ve hırka ile gider ve soranlara, “Artık derviş olduk” derdi.

Mütareke, müsalâha derken işler bütün bütün değişti… Her geçen günle beraber yeni bir şekle giriyorduk. Yine herkesin lisanı kökünden döndü. “Kahrolsunlar, kaçmışlar, yahu neler oluyormuş da ruhumuz duymuyormuş. Oh olsun… Oh olsun… Eden elbet bulur, tıksınlar haini, assınlar katili, hamiyeti varsa artık çekilsin… Onu da bir adam zannettikti yahu… Sen kasavet etme birader, bu öküz milleti yine bir mucize kurtarır…” filan derken Bekir ağa Bölüğü dolup dolup boşalıyor. Katiller, kanlılar, bacadan kaçıyor, kaçıyordu. Ama gerçek olanını söylemeli: Mağdurlar da bucak bucak aranıyordu ya…!
Hele şu kaderin cilvesine bak! Meğer devlet kuşu yakınlara gelmiş de haberimiz yok. Bir sabah çarşı boyuna erken inenler Câbir Paşa’yı, senelerce sandık içinde durmadan açılmaz buruşukluklar peyda etmiş, formaları kararmış, saltanat devirlerinin yadigârı olan paşalık esvabının içinde buldular.

Şişmanlık günlerinin hatırasını saklayan bu esvabı paşa giymemiş, belki de içine düşmüştü. Hele parıldayan kılıcını beline dolayan sırmalı kayışın hâsıl ettiği buruşukluklarla, bir insandan ziyade bostan korkuluğuna benziyordu. O, bu halden bihaber, yalnız öne doğru birkaç derece meyleden vücudunu doğrultmaya gayret ederek arada sırada boyalı bıyıklarına çekidüzen vererek, askerlik heybetine yakışan bir gururla tren yoluna doğru ilerliyordu. Eskisi gibi sağdan sola selamlar saçıyor ve mukabilini de bekliyordu. Meğer hakkı da varmış.
Hakikat bu geçiş, her günkü geçişlere benzemezdi, herkes iki geçeli ayağa kalktı, âdeta küçük bir merasim oldu. Paşa içinden, “Ah fırsat düşkünleri, ah!” diyordu. Bak, bak, her gün bir omuz silkmekle geçen âşinalar, şimdi kandilli temennalarla yerlere kadar eğilerek “Efendim, yeni memuriyetinizde muvaffakıyetler temenni eder, tebriklerimizi arz ederim. Büyük irfanımızı ihmal edenler cihana maskara oldular Paşam!” gibi yağlı ballı huluslar savurarak geçip gidiyorlardı. Bunlar arasında yalnız biri fikrini değiştirmemişti. Paşa, tam trene ayağını atacağı sırada yine en son sözü o Takunyalı Fitnat söyledi:
“Yürü bakkallar paşası, yürü! Yuf borusu seni bekliyor..”

Hayvan HikayeleriMasal KitabıDeğişik Masallar


Benzer İçerikler

And
And Hikayesi
Hürriyet Bayrakları
Hürriyet Bayrakları Hikayesi
Ömer Seyfettin Vire Hikayesi
Vire Hikayesi
Ömer Seyfettin Ruzname
Ruzname (Günlük) Hikâyesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.