Ruzname (Günlük) Hikâyesi

Ömer Seyfettin Ruzname

Abone Ol google news
Ömer Seyfettin Ruzname
Ömer Seyfettin Ruzname

Ömer Seyfettin’den Ruzname Eseri

27 Eylül 1912
Dün Karaburun’dan geldik. Galiba bu gece şimendifere bineceğiz. Karadağ harp ilan etti. Bulgaristan ve Sırbistan henüz susuyorlar. Kimi gördümse “Mutlaka harp olacak!” diyor. Ben hâlâ ümit etmiyorum. Niçin harp olacak? Balkan hükümetlerinin istedikleri verildikten sonra harbe ne hacet? Buna aklım ermiyor. Otuz dokuzuncu alayın üçüncü taburundayım. Askerî hastanenin arkasındaki viranelikte oturuyoruz.

Çadırlarımız intizamsız aralıklarla kurulmuş. Yüzbaşım Faik Efendi, Selanikli… Kısa, tombul, kuvvetli bir çocuk… Lakırdı söylerken sesi titriyor. Bu hal kalbinin iyiliğine, yani ruhunun hafifliğine delâlet eder. Diğer arkadaşım Eşref Efendi uyanmamış Türklerden…. Terbiye ve harekâtı, askerî olmaktan ziyade doğal, mekanik… Hemen bütün bölüğü o idare ediyor. Ben daha misafirim. Neferleri tanımıyor, isimlerini bilmiyorum. Demek muharebe olursa son derece münasebetsiz şartlar dahilinde ateşe gireceğim.

1 Teşrinievvel (Ekim)
 Ordugâhtayım. Burası Köprülü’nün iki saat ötesinde bir vadi… Bir yayla… Soğuk ve rutubetli… Hâlâ harbi bekliyoruz. Benim gözlerim ağrıyor, nezleyim.Ne düşünebiliyor, ne hareket edebiliyorum.


 4 Teşrinievvel, Köprülü
Diyorlar ki, “Harp başladı..” Fakat kimsenin bir şeyden haberi yok. Ne telgraf geliyor, ne gazete… Bugün nöbetçiyim. Şimdi, yani gece yedide hareket emri verildi. Çavuşlara vesaireye lazım gelen tembihleri verdim. Yarın Güzeyile gideceğiz. Burası küçük bir köymüş. Umumi harekâta dair bize hiç malumat verilmiyor. Her gün bir alay emir yayınlanıyorsa da bir şey anlamak mümkün değil…

5 Teşrinievvel
Bu sabah alayla hareket ettik. Hava güzeldi. Şimdi karargâha geldik. Henüz çadırlar kurulmadı. Ben çok yorgunum. Yorgunluktan biraz başım ağrıyor. Yolda mola ederken bir “Turan” gazetesi bulduk. Tarihi 2 Teşrinievvel idi. Bulgaristan’la Sırbistan’ın münasebetlerini kestiklerini yazıyordu. Hatta Vedranye civarında bir muzafferiyet haber veriyor. Karadağ’da yine muzafferiyetler… Yolda küçük bir çiftliğe rast geldik. Yarıcıları Bulgar olacak. Eski ve viran bir kilisesi var.

Etrafında birkaç asker duruyordu. Niçin orada bulunduklarını sorduk. Meğerse bir Osmanlı Bulgar neferi çok rakı içmiş. Ve yolda yürürken birden düşmüş ve ölmüş. Çiftlikte papaz aramışlarsa da bulamamışlar. Bizim bölüğe yeni gelen Bulgarlar ölüye doğru soğuk soğuk baktılar ve hiçbir etkilenme göstermeksizin yollarına devam ettiler. Burada, Güzeyil karargâhında bakalım kaç gün kalacağız? Neferlerde büyük bir neşe yok. Subaylarda da öyle… Fakat korku ve yeis de yok.

Yemek içmek meselesi güçleşti. Dün yemek ve çorba tuzsuzdu. Köprülü’de tuz bulunmadı. Subaylar candan ve gönülden çalışmıyorlar. Yahut ben öyle görüyorum. Bunun en büyük sebebi âmirlerin iktidarsızlıkları… Amirler, hatta karargâh için verdikleri emri bile icra olunmadan değiştiriyorlar. Fırka emrini okudum, güzel yazılmıştı. İnşallah erkâniharplerimiz muktedirdirler.” İşte yorgun ve ümitsiz bir dua…
Erkânıharpler, âmirler, kumandanlar, zabitler ne olurlarsa olsunlar, Balkan Harbinde ancak bir şekil bulunacaktır. Ya Bulgarlar bizi ezip geçecekler yahut biz onları ezeceğiz. Ve bu ezmek hadisesine en az girecek şey de teknik, harbin o meşhur tekniği olacaktır.

5 Teşrinievvel
Sabah, güneş daha doğmadan, “Çadır yık” borusu vuruldu. İleriye gideceğiz. Galiba Bulgarlar taarruz ettiler. Akşam. Bugün, öğleüstü Kiliseli’ye geldik. ince ince yağmur yağıyordu. Hâlâ bu yağmur devam ediyor. Usturumca fırkasının 43. alayı solumuzda, çayırlıkta… Alay yaveri bana, erkânıharbin bir lafını gülerek tekrar etti. Hep diyormuş ki “Ahval vahimdir… Bakalım ateşe ne gün gireceğiz? Yüzbaşım iaşe işleriylel uğraşmak üzere Köprülü’de kaldı. Bölük şimdi benim emrimde…

Yalnız genç mülazım arkadaşım Eşref Efendi var. O da bugün nöbetçi… Askerin hepsi acemi… Hatta silah doldurmasını bilmiyorlar. İhtiyatların çoğu da Pomak.. Bir kelime Türkçe bilmiyorlar. Onbaşıların, çavuşların içinde bir vücut, parlak ve açık bir göz göremiyorum. İşte bu kadar elverişsiz şartlar içinde harbe giriyorum. Netice muzafferiyet olursa hayret etmekten memnun olamayacağım. Ama bütün bu hareketler bana hep bir oyun gibi geliyor. Hâlâ kendimi bir manevraya gidiyor sanıyorum. Hareketimiz o kadar hissiz ve maneviyatsız ki, ancak bir manevra böyle olabilir. Hani nutuklar, hitabeler, heyecanlar, şarkılar, alkışlar.. Hiç, hiçbir şey yok! Bulgar ordusunu gözümün önüne getiriyorum.

Orada kim bilir ne kadar hayat ve heyecan vardır! 6 Teşrinievvel, Kiliseli Bugün kalkmadık. Pirlepe alayının Breşura taburu geldi. Ben kasabada idim. Ne intizamsızlık Yarabbi! Zabitlerin bile tavırları başka idi. Ve belki sarhoştular. Akşam tabura döndüğüm zaman İkinci Bölük Mülazımı Faruk, Bulgarların tecavüz ettiklerini, Çarova’nın düştüğünü, Sırpların Priştin’e doğru ilerlediklerini söyledi.

Havadis bir erkânıharpten çıkıyormuş. Sözde bizim planımız Bulgarları buraya düşürmek, burada bir meydan muharebesi vermek imiş. Fakat hep miş, miş, miş.. Ne gazete var, ne telgraf… Umumi hareketlerin hiçbirinden haberimiz yok. Koca ordugâha bir gazete olsun gelmiyor. Yarın ihtimal yol görünecek. 8 Teşrinievvel, Kiliseli
Uyuyordum. Tabura “Hazır ol” vurdu. Kalktık, toplandık. Hava, fena halde soğuk… Asker de toplanıyor. Çadırların arasına silah çattılar. Yarım saate kadar bir yere gidiyoruz. Fakat nereye? Bilmiyorum. Alay emri verilmediği için kimse de bilmiyor. Daha tabur yaveri alaya gitmemiş.

9 Teşrinievvel
Komanova’ya giden derenin içinde ordugâh kurduk. Bütün fırka hareket etmişti. Topçu için yolları düzelttiğimizden beş saatlik mesafeyi sekiz saatte aldık. Bu sabah iki nefer gelmiş. Bulgarlar büyük bir kuvvetle Sultantepe’ye hücum etmişler. Yüz elli kişi imişler. Sözde teslim olmuşlar. İkisi kaçmış. Bulgarların buraya üç saat mesafede olduklarını iddia ediyorlar.

Eğer sahi ise bugün yahut yarın çarpışmak muhakkak… Gündüz saat beşte hareket ettik. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz. 10 Teşrinievvel
Dün buraya gelmiş ve portatif çadırlarımızı kurmuştuk. Top-tüfek sesleri işittik. Gece hareket emri verildi. Şimdi yola düzüldük. Yine nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Garibi şu ki, erkânıharpler de bu muammayı bilmiyorlar. Yolda bizi görünce şaşırdılar. Bugün muharebeye girdik. Daha düşmanı görmeden dört yaralı bıraktık. Üçü öldü. Topçuların muhafızıyız.

Topçu mevzilerinden düşmanın kaçtığını gördük. Ve dürbünle takım çavuşlarımıza gösterdik. O kadar sevindiler ki! Sevinçlerinden avazları çıktığı kadar bağırdılar. Biz boyuna top atıyoruz, fakat onlar niçin atmıyorlar? Ayın kaçı? Bugün ne? Bilmiyorum. Benimle beraber kimse de bilmiyor. Ne felaket Yarabbi! Ric’atin, inhizamın en çirkinini gördüm. Bugün burada, Köprülü’nün önündeyiz.

İkinci fırka kaçtı. Yalnız biz, nizamiye fırkası kaldı. Birden ricat emri verildi. Hep kendimizi galip sanıyorduk. Meğer müthiş surette mağlup imişiz. Toplar filan hep kaçtı. En nihayet bizim tabur kalmıştı. Biz de çekildik. Bütün gece, tam on iki saat yürüyerek sabaha yakın Kiliseli’ye geldik. Oradan dün sabah kalktık. Buraya döküldük. Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik. Oh ne felaket! Kadın, çoluk çocuk, tam beş bin ev imiş. Bu gece, açıkta, beklemede kaldık. Düşman görünmedi. Bugün ayın on üçü olduğunu taburun eczacısından şimdi öğrendim. Demek üç gün, kaçışın kâbusu içinde geçmiş.

14 Teşrinievvel,Köprülü
Kaç gündür, kaç gecedir burada çekmediğimiz sefalet kalmadı. Üzerimize yağmurlar yağdı. Çamurlar içinde yuvarlandık. Askerin hepsi hasta… Kazanlar yolda bırakıldı. Hepimiz açız. Rezalet, felaket son dereceyi buldu. Dağlara yavaş yavaş kar düşmeye başladı. Dayanılmaz derecede soğuk… Rüzgâr durmadan esiyor. İşe şimdi hareket emri verildi. Nereye? Kimse bilmiyor. Niçin? Kimse bilmiyor. Gözlerini kaybetmiş bir kör sürü gibi bocalayıp gidiyoruz. Ortada ne kumandan var, ne kumanda.. Ortada mekkâreler ve ona eşlik edenler yok. Mekkâreciler yok. Cephaneler siperlerin içinde yerde kaldı. Herkes şaşırmış. Hal ve mevki o kadar tahammül olunmaz derecede ki… Şimdi 38. alaydan Şevket Efendi isminde bir yüzbaşının intihar ettiğini haber aldık. Hemen herkes intihar etmek istiyor. Yazık namusa bir kıymet ve ehemmiyet verenlere…

15 Teşrinievvel 1328
Köprülü’den dün geçtik. Bulgarlar bizimle eğleniyorlardı. Şimdi Pirlepe yolundayız. Sözde Edirne tarafında muzafferiyet varmış, filan ve falan. Bunlara kimse inanmıyor, En büyük intizamsızlık, açlık, perişanlık içinde ricat ediyoruz. Abdülhamit’in İstanbul’a ettiğini duyduk. Padişah yüz yirmi bin kişi ile Edirne’ye hareket etmiş. Buna da kimse inanmıyor. Artık Rumeli’nin gittiği muhakkak… Fakat bütün. ordular, şaşırmış koyun sürüleri gibi kurşun ve gülle altında; kar, çamur ve hastalık içinde mahvolacak. şu kordular, acaba, ondan sonra aklımız başımıza gelecek mi?

16 Teşrinievvel
 Ppe Pirlepe yolunda İzidor’dayız. Dün akşam Bulgarlar Köprülü’ ye girdiler. Uzaktan top sesleri işitiliyordu. Biz bir artçı bırakarak gece kaçtık. Bu kaçışımızda oldukça intizam vardı. Ve haber aldık ki, üç gün evvel Üsküp düşmüş. Yolda koşa koşa gidiyoruz. Arkadan top, yandan tüfek sedaları geliyor. Hava güzel, çamur yok. Fakat hepimiz aç ve hastayız. Hiçbir şey düşünmüyor, dilimdeki peksimet yaralarının sızılarını dinleyerek ilerliyorum. Demek Türklerin yaşamak hakkı yokmuş. Yanımızda düşmanın süvarileri, öncü birlikleri göründü. Ben takımımla beraber taburun sağ cenahını himaye için tepelere çıktım. Aşağılara bakıyor, bakıyor, fakat bir şey göremiyordum.

17 Teşrinievvel
Bu geceyi İzidor Köprüsünün üzerinde geçirdik. Düşmandan demek hâlâ bir nişan görünmedi. Fakat Köprülü’ye geldikleri muhakkak. Biz bu saat her tarafla münasebetimiz kesilmiş, habersiz ve ümitsiz, bu rutubetli taşların, ıslak toprakların üzerinde sürünürken acaba Babiâli ne yapıyor? Mütareke ne vakit olacak? Konferans ne vakit başlayacak? Artık bu korkmuş ve perişan asker geriye dönemez. Rumeli eski şeklini alamaz. Artık Rumeli bir daha yapışmamak üzere Türk ilinden kopmuştur.

Avrupa’nın orduları gelip Sırp ve Bulgarları buralardan çıkaramaz ya! Sekiz sene evvel, mektepten yeni çıktığım vakit gezdiğim bu yerleri bir gün böyle kaçarak terk edeceğimi hiç aklıma getirir miydim? Heyhat… Mademki biz asker değiliz, mademki bizde askerlik için lazım olan zekâ ve itaat yok, mademki bizde bir ideal, bir vatan hissi, nihayet bir lisan yok… Bölüğün yarısından çoğu Türkçe bilmiyor. Tabur Babil Kulesi gibi. Ne alanın satandan, ne satanın alandan haberi var.

18 Teşrinievvel
Bu gece Abdi Paşa hanlarında, yine açıkta yattık. Şimdi Pirlepe’ye gidiyoruz. Diyorlar ki, orada çok asker var. Ve Manastır’daki kuvvetlerle birleşip Sırplara müdafaa edecekmişiz.

19 Teşrinievvel
Bu gece Pirlepe’nin ovasında yattık. Asker son derece yorgun ve perişan… Bölükteki zabitler hasta… Yüzbaşı ishal oldu. Mülazımısaniyi sıtma tutuyor. Benim sol ayağım fena halde şişti. Üzerine basamıyorum. Fakat gayret ediyorum. Korkuyorum ki kangren olmasın. Kasıklarımdaki bez- ler birer yumurta kadar şişti. Bu sabah bölüğü hazırlarken ikinci tabur yaveriyle konuştum. Hep Edirne tarafındaki muzafferiyeti bekliyormuşuz. Eğer orada galibane muharebe edersek ileri gidebilecekmişiz. Mağlup olursak muharebe bitmiş sayılırmış. Zaten bu tabii değil mi? Altıncı Kolordu, Yunan taraflarına gitmiş. Yani Selanik’e.. Bizim vazifemiz Boğazları tutmak, düşmanı geçir- memek imiş. Şimdi bir yere hareket ettik. Fakat nereye? Bilmiyorum. Her vakit ki gibi kimse de bilmiyor. Çünkü sabahtan beri verilen emirler yarımşar saat ara ile hep değişti.

22 Teşrinievvel
Peltuvar’ın sağında bir köyde bir gece yattık. Dehşetli bir fırtına çıktı. Asker ve mekkâre perişan oldu. Daha güneş doğmadan tekrar hareket emri verildi. Kalktık, yürümeye başladık. Pirlepe’ye geldik. Orada beş saat daha koştuk. Şu akim ve berbat sırtları tuttuk. Sözde düşman bu taraftan gelecekmiş. Uzaktan tüfek sesleri işitiliyor.

Gece o kadar soğuk oldu ki benim çarıklarım donmuş. Ayağımı kımıldatamıyorum. Soğuktan hiç uyuyamadım. Yarım saate kadar gözetleme mevkiimizi diğer bir bölüğe terk ederek bu korkunç taşlığın dibine ineceğiz. Dün akşam Mehmet Ali Bey isminde bir erkâniharbi paşa yapmışlar. Ona bir suvarel merasimi, tören tertip ediyorlarmış. Bu zat büyük bir zafer vaat ediyormuş. Bakalım, görelim. Fakat kurşundan evvel soğuk ve kar bizi öldürecek. Bizi bire kadar kıracak. Top sesleri geliyor. Birinci tabur ileriye doğru hareket etti. Top ve tüfek sesleri iki saattir devam ediyor. Muharebe mevziine geldik. Hâlâ düşmanı göremiyoruz.

23 Teşrinievvel
Bu gece de açıklarda yattık. Üzerimize kar gibi çiy yağdı. Topçuların ve süvarilerin ileri karakolu idik. Şimdi yine bir saattir yürüyoruz. Bilmem nereye gidiyoruz. Sağımızdan birçok top ve tüfek sesleri geliyor. Demek yakınımızda büyük bir muharebe oluyor.

24 Teşrinievvel
Bu gece pis bir samanlıkta yattık. Burası bize bir saray geldi. Şimdi, yani sabahleyin erkenden dün oturduğumuz yere gidiyoruz.

25 Teşrinievvel
Bu gece Manastır-Pirlepe yolunda bir tarlada yattık. Her vakit ki gibi yine açıkta… Dün ikinci taburun geri çekilmesini temin etmiştik. Sözde bugün de Manastır’a gidiyorduk. Yolda erkânıharpler bizi çevirdiler. Şimdi geriye döndük. Hava gayet soğuk ve rutubetli… Neferlerin hepsi hasta..

26 Teşrinievvel
Dün dehşetli bir muharebe oldu. Biz fena halde mağlup ve münhezim olduk. Bizim tabur geri çekilmeyi temin ediyordu. Çok telefat verdik. Gece Manastır’a döküldük. Fakat Garp Ordusu kumandanı bizi şehrin içine sokmadı. Şehrin dışarısında başıboş dolaşıyoruz. Kuşbaşı kar yağıyor. Ayakları donan neferler haykırıyorlar. Yaralılar arabaların üstünde, yerlerde, karların ve çamurların içinde kıvranarak, inleyerek can veriyorlar. Bu hal, sefaletin şüphesiz son derecesidir. Fakat Garp Ordusu kumandanı bizi zayi etmeye, bire kadar mahvesir olmamıza karar vermiş. Ve mademki bu da askerliktir, itiraz etmek olmaz. Kar hala yağıyor. Şehrin dışında, bir Çingene kulübesinde titriyorum. Ayaklarım donuyor. Ne olacak gibi duruyoruz. Ne olacak? Rezalet… Hepimiz mahvolacağız.

27 Teşrinievvel
Bu gece Mugilla köyünde yattık. Bölüklerin hiçbirinde asker yok. Perişanlık o kadar müthiş ve tamir olunmaz derecede ki, tarif edilemez. Kar hiç durmadan yağıyor. Askerin hepsi hasta… Basur dehşetle hükmediyor. Doktorlar şaşırdı. Zabitler bile hep basur…

28 Teşrinievvel
İki gündür buradayız. Yağış ve rutubet hâlâ devam ediyor. Düşman henüz gelmedi. Niçin? Diyorlar ki, tahkimat yapı- yormuş. Sonra gene diyorlar ki, Şam Kolordusu Selanik’ten Köprülü’ye doğru yürüyormuş. Edirne’den haber yok. “Kuvve-i maneviye” denilen şey külliyen iflas etti.

Zannediyorum ki köyün üzerinde bir şarapnel patlasa bütün asker, bütün alaylar çil yavrusu gibi dağılacak. Arkadaşlarımız içinde hâlâ muzafferiyet umanlar var. Biz de yalancı bir ümit ile meyus  görünmek istemiyoruz. Bölüklere yirmi ikişer tane yeni nefer verdiler. Tüfek çatmasını bilmediklerini, ömürlerinde talim görmediklerini söylüyorlar.

29 Teşrinievvel
Aman Yarabbi! Sefaletin bundan müthişi var mıdır? Karların üzerine kaputumu koydum. Şunları yazıyorum. Askerin hepsi hasta… Sisten hiçbir taraf görünmüyor. Hafif karla karışık ince bir yağmur yağıyor. Bu sabah oturduğumuz Mugilla köyünden hareket için emir verildi. Hemen kalktık. Buraya geldik. Öbür bölükleri bekliyoruz. Nereye ve niçin gidiyoruz? Bunu yine kimsenin bildiği yok. Tek tük silah sesleri geliyor. Alayımızın ikinci taburu şosenin üzerinden Manastır’a doğru geçti.

30 Teşrinievvel
Bu gece, açıkta, karların üstünde yattık. Manastır’ın altı kilometre önünde, jandarma karakolu yakınındayız. Her taraf çamurlu, yer kar içinde. Uyuyorken sürekli top sesleriyle uyandım. Evvela rüya zannettim. Sonra anladım ki sahi… Şimdi ufukları sağır eden bu sesler sustu. Bakalım o beklediğimiz kanlı muharebe olacak mı? Yoksa bu sefalet içinde birkaç gün daha fazla çürüyecek miyiz?

1 Teşrinisani (Kasım)
Dün Manastır’a gittim. Tanıdıklarımla görüştüm. Herkes meyus… Düşmanın hali de harap imiş. Bugün, sabahleyin mevzileri işgal ettik. Galiba biz taarruz edeceğiz. Fakat mademki taarruz edeceğiz, tahkimat için bu kadar neye çalışıyoruz? Dün Hüseyin Hilmi Paşanın mütareke ve müzakere için Avrupa’ya gittiğini işittim. İhtimal yalan. İhtimal sahi. Muharebede galip gelsek de (heyhat, hâlâ galebe ümit ediyoruz!) Rumeli’nin şekli değişecek, mutlaka muhtariyet verilecek. Artık bu maneviyatı bozulmuş askerle harp etmekte ne mana var?

2 Teşrinisani
Sabah şafaktan evvel kalktık. İnce ince yağmur yağıyor. Mevzilerimizi işgale gidiyoruz. Yüzde doksan dokuz bugün muharebe olacak. Ümit edelim, belki muzafferiyet! Saat altı Top sesleri gelmeye başladı. Sağdan gelen top sesleri Yunan’dan alınan topların tecrübesi imiş. Fakat soldan da top sesleri geliyor. Mevzilere girdik. Bekledik, düşman göründü, tekrar kayboldu. Bataryalarını görüyoruz. Artık en ileri hattayız. Gece.. Mevzilerde yatıyoruz. Hava güzel, ay hilal halinde üstümüzde parlıyor. Ta ilerlerde düşman tarafında ışıklar görüyoruz. Süngülerimizi taktık, öyle bekliyoruz.

3 Teşrinisani

Sabah oldu, sisli ve serin bir sonbahar sabahı… Henüz düşman ateşe başlamadı. Fakat bu sükûnet daha yarım saat sürmez. Üzerimizden karga sürüleri bağrışarak geçiyorlar. Solumuzdaki köyün köpekleri havlıyorlar. Civar mevzilerde subayların sesleri işitiliyor. Bugün muharebe muhakkak… Fethi Bey’in yirmi bin kişi ile Kırçova tarafına ilerlediği, Hayret Paşa isminde bir Arnavut’un da onunla birleştiği rivayet olunuyor. Fakat hep rivayet. Eğer yanlarımız bir şey yapmaya çalışırlarsa, düşman bütün kuvvetiyle bizim üzerimize yüklenecek. Bizim arkamızda on altı topumuz varmış. Bu da bir “mış…” Acaba düşmanınki ne kadar? Şimdi patlayacak, görürüz. Garp Ordusu karargâhından şimdi bir beyanname geldi. Mahvolan askerî namusumuzun bugün kurtarılması icap ettiğinden bahsediyor; “Ya ölüm, ya sebat!” diyor. Ve “Muzafferiyet!” diye ilave ediyor. Arkaya kaçacak yerimiz olmadığını tekrar ettikten sonra kaçacakların düzenli kıtalar tarafından kurşuna tutulacağını ihtar ediyor.

Saat üç
Karşımızda ateş başladı. Sağımızda, solumuzda dehşetli muharebe oluyor. Daha biz cevap vermedik.

Saat altı
Top muharebesi bütün şiddetiyle devam ediyor.

Saat dokuz
Top düellosu hafifler gibi oldu. Hava bulutlandı. İnce bir yağmur başladı. Taneler pek yakınımıza düşmeye başladı.

Saat on bir
Hava kapkara… Karşımızdaki düşman sustu. Yalnız sağ cenahımızdan uzak ve derin top sesleri geliyor. Solumuzdaki muharebesi daha yakın… Düşmanın karşımızda patlayan iki topu vardı. Bizim bütün toplarımıza cevap vermeye çalışıyordu.

4 Teşrinisani
Sabahleyin şafak sökmezden evvel siperleri terk ederek geriye gelmemiz için emir verildi. Zavallı, maneviyatsız kalan askerler bir muzafferiyet olsa bu kadar sevinmezlerdi. Halbuki sol cenahımızın takviyesine gidiliyor. Düşman bütün kuvvetiyle oraya yükleniyormuş. Bizi sözde ihtiyat olarak gönderiyorlar. Bu gece çok yağmur yağdı, siperlerin içi sel doldu. Askerler ve cephane tamamen ıslandı. Hepimiz şimdi çamurda yuvarlanmış hasta köpekler gibiyiz.

Saat iki
Yoldayız, Manastır’a doğru gidiyoruz. Yağmur yağıyor. Herkes mahzun mahzun yere bakıyor. Siyah çarşaflı bir kadın okuyor, üzerimize üflüyor.

Saat yedi
Top seslerinin yanından yürüyoruz. Bütün alayımızla beraberiz. Yedinci Kolorduya takviye gidiyormuşuz. Şimdi yağmurun altında dinleniyoruz. Önümüzde ve arkamızda tek tük toplar patlıyor.

Saat sekiz
Geriye dönüyoruz. Bu taraf kuvvetli imiş. Sağ cenahımızı takviyeye gidiyoruz. Saat on bir Manastır’dan geçtik. Herkes mahzundu. Top sesleri şiddetli… Hatta taneler Manastır’ın içine düşmüş, diyorlar. Samanlıklarda askerle beraber yatıyorum. Yağmur durmadan yağıyor. Çamur o kadar çok ki, dizlerimizi geçiyor. Ben çok hastayım.

Saat on bir
Köprünün başında toplandık. Önümüze de bir batarya geldi. Şarapneller boyuna yağıyor. Ne yapacağız? Niçin muharebe ediyoruz? Kimsenin bildiği yok. Manastır’a mı? Heyhat!

6 Teşrinisani
Bütün gece, taşlar ve çamurlar içinde, yağmur altında yürüdük. Darmadağın, hâlâ gidiyoruz, Florina’ya. Orada ne yapacağız? Saat on bir Florina’ya geldik. İki saat oturduk. Şimdi gene kaçıyoruz. Harp etmeyeceğiz. Yalnız esir olmaktan korunacağız.

7 Teşrinisani
Dün gece yüksek bir boğazın taşlığında kaldık. Bütün kuvvet ürkütülmüş hayvanlar gibi dağıldı. Sabahleyin hareket ettik. Gece, saat bir Vornik köyüne geldik. Çamur o kadar müthiş ki, birçok hayvan saplandı kaldı. Bütün toplarımızı düşmana terk ettik. Şimdi çadırda oturuyor, ayaklarımın yaralarını yıkıyorum.

8 Teşrinisani
Kolordular, bütün Garp Ordusu perişan oldu. Neferler, zabitler birer yük katırına binmiş, intizamsız bir acele ile Görice’ye doğru kaçıyorlar. Yağmur iyice yağıyor. Bırakılan topların hayvanları zayıf ve aç. Bütün yol boyunca sallanarak geçiyorlar. Şimdi Bizlerince köyünde miskin miskin oturuyoruz. Neferler zabitlerin eşyalarını yağma ediyor, cephane sandıklarını keserek onların üzerine biniyorlar. Muzafferiyetten dönülüyormuş gibi herkes mesut ve şen… Havanın fenalığına rağmen herkes gülüyor, konuşuyor, hatta türkü söylüyorlar. Kırçovalılar, Arnavutlar birbirlerini arıyor, kahramanca naralar atıyorlar. Uzak ve yakın silah sesleri işitiliyor ki, Arnavutların attıkları keyif silahları olacak.

9 Teşrinisani
gece, ismini öğrenemediğim bir köyde kaldık. Kar yağdı, çamurda idim. Rutubet o kadar çoktu ki, sabahleyin sırsıklam uyandım. Gece, saat üç Bütün kolordular birbirine karıştı. Bu nihayetsiz karışıklıklar içinde ben de kayboldum. Yollar son derece bozuk. İki defa göğsüme kadar suya girdim. Bataklıklarda birçok hayvan yığıldı kaldı. Koca koca süvari ve topçu atları açlıktan, yorgunluktan ve soğuktan yollara düşmüş.

Her adımda bir hayvan leşine rast geliniyor. Bataklıklardan kurtulduktan sonra akıntıyı takip ederek bir köye giriyordum. İkinci tabur zabitlerine rast geldim. Onlarla bu geceyi güzel ve mahfuz bir köy odasında geçiriyorum. Kaputum emir neferimde kaldı. Çıplağım, kim bilir ne kadar üşüyeceğim.

10 Teşrinisani
Yağmur karla karışık yağıyor. Saat üç, kalkıyoruz. Yattığımız köyün ismini gene öğrenemedim. Kayalıklar, bataklıklar, göller arasından geçiyoruz. Yattığımız köyün ismi Pirogil imiş. Kar başladı. Gece, saat beş Görice’ye geldik. Büyücek, muntazam bir şehir… Evleri hep taştan… Akşamdan sonra girdik. Bizi geniş bir hana doldurdular. Açız. Kaç gündür ekmek yemedik. Yarın bir köye gideceğiz. Şimdi emir geldi.

11Teşrinisani
Kabizon köyüne gideceğiz. Askerler karmakarışık… Zabitler bağırıyorlar. Oturduğumuz han bir tımarhaneye döndü. Hava yine sisli ve yağmurlu…

12 Teşrinisani
Sabahleyin erkenden yola düzüldük. Yağmur yine yağıyor. Hava dumanlı. Saat on Önünden geçtiğimiz Toska köylüleri bize silah atıyorlar. Her köy, askeri yanaştırmıyor, silah atıyor. Gece Bir köye geldik. İçeriye asker sokmuyorlar, ateş ediyorlar. Suyun başında yükleri indirdik. Taşların üzerinde ateş yaktık. Yağmur dindi, fakat soğuk o kadar çok ki…

13 Teşrinisani
Hava dumanlı, lakin yağmur yok. Buna şükrediyoruz. Dün gece fena halde hastalandım. Yemek yiyemiyorum. Ekmek yok. Olanı da taşlı yahut mısırdan… Saat üç Hâlâ hazırlanıyoruz. Daha yola çıkamadık. Saat on iki Dağ yollarına tırmandık. Uçurumlar atladık. Nihayet şu derenin başına geldik. Bu gece buradayız. Çok şükür ki yağmur yok.

14 Teşrinisani
Bu gece bölük hareket etti. Ben hastalandım. Geride kaldım. Ancak büyük bir yokuşu çıkabildik. Yollar o kadar elverişsiz ve arızalı ki, beş, on, belki yirmi hayvan öldü. Son aştığımız tepeler karlarla örtülüydü. Fraşar’a daha üç saat varmış.

15 Teşrinisani
Bu gece çadırda yattım. Biraz iyiyim. Eczacı Dikran Efendi makarna yaptı. Kavurmalı… Bu biraz hayat verdi. Şimdi Fraşar yolundayız. Her gördüğümüz Arnavut “yakın” diyor. Hava fena değil. Sönük bir güneş, soğuğu hafifletiyor. Yollarda bir parça mısır ekmeğini on kuruşa satıyorlar. Kıtlık bütün şiddetiyle başladı. Geçtiğimiz yerler hep uçurum… Çaylar, çamurlardan başka hiçbir şey yok. Bazen uzaklarda, taş renginde Arnavut köyleri görünüyor. Gökte daima yağmur bulutları dolaşıyor. Karman çorman olan askerler habire kurşun atıyorlar. Mermi taneleri bazen pek yanımıza düşüyor.
Fraşar, saat on iki saattir buradayız. O kadar kafalı adamlar çıkaran bu köy bir kaya parçasından başka bir şey değil. Her taraf taş. Binalar büyük ve muntazam. Sokakta Arnavutlarla konuştum. Buranın çıkardığı büyük adamlardan, Sami Bey’den, Abdül Bey’den ve diğerlerinden bahsettim. Bana uzakta bir- takım taş binalar gösterdiler ve “Hepsi şimdi boş” dediler. Ve anlattılar ki, onlar kasabalarda artık rahatı bulduklarından buralarını unutmuşlar. Hakikaten yaşanacak yer değil. Gözle görmek bile insanı üzüyor.

16 Teşrinisani
Fraşar, saat on
Bizden başka kimse kalmamış. Yağmur yağıyor. Dağlar sis içinde. Acele ile yükleri sardık. Doktorun çadırını yıktık. Bu duvar gibi tepeleri tırmanmaya başladık. Yolda bir- kaç katır ölmüştü. İki saat kadar çamurlar, kayalar arasında bocaladık. Artık gece bastı. Yürüyemiyoruz. Yolun kenarında, molada kalıyoruz. Hayvanlarımız yine aç. Biz ne ise… Biraz tokuz. Dün bir mısır ekmeğini bir mecidiyeye aldık.

17 Teşrinisani
Sabahleyin uyandık. Soğuktan ve kırağıdan çadır donmuştu. Dışarı çıktım, uzak dağların tepeleri bembeyazdı. Yanımızdaki kıtalarını kaybetmiş başıboş ve aç askerler ateş yakıyorlardı. Saat on bir Yürüdük, yürüdük, yaprakları düşmüş iskelet bir ormanın içine geldik. Su var. Fakat niçin daha ileriye gitmedik?

18 Teşrinisani
Sabahleyin aynı uçurumlu yollardan yürüyüşe devam ettik ve bu akşam buraya geldik. Burası cadde üzerinde, taştan, dağınık bir köy… Büyük bir kilisesi var. islam da olduğu, kenarındaki mezarlıktan belli… Hava iyi ama soğuk biraz şiddet…

19 Teşrinisani
Saat üç
Sözde bir vakit hareket edecektik. Şimdi fırkanın muhafızı gibiyiz. Artık şose… Galiba dağlardan, uçurumlardan kurtulduk. Dört gündür açız. Askere burada ikişer okka un verdiler. Görice’den beri devam eden ishali hiçbir ilaçla kesemiyorum. Ne tuhaf ve feci bir mevkideyiz! Selanik, Üsküp, Manastır düşmanların eline düşeli günler oldu. Biz, güya Osmanlı kalan şu taşlıkların üzerinden kaçıyoruz. Ama nereye? Kolordumuzun kumandanı Sait Paşa: “Ordumu Avlonya’ya götüreceğim.

Oradan ingiliz vapurlarıyla ya İzmir’e, yahut istanbul’a atacağım” demiş. Bu mümkün mü? Zaman gösterecek. Saat on bir Geçtiğimiz köyün ismi Kilisura imiş. On Beşinci Fırka arkamızdan geliyordu. Sözde Tepedelen’e gidecekmiş. Lakin yolların kapalı olduğunu haber almışlar, vazgeçmişler. Yollar niçin kapalı? Burasını kimse bilmiyor. Kardan mı? Düşmandan mı? Biz gene konak verdik. Alay kumandanı bizimle beraber. Nerede bol su ve odun bulursak hemen molayı veriyoruz. Durduğumuz yer büyük bir hanın ilerisinde, harap bir köprünün başında, yaprakları dökülmüş seyrek ağaçlı bir orman…

20 Teşrinisani
Ah, sözde şose yolu… Yine uçurumlar üzerinden geçtik. Her dönüşünde bir hayvan leşi yatıyordu. Akşama yakın yağmur başladı. İnce ve çok rutubetli bir yağmur… Saat on bire gelmişti. Hemen şuracığa, yüksek bir tepede, yolun kenarına çadırı kurduk. Kısmet olursa erken yola düzüleceğiz. Ne fayda ki sabah da ancak saat üçte oluyor.

 21 Teşrinisani
Bugün boyuna yürüdük. Yolda rast geldiğimiz Arnavutlar, Berat için, sekiz saat diyorlardı. Belki yarın Berat’a gireriz. Daha, bir ay bu hayat sürerse daüssılayal291 uğrayacağım. Uyandığım saatten itibaren evi, annemi, ailemi düşünüyorum. Gece rüyalarımda hep onları görüyorum. Ah İstanbul’a gitsem, bir ay evden dışarı çıkmayacağım!

22 Teşrinisani
Bu sabah biraz geç hareket ettik. Sözde Berat üç saat imiş. Yolda Altıncı kolordudan bazı kıtaların geriye döndüklerini gördük. Leskovik’te toplanacaklarmış. Avlonya yolu kapalı imiş. Bütün Arnavutluk sahillerini Yunan donanması abluka etmiş. Hatta ticaret vapurlarına bile müsaade etmiyormuş. Edirne tarafında muzafferiyetler kazanılıyormuş. Kırk beş bin Ermeni fedaisi Çatalca hattını yarmış. Bulgarları Hasköy’e kadar sürmüşler. Bizim kıtalarımız artık Filibe’ye kadar yaklaşmışlar. Bunun için resmi telgraf da varmış. Ama hâsılı hep mış, mış, mış… iki ay evvel Filibe’nin düştüğünü işitiyorduk. Berat,

23 Teşrinisani
Dün öğleden sonra buraya geldik. Büyük bir köprü… İki tarafında beyaz evler… Birkaç cami… Hâsılı dağlar ve taşlar arasında sefil bir kasaba… Redif dairesinin arkasına çadır kurduk. Meğerse fırkamız Yanya’ya hareket edecekmiş. Tekrar geldiğimiz yollardan geçerek Kilisura’ya, oradan da Yanya’ya sürükleneceğiz. İhtimal bugün yola çıkamayız. Çünkü biz ve asker pek yorgunuz.

Lakin kumandanlar böyle şeyler bilirler mi? Buranın ahalisi kendi kendilerine istiklallerini ilan etmişler. Belediye dairesinin üzerinde istiklal bayrakları sallanıyor. Zavallı ay ve yıldızın karşısında sallanan bu sancak, kırmızı satıh üzerinde çifte siyah kartaldan yapılmış bir şey… Ahali o kadar Türk düşmanı ki, belediye dairesine kartallı bayraklarını çekmekle kalmayarak redif dairesindeki al ve beyaz boyalı sancak dairesinin rengini bile değiştirmişler. Kırmızı ve siyaha boyamışlar.

Saat sekiz
Mütarekel olduğunu duyuyoruz. Belki yalan, belki sahi. Her vakit ki gibi dün verilen emir bugün bozuldu. Yanva’ya başka bir fırka gidiyor. Biz burada kalıyoruz. Fakat buna da itimat caiz değildir. Akşama bu karar da değişebilir. Köylere gönderilmek ihtimalimiz de var. Bekleyelim ve kurtulmayı ümit edelim; açlıktan ve sefaletten kurtulmayı…

Berat, 24 Teşrinisani
Burada kaldığımız kesinleşiyor. Bugün karargâha gideceğiz. Dün mütarekeye dair telgrafı okudum. Bir şey anlayamadım. Yunan’la harbe devam olunacakmış. On gün burada kalsak, epeyce istirahat etmiş olacağız. Fakat ümit etmiyorum.

Berat, 29 Teşrinisani
Bugün fırkamıza hareket emri verildi. Saat yedide yola çıkacağız. Diyorlar ki, Ayasaranda’ya gideceğiz. Sonra yine diyorlar ki, Yanya’ya gideceğiz. Hangisine inanmalı? Dört, beş gündür Şark Ordusunun muzafferiyetine dair işitmediğimiz efsane kalmadı. Nihayet dün bir gazete buldum. İyi muzafferiyetler. Meyus olmamak için bütün tafsilatı okumadım. Yunan kralının Selanik’e nasıl girdiğini… İstanbul’un ümitsizliğini, Çatalca hattının düşmek üzere bulunduğunu,
Bulgarlardan bizim mütareke istediğimizi, onların kabul etmediklerini, Sultan Mehmet’in hükümetle beraber Bursa’ya gideceğini yazıyordu. Ve İstanbul’dan gönderilen bir mektup, “Sanayi-i nefise den, sonra ticaretten, ziraattan mahrum olan Türkiye’nin siyasetini idare için bir ordusu vardı. Bu efsane de şimdi uçtu, gitti. Onda artık ne kaldı?” diyordu. Heyhat, artık ne kaldı? Fakat ümit ölmez.

30 Teşrinisani
Yine yol hayatı, bu dayanılmaz sefalet başladı. Güneş ufukta bir metre yükselmeden çadırlarımızı yıktık. Bütün taburda zaten iki yuvarlak çadır var. Neferler açıkta yatıyorlar. Zabitler portatif çadırlardan yaptıkları kulübeciklere tıkılıyorlar. Bu sabah kar kadar kırağı yağdı. Hayvanlar aç. Çamurlarda düşüyorlar. Dün bir saatlik yolumuzda üç tanesi kaldı. Sanki bu açlığa, yorgunluğa, soğuğa inat eder gibi, bize dere yolunu takip ettiriyorlar.

1 Kânunuevvel (Aralık)
Bu gece hava oldukça güzeldi. Odun, su boldu. Fakat sabahleyin gayet erken hareket ettik. Sözde pazar günü mutlaka Kilisura’yı tutmamız için emir verilmiş. Dere yolu gittikçe fenalaşıyor. Âdeta geçilmez bir hal kesp ediyor. Gök şimdi bulutlarla örtülü… Rutubetli bir soğuk, yüzü ve elleri donduruyor. Galiba yağmur yağacak. Eğer yağmur yağarsa sefaletimiz iki kat olacak.

2 Kânunuevvel, Pazar
Kilisura’ya geldik. Hava güzeldi. Yollarda hiç çamur yoktu. Gene birçok efsane işittik. Artık ne işitsem efsane diyorum. Çünkü hiçbirisinin başı ucuna uymuyor. Sözde Yunan askeri bütün Yanya havalisinden püskürtülmüş. Bize iki top bataryası verilecekmiş. Yunanlılar birkaç saat yakınlara kadar yaklaşmış. Fakat hep kaçıyorlarmış. Yine eski “mış”lar… Bugün birisi dedi ki: “Bu mesele, bütün şark meselesidir. Avrupa bunu halletmek isteyecek. Çünkü hiç olmazsa yetmiş, seksen sene rahat etmek ister. Onun için bu sefaletlerden çabuk kurtulmayı ümit etmeyelim. En aşağı bir sene, evet ancak bir sene… Konferansların, kongrelerin akdi için bir sene lazım.

3 Kânunuevvel
Bu sabah saat beşte yola çıktık. Yunan’a muharebeye gidiyormuşuz. Hâlbuki her neferde yüz fişek bile yok. Bu kadar cephane ile muharebeye değil, ava bile gidilmez. Bundan başka, topumuz yok, süvarimiz yok. Hâsılı fırkanın ekmeğe, tuza varıncaya kadar hiçbir şeyi yok. Bu fakir fırkamızla akşama doğru Permedin önünden geçtik. Burası her Arnavut kasabası gibi soğuk ve taştan idi. Uzaktan görene bir sürgün yeri hissi veriyordu. Köprü yıkık olduğu için girmek mümkün değildi.

Uzaktan büyücek bir binanın üzerinde Arnavutların kara kartallı istiklal bayraktarı sallanıyordu. Ahali derenin öbür tarafında öbek öbek toplanmıştı, Ta uzaktan eğlendiklerini, bizim perişanlığımıza sevindiklerini hep anladık. “Ah bu Arnavutlar!” Şimdi herkes böyle söylüyor.

4 Kânunuevvel
Bugün bir yerden un ve et geldi. Bütün fırka hareket ediyoruz. Yanya’nın cenubunda şiddetli muharebe olduğunu sabahki emir yazıyordu. Bunun için çabuk gidecekmişiz.

5 Kânunuevvel
Bu sabah Leskovik’e doğru yola çıktık. Aydonan’da şiddetli muharebeler oluyormuş. Biz Leskovik’ten cephane alacağız. Yolda kaybolan hayvanımı aramak için geri kalmıştım. Bir çalılığın içinde doktoru, eczacıyı, Birinci ve İkinci Taburlardan birkaç zabiti gördüm. Yeri kazıyorlardı. Meğerse açlıktan bir nefer ölüyormuş. Ağzından köpükler akıyordu. Zavallı daha tamamıyla nefesi bitmeden kazılan mezarının kazma seslerini işitiyordu.

Saat sekiz
Yolda istikameti değiştirdik. Düşmana doğru yürümeye başladık. Bölük başına birer sandık kurşun dağıtıldı. Bazı neferlerin şimdi yüz ellişer cephanesi olacak. Yolda, daha Diyosan’ın kenarında ayın üçüncü günü donanmamızın Boğaz’dan çıktığını, meşhur Averof dretnotunun hasara uğrayarak Pire’ye kaçtığını işittik. Haber resmi olduğu halde kimse inanamıyor. Hava ve yol gayet güzel. Yaprakları dökülmüş, geniş bir ormanın içinde uzayıp giden şose nihayetsiz boğazların içinde kayboluyor. Koniça uzaktan görünüyor.

6 Kânunuevvel
Sabaha daha üç saat var. Alaya hazır ol vurdu. Bir buçukta mutlak yola düzüleceğiz. Yanya’nın içine gitmiyoruz. Hariçte olan muharebelere iştirak edeceğiz. Aydonan’ı düşman muhasara etmiş. Oraya imdat lazım geliyor. Bugün değilse yarın, hele yarın değilse öbür gün, düşmana şüphesiz rast geleceğiz. Saat beş Kalabaki hanındayız. Yanya’nın garbındaki Zibha’ya gidiyoruz. Fırkanın ihtiyatında imişiz. Bir buçuk saat sonra yola düzüleceğiz. Fakat şu şoseyi bırakacağız. Yağmur geceden beri yağıyor. Yanya’nın üstü açılır gibi oldu. Son cephaneyi de dağıttık. Her neferin yüz elli fişeği var. Saat yedi Emir değişti. Fırkanın yerinde durması için haber geldi. Şimdi yağmur altında bekliyoruz.

Fırka kumandanı, Garp Ordusu kumandanının yanına gitmiş. Saat dokuz Hareket emri verildi. Artık Yanya’ya gidiyoruz. Arkadaşlar bu yolda üç ihtimal buluyorlar. Mütareke, Aydonan’ın düşmesi, Kale’nin askere ihtiyacı… Herhalde sonuncusu doğru olacak. Saat on Yolda mekkâre neferleri görüyoruz. Yanya’da şiddetli muharebeler olduğunu söylüyorlar. Saat on buçuk Darmadağın, topal mekkâreli iki top geçiyordu.

Nereden geldiklerini sorduk. Bizim müfrezeyle beraber hareket ediyorlarmış. Arkadan dönmeleri için emir gelmiş. Bizim gibi hiçbir şeyden haberleri yok. Mola veriyoruz. Yağmur dindi. Yüklerimiz alayın önünde gidiyor. Gece, saat iki Yanya’nın üç saatlik yakınında harap bir hanın önünde kaldık. Aldığımız haberler çok güzel.

Fakat hiç inanamıyoruz. Dün düşman bütün muhasara ordusuyla Yanya’ya hücum etmiş. Bizimkiler onları geriye püskürtmüşler. Sağ kanatta Küçük Cavit Paşa varmış. Eline manleherini almış, askerin önüne geçmiş. Ve şehit olmuş. Düşman bozguna uğrayarak aşağılara doğru kaçıyormuş. Büyük muhasara toplarını kaçırmasına fırsat vermemek için bizi bugün gideceğimiz yerden çevirmişler. Yarın onların arkasına düşeceğiz. Tuhaf talih… O kadar kaçtıktan sonra şimdi kovala…

7 Kânunuevvel
Daha güneş doğmadı. Hafif bir yağmur çiseliyor. Bir saat evvel fırka emri geldi. Bir saat sonra yola çıkacağız. Gece ekmek güzeldi. Şimdi de Yanya ahalisi yemek gönderiyor. Neferlerin yüzlerini, ellerini yıkatıyoruz. Zayıflar geride kalacak. Hâsılı bir intizam vermeye çalışılacak. Dünkü güzel havadis, daha şehre girmeden değişti. Cavit Paşanın şehit olması doğru… Lakin henüz düşman kaçamamış. Sol cenah şiddetle sebat ediyormuş. Biz onları püskürtecekmişiz. Saat üç. Güneş sisler içinde çıkıyor. Askere Yanya ahalisinin gönderdiği yemek dağıtılıyor. Biz Aydonan’a mürettep ipmisiz, ki burası düşman tarafından muhasara altına alınmıştır. Top sesleri uzaktan uzağa geliyor. Saat altı. Demir rengi bir sis içinde ilerliyoruz. Güneş, bir ay gibi karşımızda parlıyor. Etrafımızda bir rüya gibi koyun sürüleri görüyoruz ki yavrulamışlar. Aralarında minimini kuzucuklar geziniyorlar. Top sesleri şiddetle devam ediyor. Saat yedi Moladayız. Yanya’ya iki kilometre kalmış. Borazanları alayın önünde topluyorlar. Biraz çıkan güneş yine sisler arasında kayboldu. Top sesleri daha yakından ve daha şiddetle işitiliyor. Gece, saat beş Yanya’ya girdik. Ben burasını daha güzel tahayyül ederim. Gölün latifliğini üstündeki yüksek ve çıplak dağ bozuyor. Bütün ahali sokakta idi. Muntazam yürüyüşle geçtik. Top seslerine doğru yürüdük. Tam üç saat sonra buraya konduk. Yarın ilerleyeceğiz. Selanik’in geri alındığını işitiyoruz. Galiba Averof’un sakatlandığını vilayet ilan etmiş. Artık bu yalan olamaz.

8 Kanunuevvel
Gece nöbetçi idim. Saat sekizde düşmanın Narda’ya kadar sürüldüğünü ve takibe bizim memur olduğumuzu yazan emir geldi. Şimdi, erkenden, daha güneş doğmasına dört, bey saat varken askerin ekmeğini, etini, pirincini dağıttık. Hazır ol borusunu vurdurdum. Simdi hazırlanıyoruz. Hava gayet rutubetli, yerler yağmur yağmış kadar yaş. Saat beş. Tepelere tırmanıyoruz. Top sesleri sağımıza geçiyor. Mermiler üzerimizden geçiyor. Mekkarelerin üzerinde yaralılar yola düzülmüş, aşağı iniyorlar. Biz geldik. Büyük bir tepenin arkasında üç tabur saffı harp nizamında yayıldık. Bekliyoruz. Saat yedi Kalkıyoruz. Galiba bir çevirme hareketi yapacağız. Bizim taraftan tek tük top atılıyor. Dar bir derenin içinde hızlı hızlı yürüyoruz. Sağımızda şiddetli tüfek sesleri var. Top sesleri şimdi kesildi. Hücum edeceğiz. Tepenin ta dibindeyiz. Saat dokuz Üzerimizden toplar geçiyor. Tüfek pek yakın. Hele kurşunlar yağmur gibi. istirahat sayıyor. Arkasına yaslanarak rahat, rahat sigaralarını içiyorlar. Perişan askerimiz şu beklemeyi bir Saat on kırk beş İkinci Taburun arkasından gidiyoruz. Uzaktan hücum kollarımızı sırtın üzerinde görüyoruz. Muharebe şiddet peyda etti. Toplar ve şarapneller birbiri arkasına patlıyor. Gece, saat üç Mevzie geldik. Yolda yalnız bizim bölükten iki kişi yaralandı. Emniyet tertibatı aldık.

9 Kânunuevvel
Müthiş bir gün. Sabahleyin baskına uğradık. Düşmana hücumdan başka çare kalmadı. Bir zabit şehit, bir zabit yaralı düştü. Altmıştan ziyade nefer yaralandı. Sonradan yirmisinin şehit olduğunu öğrendik. Düşmanın ateş ettiği tepeyi tutabildik. Üzerimizde uçan tayyaresine de ateş ettik.

10 Kânunuevvel
Ateş ve muharebe bütün şiddetiyle dün, bütün gün ve bütün gece devam etti. Hâlâ düşman sebat ediyor. Şu taşlığı zapt edemedik. Gece hep hücum boruları işittik. Şimdi bizi eski mevziimizden çıkardılar. Dün düşmanın bulunduğu yere getirdiler. Üzerimizden düşmanın attığı taneler acı ve korkunç bir gürültü çıkararak geçiyor. Dün üstümüzde dolaşan Yunan tayyaresi bugün görünmedi. Saat dokuz buçuk. Hala bu taşlı tepenin üzerinde duruyoruz. Uzakta muharebe devam ediyor. Derenin içine girdik. Gece bastı. Baskın oldu. Mevzilere çıktık. Birçok nefer vuruldu.

11 Kânunuevvel
Dün gece saat sekizde geriye çekilmemiz için emir verildi. Sabaha yakın gayet sarp dereler içinden geçtik. Bizim bölükte yüz tüfeğimiz vardı. Beși şehit oldu. Yirmi atışı yaralandı. Üç bölüklü küçücük taburumuzda yetmişten ziyade yaralı var. Bir zabitimiz şehit oldu. Yine bir zabitimiza tehlikeli surette yaralı… Doktorlar sakat kalır, diyorlar. Şimdi bilmem bizi ne yapacaklar? Yağmur şiddetle yağıyor. Yağmurun altında meçhul ve uzak bir neticeyi bekliyor gibiyiz…

12 Kânunuevvel
Dün gece kapı karakolunda idik. Hâlâ değişmedik. Boğazda bekliyorum. Uzakta muharebe bütün şiddetiyle devam ediyor. Kurşunlar tek tük buraya düşüyor. Dün akşam kapı hizmetlerini teslim alırken yanımızda taburumuzun kumandanı ayağından vuruldu. Onun yarası nasıl oldu diye sormaya giderken yanımdaki mekkâreci de vuruldu. Kör kurşunlar her tarafa düşüyor. Bu gece Yunanlılar hücum etmişler ve tamamıyla püskürtülmüşler. Bizden yaralı ve şehit çokmuş. Neferler böyle söylüyor. Ahvalde bir değişiklik olmadığını geçen zabitler teyit ediyor. Yağmur dün geceden beri devam ediyor. Şimdi güneş çıktı. Yerler fena halde yaş.

13 Kânunuevvel
Fırka ihtiyatındayız. Bu gece geride portatif çadırların içinde yattık. Top sesleri başladı. Hava bozuk ve çok dumanlı… Garp Ordusu kumandanı buraya yazmış ki, “Sebat, sebat ediniz! Netice donanmanın muzafferiyetidir.” Bu, ne demek? Selanik geri alındı mı?

14 Kânunuevvel
Bugünkü işittiğimiz efsaneler: Pire bizim tarafımızdan zapt olunmuş… Yunan hükümetine 24 saatlik bir ültimatom verilmiş. Averof’u ve bütün düşman donanmasını, teslim olmazlarsa bizimkiler esir alacaklar. Hâlbuki muharebe bütün şiddetiyle devam ediyor. Hâlâ şu Foturiç denilen uğursuz köyün üstündeki tepeyi alamadık. Kanat Boğazı’nın düştüğünü dün müjdelediler. Fakat bu havadisin karşımızdaki kola bir tesiri olmadı. Vakia düşmanın ancak bir bataryası var, lakin bizim mantellilere layıkıyla cevap veriyor. Hava gayet kapalı… Esasını anlamadığımız bir vazife için 19. Fırka karargâhının arkasındaki köyden geçmiştik. Hiç canlı mevcut kalmamıştı. Hatta köpekler bile yoktu. Her taraf yağma edilmişti. Biz hâlâ fırka ihtiyatındayız. Bu efsanelerin yalnız bir tanesi sahi olsa, biz bu taşlıklarda sürünür müyüz?

15 Kanunuevvel
İleri karakoldayız. Saat dört, top sesleri başladı, sonra sustu. Düşman Görice’ye gelmiş. Leskovik’e sarkmak, kaleyi arkadan kuşatmak ihtimali de vardır. İşitiyoruz ki, efrenci ayın sonuna kadar Avrupa harbe müsaade edecekmiş. Daha ziyade etse bile bu hal artık bir ay devam edemez. Şimdi herkes yarını bekliyor. Fakat her yarın başka bir ümitsizlik bırakarak geçip gidiyor. Hatırasız bir dün oluyor.

 16 Kânunuevvel
Gece yeni çıkarılan obüs attı. Biraz top muharebesi oldu. Şimdi tüfek ve top sesleri fasıla ile devam ediyor. İki taraf da isteksiz… Sanki onlar da bizim gibi mütarekeyi bekliyor. Fırka kumandanımız dün hariçteki kuvvetlere kumanda etmek üzere bizden ayrıldı. Bizi 19. Fırka’ya verdiler. Şimdi yeniden düzenli bir fırka yapacaklarmış. Bugünkü efsaneler: İki gün sonra, yani efrenci yılbaşında mütareke olacakmış. Avusturya konsolosu mütarekenin pek yakın olduğunu temin etmiş. Mahmut Şevket Paşanın muzafferiyetlerini Rum gazeteleri yazıyormuş. Tabii bunlara kimse inanmıyor.

17 Kânunuevvel
Dün fırkadan kolorduya telefonla ahvalin ne merkezde olduğu sorulmuş. Efrenci ayın nihayetinde mütareke olacağı mümkün ve muhtemel olduğuna dair cevap verilmiş. İşte bugün efrenci ayın sonu… Fakat mütareke filan yok. Sağ cenahta dehşetli top sesleri işitiliyor. Biz de bölüklerle bulunduğumuz mevkiin üzerine taş yığıyoruz. Gece tahkimat yapacağız.

18 Kânunuevvel
Bijan denilen müstahkem mevkiye hareket etmek üzere emir verildi. Henüz güneş çıkıyor. Biz tamamıyla hazırız. Saat on. Yürüdük, yürüdük, geldiğimiz yollardan geçtik. Koçoluş köyünü sağımızda bıraktık. Nihayet bu vadiye indik. Etrafımızdan durmadan top sesleri geliyordu. Düşman muhasara yapmakla kaleyi düşürmeye çalışıyormuş. Hava pek güzel. Bulunduğumuz yer bütün çayırlık… Uzakta Yanya’nın ucu, beyaz ve dağınık evleri, daha yukarıda üstünde bulut kümeleri uçan büyük ve çıplak dağ görünüyor. Şimdi kolordunun “Umumi İhtiyat Merkezi”ndeyiz. Bizimle beraber Yanya Malakas redif taburları bulunuyor. İlk icap eden hatta biz sevk olunacakmışız.

Bugünkü efsaneler: Saltanat tebeddül etmiş, Yusuf İzzettin padişah olmuş. Fatrit’e asker çıkmış. Bulgar, Sırp ve Karadağ ile barış antlaşması yapıldığı resmen tebliğ olunmuş. Tabii bunlara da kimse inanmıyor,

19 Kânunuevvel
Hava güzel… istirahat ediyoruz. İstanbul’a bir kart gönderdim. Bugünkü efsaneler: Mahmut Şevket Paşa Pire’ye çıkmış. Atina’ya hareket etmiş. Bizim zırhlılar Yunan’ın Ipsala zırhlısını batırmış. Romanya konsoloshanesi tercümanın- dan çıkan bu haberler resmi olarak teyit edilecekmiş. Ben bunlara inanmıyorum.

25 Kânunuevvel
Birbirine benzeyen günler… Bazen yağmur, bazen güneş… Gece ve gündüz fasılalarla sesleri… dop Biz çadırlarda pis pis oturuyor ve meçhul bir neticeyi. karanlık bir nihayeti bekliyoruz. Bu sabah tabura yüz yedi nefer verildi. Hepsi Dadaylı, Taşköprülü… Yine taburumuzun mevcudu dört yüzü buldu.

27 Kânunuevvel
Dün akşam Yanya’ya gittim. Burası âdeta bir efsane memleketi… Yattığım otelci mütareke olduğunu iddia ediyordu. Hâlbuki bu sabah gelirken kuvvetli ve yoğun top sesleri işittim. Hakikatte müthiş bir kuşatma altındayız. Mektup, gazete, telgraf değil, kuş uçmuyor. Zabitler son derece meyus… Meselenin bir Avrupa meselesi olduğuna ve Yanya’nın ya azıcık coğrafya bilenlerin bile aklı erdikten sonra bu kadar kan dökmekteki mana anlaşılamıyor. Arnavutluk’a, yahut Yunan’a verileceğine Çat-çut oluyor fakat ciddi bir muharebeye girişilmiyor. Bununla iki taraf da mütareke etmiş gibi davranıyor. Fakat bu hal, ne kadar devam eder?

6 Kânunusani
 Bu gece durmadan yağmur yağdı. Askerden üç kişi yara- landı. Dün eski alay kumandanı mütareke haberini göndermişti. Onun da efsane olduğu meydana çıktı. Ateşe devam olunuyor.

7 Kânunusani
Biz Kanlıtepe’deyiz. Toplar o kadar müthiş patlıyor ki… İki istihkâm yıkıldı, neferler altında kaldı. Bir saatten beri belki bin gülle, olduğumuz yere düştü. İhtiyatlar ve bütün tabur geri çekilmeye başlamış. Ölmeyen askerler kaçıyorlar. Yalnız kaldım. Ben de gidiyorum. Artık harp sayfasını kapamalı. Kaçamadım. Yirmi bir neferle esir düştüm. Bulunduğumuz tepeden efzunlar göründü. “Teslim olun!” diye haykırdılar. Biz de ellerimizi kaldırdık. “Teslim!” diye bağırdık. Neferleri bağladılar, beni yüzbaşıya verdiler.

8 Kânunusani
Bu gece Yunan zabitleriyle beraber yattım. Bana ekmek ve jambon verdiler. Sabahleyin ağırlığın yanına gönderdiler. Bu geceyi efzun çavuşu İpsilandis ile koyun koyuna geçirdim.

9 Kânunusani
Bu sabah çavuşla, generalin yanına gönderdiler. Evvela bir tabur subaylarının yanına geldim. Kokoriç köyüne.. Sonra jandarmalar beni aldılar. Ayanikoli Kilisesindeki General Batapulos’un huzuruna çıkardılar. Yanında erkânıharbi ipsilandis vardı. Bana çok iltifat etti. Hep Fransızca konuştuk. Yarın diğer bir Türk esiri olan topçu zabitinin yanına gönderileceğimi söyledi. Bu geceyi jandarma çavuşu Korinos’un yanında geçireceğim. Ocağın Yanında efzunlar’la beraber oturuyor ve konuşuyorum. Adresini aldığım bir zabit çay ve konyak getirdi. Doğrusu pek nazik ve insaniyetli adamlar…

10 Kânunusani
Eminağa Hanı’ndaki umumi karargâha geldim. Yolda oldukça ehemmiyetli bir hakaret banyosu geçirdik. Bereket versin ki Rumca bilmiyorum. General Sabuncaki’nin huzuruna çıkardılar. Bazı şeyler sordu. Hep Fransızca konuştuk. Gece zabitlerle oturdum. Yatmak için şimdi jandarma neferlerinin koğuşuna geldim.

11 Kânunusani
Sabah. Pis ve camsız pencereli bir han odası… Jandarmaların gürültüsüyle uyandım. Hep benim için konuşuyorlar. Bereket versin ki, Rumca bilmiyorum. Bir subayı neferlerin yanına koymak doğrusu nazikçe bir şey değil. Bugün otomobille hareket edeceğiz. Dün akşam pek erken diyorlardı. Ama hâlâ bana arş dedikleri yok.

Saat yedi
Filyadis’e geldik. Otomobilde altı da yaralı Yunan askeri vardı. Yolda Prens Konstantin’e ve çocuklarına rast geldik. Beni jandarma dairesinde bir odaya koydular. Zabitler geliyor, benimle Fransızca görüşüyorlar. Hepsi de Bijan’ı soruyorlar. Saat dokuz Yüzümü ve ellerimi yıkamak için dışarıya çıktım. Şiddetli top sesleri işitiliyordu. Demek bizim Bijan hâlâ dayanıyor. Bravo…

12 Kânunusani
Dün birçok Yunan zabiti geldi. Hep görüştük. Muharebe münasebetiyle asker olan Kefalonya mebusu da geldi. Pek nazik bir çocuk… Avukat imiş. Dost olduk. Adresini bile verdi. Birkaç saate kadar Narda’ya gideceğiz. Ben hazırlandım. Bekliyorum. Güzel yemek veriyorlar. Jandarma zabiti gelip ne istediğimi soruyor. Sabahleyin süt ve kahve bile getirdiler. Saat on iki Gidemedik. Arabaya binmişken çevirdiler. Bu gece de burada kalacağız. Benimle beraber esir olan zabiti gördüm.

Yeni mektepten çıkmış. Diyarbekir’li bir topçu… Konuştuk. Bulgarlarla muharebenin başladığını söyledi. Bu havadisi tekrar yanıma gelen Kefalonya mebusuna söyledim. İnanmadı. “Bir şayia olmaz…” dedi. Bakalım, birkaç güne kadar her şeyi öğreniriz.

13 Kânunusani
Bu sabah araba ile Narda’ya geldik. Bütün ahali toplandı. Çocuklar “Türko, Türko” diye bağırıyorlardı. Evvela askeri idaresine götürdüler. Sonra jandarma dairesine.. Şimdi buradayız. Yarın bakalım nereye?

14 Kânunusani,
Narda Bugün de burada kalacağız sanıyorum. Yanımda kendiliğinden gelip teslim olmuş bir topçu subay var. Hıristiyan olmak istiyor ve benim tercümanlık etmemi rica ediyor. İstanbul’da ihtilal olduğunu söylüyorlar. Jandarma çavuşu, Nazım Paşanın ölü resmini neşreden bir gazeteyi getireceğini vaat etti. Dünden beri bir Avusturyalı doktor ile ahbap oldum. Bana Fransızca gazeteler getirecek. Diğer doktorlar da geliyorlar, hep konuşuyoruz.

15 Kânunusani,
Narda Bugün de kaldık. Vapuru bekliyoruz. Kraliçenin hastane müdürü geldi. Konuştuk. Zavallının harpte bir oğlu varmış. Diğer zabitler ve doktorlar ziyarette devam ediyorlar. Hâlâ Fransızca gazeteler için müsaade olunmadı.

16 Kânunusani,
Narda Galiba bugün de buradayız. Hava fena… Yunanlılar yeniden asker topluyorlar. Her gün, oturduğumuz jandarma dairesinin taş avlusu dolup boşalıyor. Saat sekiz Moralı bir jandarma zabiti var. Bana hep fena haberler getiriyor. Bugün sevinerek geldi. Enver’in ihtilalciler tarafından öldürüldüğünü söyledi. İnşallah sahi değildir. Yanya gibi galiba burada da efsane çok, artık her gün işittiğim efsaneyi günü gününe yazacağım. Belki bu zabit beni müteessir etmek için böyle feci ve korkunç havadisler veriyor. Santa Marya Adası’na uğradık. Şimdi akşam oluyor. Adaların arasından geçerek gidiyoruz.

17 Kânunusani,
Narda Uyuyorduk, kapı vuruldu. Jandarma onbaşısı geldi. Yanındaki Rum esirle hazır olmamızı, şimdi hareket edeceğimizi söyledi. Üç saat yürüdük. Güzel ve efsanevî bir körfeze geldik. Küçük bir Rus vapuruna bindik. Şimdi gidiyoruz. Bir saate kadar Preveze’ye gelecekmişiz.

18 Kânunusani
Bu geceyi vapurda, Preveze’de geçirdik. Sabah oldu, henüz hareket yok. Yunanlılar boyuna cephane naklediyorlar. Üçüncü kaptanla gece yarısına kadar konuştuk. Başka bir vapura naklettiler. Daha hareket yok. Fena halde yağmur yağıyor. Dehşetli fırtına…

19 Kânunusani
Sabah. Uyandım. Fena halde fırtına vardı. Beni deniz tutuyordu. Kamarot kapıyı vurdu. Ve Rumca Patras’a geldiğimizi söyledi. Şimdi askerleri çıkarıyorlar. Ben kahve içiyor, bizi götürecek memuru bekliyorum. Patros’a çıktık. Evvela bir hastaneye gittik. Sonra buraya getirdiler. Aman Yarabbi! Ne sefil yer… Altı zabit daha var.

20 Kânunusani,
Patras Başıbozuk, asker, zabit, iki yüzden fazla esirin bulunduğu bu korkunç bina meğerse Margirit Hapishanesi imiş. Acaba burada kaç gün, kaç azap ve ıstırap günü geçireceğim?

23 Kânunusani,
Patras Aynı hayat… Kürek hayatı… Dün gece bir asker, Bulgaristan’la tekrar muharebenin başladığını söyledi. O halde kim bilir buradaki mahpusluğumuz ne kadar uzayacak?

25 Kânunusani,
Patras Bugün esirlerden biri öldü. Bir tahta parçasının üzerine koyarak dışarıya çıkardılar. Toplanan halk ve Yunan askerleri gülmekten katılıyorlar ve “Horakali” diye eğleniyorlardı. Hava güzel, her gün iki saat kadar çıkıp yakındaki kahvede oturuyoruz. Bazı günler “La Prens Elenik” gazetesini okuyarak ahvali öğreniyoruz. Muharebe dün sözde yeniden başladı. Bugün nöbetçiler Gelibolu’nun Bulgarlar tarafından alındığını sevinerek söylüyorlar.

29 Kânunusani, Patras
Havalar çok güzel gidiyor. Her gün güneşe çıkıyoruz. Muharebe haberlerini günü gününe okuyoruz.

3 Şubat, Patras
Bu sabah onbaşı geldi: “Yanya’da esir olanlar hazır olsun. Atina’ya gidecekler!” dedi. Yarım saat içinde toplandık. Aşağıya indik. Askerî dairesine giderek para aldık. Yaralı bir zabit eşliğinde şimdi şimendifere bindik. Atina’ya gidiyoruz. Hava soğuk, fakat şükür ki yağmur yok. Küçük küçük, mavi ve beyaz boyalı istasyonlara uğrayarak tarihî bir memleketin asırlar görmüş zeytin ormanları içinden geçiyoruz. Trenin her duruşunda pencerenin önüne yığılan çocuklar “Turkos, Turkos?” diye bağrışıyor ve anlayamadığımız lisanlarıyla birçok şeyler söylüyorlar. Mutlaka bunlar kötü olacak. Treni sevke memur zabit, satın aldığı gazeteleri okuyor ve harbin Avrupa’nın müdahalesi üzerine bittiğini işaretle anlatıyor. Sonra yine Gelibolu’da muharebe olduğunu söylüyor.

4 Şubat
1328 Dün gece Atina’ya geldik. Askerî dairesinde bir saat kadar bekledikten sonra bir arabaya bindirdiler. Buraya getirdiler. Burası bir bahçeden ve birkaç daireden ibaret ufacık bir kışla.. On iki zabit esir var. Herhalde Patras’tan iyi… Fakat soğuk şiddetli.

14 Şubat 1328
Atina Yanımdaki kaçak zabit benden şikâyet etti. Beni Marko Kışlası’ndaki odadan çıkararak askerî hapishaneye soktular. Kapıda bir süngülü duruyor, tıkıldığım locanın eni ancak iki metre. Pencere, tavana yakın… Tam bir kürek mahkumuna layık bir yer… Sabredelim ve yakında kurtulacağımızı ümit edelim.

16 Şubat Atina
Hava bir açıp bir kapıyor. Hapsolduğum yer pek dar. Hele diğer mahpus Yunan askerleri ne okumaya, ne uyumaya rahat veriyorlar. Boyuna bağırıyor, şarkı söylüyor, nara atıyorlar.

 20 Şubat, Atina
Kaç gündür yağmur, fırtına devam ediyordu. Hatta kar yağdı. Ben mahpusluğumdan son derece memnunum. Zira yalnız kalıyor ve rahatça hikâyeler yazıyorum. Günde iki saat öbür zabitlerin yanına gitmeme kışla kumandanı müsaade etti. Dün gittim. Bir Fransızca gazete sulhtan bahsediyordu. Bu satırları yazarken bütün fabrikalar düdüklerini öttürüyorlar, dehşetli bir gürültü çıkarıyorlardı. “Acaba ne?” diye düşünüyordum. Kapı vuruldu, açtım. Nöbetçi, yarım Türkçe, yarım Rumca ile Yanya’nın Bijan Kalesi’nin alındığını, onun için bütün bu düdüklerin çalındığını söyledi. Haa, gayet güzel… Parlak bir güneş tepe penceresinden giriyor, sarı duvara gümüşten dikdörtgen çiziyor. İşte bir saat oldu, hâlâ fabrika düdükleri çalıyor. Atina’nın bütün kiliseleri çanlarını çalıyor. Müthiş bir gürültü… Toplar atılıyor. Akşam, saat on iki Ereğlili bir Rum, kirli çamaşırlarımı yıkamış, getirdi. Ve Yanya’nın zapt olunduğunu, otuz iki bin kişi esir edildiğini söyledi. Toplar atılıyor, galiba yeni kral geldi.

28 Şubat Atina
Bugün şehre gittim. Postaneden annemin gönderdiği çamaşırları ve esvabı aldım. Hava çok güzeldi. Caddeler tıpkı Avrupa sokakları gibi idi. Resimci dükkânlarında Türkler aleyhinde birçok levhalar asılmıştı. Şimdi hep tramvayla gidip geldiğim halde bilmem niçin yorgunum, başım ağrıyor.

 1 Mart 1329,
Atina Bugün yeni sene başı! Geçen sene nerede idim, bu sene nerede? Hiç buralarda bulunacağım aklıma gelir miydi? Bugün hep bunu düşündüm. Gelecek sene acaba vatanımda, İstanbul’da, annemin evinde mi olacağım? Yoksa yine gurbette, uzaklarda, Avrupa sürgününde mi?

2 Mart, Atina
Bugün isimlerimizi tekrar yazdılar. “İstanbul’a göndereceğiz” diyorlar. Acaba sahi mi?

6 Mart, Atina
Bu sabah da toplar atılıyordu. Ama tek tük… Kapı vuruldu, açtım. Onbaşı yarı İtalyanca, yarı Fransızca, Kralın Selânik’te vurulduğunu, şimdi Konstantin’in kral olduğunu söyledi. Sözde bir Bulgar öldürmüş. Bir de sosyalist Rum arkadaşı varmış.

7 Mart, Atina
Toplar atılıyor, galiba yeni kral geldi.

14 Mart, Atina
Bugünkü gazete, Edirne’nin Bulgarlar tarafından zapt olunduğunu yazıyor. Eyvah, eyvah, eyvah! Demek artık muharebe de bitti. Fakat ne kadar müthiş bir mağlubiyetle!

21 Mart, Atina
Bugün Türkiye’nin Edirne’yi vermeye razı olduğunu, sulhu kabul ettiğini gazeteler yazıyor. Tabii yalan değil. Bakalım bu azaptan kaç gün sonra kurtulacağız?

30 Mart, Atina
Dünkü gazete Londra’dan bir telgraf neşrediyor. Sözde bir haftaya kadar mutlak barış olacakmış.

31 Mart, Atina
Bugün pazar… Önümüzdeki çarşamba günü barışın imzalanacağını şimdi gazetede okudum. O kadar canım sıkılıyor, o kadar canım sıkılıyor ki…

4 Nisan, Atina
Türkiye ile Bulgarya arasında on günlük bir mütareke olunduğunu dünkü gazete yazıyor. On gün… Acaba sonra da barış olmayacak mı?

5 Nisan, Atina
Dün, benden başka bütün zabitleri serbest bıraktılar. Onlar, Yunanistan’ın istedikleri yerine gidebilecekler.

6 Nisan, Atina
Canım o kadar sıkılıyor k… Artık kitap bile okuyamıyorum. Gözlerim ağrıyor. Ayın üçünde yapılan mütarekenin bitmesine yedi gün var. Bu yedi gün bana yedi sene gibi geliyor.

9 Nisan, Atina
“Yarın erkenden gideceksiniz, hazırlanın!” dediler. Beni ayrı bir yere göndereceklermiş. Öbür tarafta arkadaşlarla görüştüm. Gazete, Mersin’e bin beş yüz esirin çıkarılacağını yazıyor.

10 Nisan
Üç saattir trenle gidiyoruz. Kompartımanda İstanbullu bir kadına rast geldim. Konuştuk. Şimdi aktarma yaptılar.

16 Nisan, Nafelyon
Dün buraya geldik. Eski bir kasaba… Karşısında küçük bir ada var. Yukarıları hep kale… Buraları Yunanın umumi hapishaneleri imiş. Birçok merdivenli yokuşlardan çıktık. İki kubbeli cami gördüm ki, kiliseye tahvil etmişler.

16 Nisan, Nafelyon
Bize hapis muamelesi ediyorlar. Dört kişiyiz.

30 Nisan, Nafelyon
On üç kişi olduk. Bizi hastaneye naklettiler.

18 Haziran, Nafelyon
iki aydan ziyade hastanede hapis olarak geçirdik. Bugün, “Serbest kaldınız” dediler. Otellere indik. Ben yalnız bir oda arıyorum. Bugünkü gazete, ilan edilmeden harbin başladığını yazıyor. Bulgarlar hem Sırplara, hem Yunanlılara hücum ediyor.

23 Haziran, Nafelyon
Galiba dün akşam savaş ilan ettiler. Biz tarafsız kalıyormuşuz. Ayrı bir otelde, ayrı bir odada rahat, rahat oturuyorum.

5 Temmuz, Nafelyon
 Hala barış bekliyoruz. On günden beri Balkan müttefikleri arasında savaş bütün şiddetiyle devam ediyor.

8 Temmuz, Nafelyon
Bizimkiler tekrar Edirne’yi aldılar. Ama muharebesiz. Romanya orduları Sofya’ya yaklaşıyorlar. Her gün gazeteleri okuyoruz.

9 Temmuz, Nafelyon
Artık beş, on güne kadar gideceğimiz anlaşılıyor. Bir haftaya kalmayacak, bizim delegeler Atina’da barışı imzalayacaklar. Diyorlar ki, vapur bekliyormuşuz.

20 Temmuz, Nafelyon
Hâlâ buradayız. Müttefikler arasında muharebe bitti.

26 Temmuz, Nafelyon
Çanlar çalınıyor, silahlar atılıyor. Sokaklarda mızıkalar geçiyor. “İrini… İrini…” diye naralar atılıyor. Barış olmuş. Bulgarlar barışmışlar. Demek on beş gün evvel getirdikleri Bulgar subayları bizden evvel gidecekler. Bulgarların Edirne’ye tekrar yürüyeceğini gazete yazıyor.

27 Ağustos, Nafelyon
Üç, dört gündür vapur, vapur terhis olunan asker geliyor. Biz hâlâ buradayız. Hep diyorlar ki: “Birkaç güne kadar…

4 Eylül, Nafelyon
Hala barış olmadı. Birkaç güne kadar Reşit Bey imzalamak için sözde Atina’ya gelecekmiş.

28 Eylül, Nafelyon
Beni hapsettiler.

1 Teşrinievvel (Ekim)
Bulgar esirlerin altındaki yere getirdiler. Elli kişi olduk.

12 Teşrinievvel
Çıktık.

1 Teşrinisani (Kasım)
Barış imzalandı.

15 Teşrinisani
Necat isminde bir vapur geldi.

Elma

Âteşîn, hummalı, şedit muhabbetler çözülmez bir vefa bağının yakarak yelpazeleyen hararetli kanatları altında söndükten sonra, aşkın o haşin ve saldırgan heyecanları, fasılasız nöbetleri, ebedî ve mutlak bir saf benimsemeyle tatmin ve tedavi olunduktan sonra duyulan nekahet dinginliği.. Ah bu yorgunluk ve hayal ne kadar mahzun ve tatlıdır, bilir misiniz? Biz de Süzun’la, bu sağlam ve genç artistle günlerce, haftalarca, aylarca, hatta yıllarca söyleştikten sonra yorulmuş, hastalanmış, bitap kalmıştık. Evvela yataklarımız, sonra odalarımız ayrılmıştı. Artık geceleri geç vakte kadar benim odamda beraber oturuyor, ben yarın dershanede talebelerime yazdıracağım notlarla, meselelerimi tertiple uğraşıyor, o daima heyecanlı ve neşeli olmak için aşk ve seks romanlarını mütalaaya dalıyordu. Buna rağmen ayrılamıyorduk. Gömdüğümüz mukaddes aşk hatıralarının matemi bizim için o kadar muazzezdi ki, bir gecelik ayrılık, kurtulması mümkün olmayan bir vicdan azabı bırakacak bir günah olabilirdi. Yemeklerimizi karşı karşıya yerdik. Ve bizi samimi ve sade soframızda bir yabancı görseydi mutlaka bunamış iki kardeş zannedecekti. Evet, aşkla ihtiyarlamıştık, ruhumuz sanki felç olmuştu. İşte yine bir sonbahar akşamı ufacık yemek odamızda sade yemeklerimizi bir akşam sükûnu içinde yiyorduk. Küçük billur yemişlikten iri ve kırmızı bir elma almış, bıçağımla soyuyordum. Nasıl oldu bilmem gözüm Süzun’a kaçtı. Gittikçe bana uzun görünmeye başlamış olan narin burnu sanki daha ziyade uzamış, kaşları daha ziyade incelmiş, boynu daha ziyade zayıflamıştı. Ve gözlerini garip ve aşırı bir dalgınlıkla soyduğum elmaya dikmiş, kırpmadan bakıyordu, gayri ihtiyari sordum:
“Ne daldın, azizem, öyle?”
“Hiç!” dedi. Fakat ikazımdan mustarip olduğunu yüzünden anladım. Önündeki bardakla oynamaya başladı. Ben yine elmamı soyuyordum, boş ve mütereddit bir sükût dakikası geçti. Sonra tuhaf ve garip bir sesle dedi ki:
“Bu elma sana bir şey ihsas etmiyor mu?” Tekrar yüzüne baktım. Kızarmıştı. Mavi ve yorgun gözleriyle gayri müdrik gözlerimde, gamlı ve istirham edercesine sanki bir cevap arıyordu. Elma… Bu bana ne ihsas edebilirdi? Hatıratımı yoklamak için geriye, çocukluğuma doğru hayalen dönerek şimdi karanlık ve ehemmiyetsiz bir mazi olan yirmi altı seneyi bir anda yaşadım. Düşündüm, hiçbir şey yoktu. Hatta ömrümde bir elma ağacı bile görmemiştim! Süzun hâlâ yüzüme bakıyordu. Müphem bir sıkıntı hissettim ve soyduğum elmayı yemeye başlayarak gayri ihtiyari:
“Evet” dedim, “on yedinci asrın nihayetine doğru İngiltere’de tenha bir bahçenin sessiz bir köşesinde münferit bir elma ağacı vardı. Bir gün bu ağacın altında dalgın ve düşüncelere dalmış bir adam yatıyordu. Ağacın üstünden bu adamın ayaklarına bir elma düştü. Ve bir ‘deha’ uyandırdı. O adam ‘Kepler’in yeni keşfettiği galaksilerin, cisimlerin denge sistemini düşünen meşhur âlim Newton idi. Elmanın düşüşünü gördü, düşündü, çalıştı ve ‘Cazibeyi Umumiye kanununu keşfetti. İşte bana bu elmanın yâd ettirdiği bilimsel ve kıymetli ha…” Lafımı kesti:
“Ne kadar veciz konuşuyorsun! Rica ederim, sus!” Ve ağlamaya başlayacakmış gibi mavi gözlerini küçülterek ince kaşlarını çattı. Darıldığını, canını sıktığımı anladım. Fakat niçin darılıyordu? Bunu soracaktım. Bana vakit bırakmadı. Mavi ve yorgun gözlerini, asla unutamayacağım elemli ve hüzünlü bir söyleyişle tabağımın içindeki elma kabuklarına dikerek:
 “Zavallı aşk!” dedi, “Ben Madam Amade’nin sofrasında ilk defa birbirimizi gördüğümüz akşam verdiğin elmayı, o elmayı verirken eğilerek o kadar heyecan ve duygusallıkla bana fısıldadığın Muse’nin şiirini hatırlayacaksın sanıyordum. Fakat heyhat…”

Kurbağa Duası

Taşra âlemi… Yani İstanbul’un dışında geçen hayat, ne hoştur! Bunu ancak yaşayan bilir. Bir taraftan eşraf, ulema filan… Öbür taraftan memurlar, subaylar, öğretmenler. Sonra kasabanın çift-çubuk sahibi yerli ahalisi… Her sınıfın, her zümrenin ayrı kahvesi, ayrı eğlencesi, ayrı zevki vardır. “Sınıfların orta yerinde duran” denilebilecek yegâne adam, ilçenin belediye doktorudur. O daima herkesle konuşur, düşer kalkar. Muallimlerin, memurların, zabitlerin oturdukları kahvelere girer. Eczane ise eşrafın kulübüdür. Büyük rütbeli memurlar da oraya uğrarlar. Avukat yazıhaneleri de bir dereceye kadar eczaneye benzer.

Hâsılı taşra, başlı başına gayet hoş bir âlemdir.

Yedi, sekiz, belki dokuz sene oluyor, ben de İstanbul’a pek uzak olmayan bir kasabada idadi muallimi41 idim. Başlı başına bir âlem olan taşrada, mektep de başka bir âlemdir. Âdeta âlem içinde bir âlemdir! Programları, gayeleri, birbirine zıt, dört beş mektebin yetiştirdiği yaşlı, genç, zeki, budala, zevzek, suskun yirmi muhtelif adam: Müdür, muavin, muallimler, muinler42] İdare memurları.. Evvel zamandan kalma, hani o bir tarafından güneş batarken  öbür tarafından doğan eski kocaman imparatorluğumuzun en uzak köşelerinden gelme yatılı talebe… Her ırktan, her cinsten -lisanslarından başka hiçbir şeyleri Türkleşmemiş- bir sürü çocuk… Fakat bu kadar bariz tezatlar arasında o ne samimi ahenkti! Mutaassıplar431, mürteciler”), liberaller, sonra hiçbir muayyen mesleği, meşrebi olmayanlar, bir- birleriyle kardeş gibi geçinirlerdi. Bir Matematik muallimi vardı ki, aşırı derecede açık fikirliydi. Tabiat muallimi hepimize kara cahil nazarıyla bakıp için için acıyan ciddi bir gençti. Ben Edebiyat muallimi idim. Fransızca muallimi bir Yahudi idi. Nöbetçi olduğu vakitler, gece müzakeresinde, çocukların kendisine sorduğu lügatleri Latin harfleriyle cep defterciğine yazar, ertesi günü manalarını benden sorardı. Bir kere “cezbe-i Rahman”ın ne demek olduğunu zavallıya sormuşlar. İyi anlamamış, defterine “cezve-i rahman” yazmış. Muallimlerin odasında beni tuttu:

“Cezve-i rahman ne demek?” dedi.

“Öyle şey olmaz!” diye güldüm. Israr etti. Kendisine soran talebeyi buldurdu. Kitabı aç- tık. Yanlış anladığı meydana çıkınca, bu aramızda bir alay mevzuu oldu. Biçarenin adı “Cezve-i rahman” kaldı, gitti. Hele müdür! Ben dünyada bu kadar intizamperver, kanunperver, usulperver bir adam görmedim. Bir kere birlikte çalıştıklarının hiçbirisiyle hususi münasebette bulunmaz; mektep heyetinin haricinde,tıpkı bir mitolojik tanrı gibi ayrı yaşardı. Aramızda lakabı “zımmında” idi.

Arkadaşlarımın içinde en sevdiğim Ulûmu Diniye Bâhir Efendi idi. Medreseden sonra Darülfünunu da tamamlamıştı. Yaşı elliye yaklaşıyordu. Fikrinde inatçı, cerbezeli, açıkgöz, tuhaf, şen bir adamdı. Benimle dostluğuna sebep, terbiye hakkındaki fikirlerimizin bir olmasıydı. Çünkü ben her ne kadar milliyetperver bir liberal isem de, “terbiye”nin daima “muhafazakârca” olması lazım geldiği kanısındayım. İçtimai inkılâbın yeri mektep değil hayattır. Muallimlerin vazifesi çocuklara, eski hayatın terbiyesini kavratmaktır. O da işte benim gibi düşündüğü için, meclislerde ikimiz taraftarlarımızla bir kuvvet teşkil eder, liberallere, yani çağdaş terbiye taraftarlarına ağız açtırmazdık. Bâhir Hocanın en tutkun olduğum şeyleri, canlılığı ile “mebni-aleyh, mebni-bih, mebni-leh” gibi tabirleri idi. Kavga eder gibi konuşur, kelimelerine sanki yumruk şeklinde vücutlar vermek istiyormuş gibi sağ kolunu -bir karagöz çevikliğiyle- sallardı. Kusuru yalnız nargilesiydi. Buna o kadar müptela idi ki, kahvede, mektepte, günde on tane içmeden yapamazdı. Nargile bu… Sigara filan gibi bir şey değil. Havaleli… Müdürden, müfettişlerden gizlemek lazım. Bir gün kahvemizde oturmuş portatif bir nargile şekli düşünüyorduk. Mesela içildikten sonra üzeri çıkarıldı mi, sürahiye benzesin, lüle cebe girebilsin.

Bâhir Hoca: “Ya marpuç?” diyordu. “Cübbenin altına, beline sararsın “Kırılır.” “Fesinin içine çörekle!” “Sığmaz.”

Böyle konuşurken içeri, belediye doktorunun girdiğini gördük. Bizim yanımıza geldi. Selamlaştık. Oturdu. Cuma günü Bektaşî tekkesine gideceklermiş. Kuzu, saz, biraz da mey varmış. Bizi de davet etti. …… Ben “Gidemeyiz!” dedim. Biz muallimdik. Öyle sazlı, sözlü, içkili meclislere giremezdik. Doktor ısrar etti: “Siz içmezsiniz. Kulaklarınızı tıkarsınız. Gözlerinizi bağlarsınız” diyordu. Zaten arkadaşlardan birkaçı razı olmuş.

 Bâhir Hoca:

“Nargilemi götürürseniz gelirim.” dedi. Doktor: “Götürürüz. Hem vallahi ben götürürüm hocama!” diye yemini bastı.

” Nasıl?”

“Bir nefes ederim.” “Ey?” “Hemen susarlar.” Gürültüden neşemiz kaçmışken, hepimiz yine güldük. Doktor: “Bu kurbağalar yarım baş ağrısı değil ki, bir nefeste dursunlar!” diyordu; “Bunlar baş belası!” Fakat Bahir Hoca yine hiddetlenmiş bir karagöz atılganlığı ile yumruğunu sallıyor, hepimizin itikatsızlığına sövüp sayıyordu. Onun bağırtısı bir taraftan, bir milyon kurbağa- an kopardığı kıyamet bir taraftan… Hâsılı bir curcunadır gidiyordu. Meclisin neşesi kalmamıştı. Bahir Hoca:

“Herkes yerine otursun!” dedi, “Ben havuzun kenarına gideyim, nefes edeyim! Susmazlarsa yüzüme tükürün!” “Haydi, haydi öyleyse, Hoca!” … İnanmıyorduk, lakin “bir olay çıkar” ümidiyle yerlerimize oturduk. Hoca kalktı. Nargilesini eline aldı. Havuzun kenarına gitti. Arkasını bizden tarafa çevirmişti. Sulara doğru üfürdüğünü gördük. Bir dakika geçmedi. Kurbağalar birden bire susmuşlardı. Koca havuzdan bir çıt bile çıkmıyordu. Şaşırmıştık. O, yumruğunu sıkarak muzafferane döndü, geldi. “Ne yaptın Allah aşkına!” diyenlere: “Görmediniz mi? Gözlerinize de mi itimadınız yok? Nefes ettim!” cevabını verdi. Yarım saat geçince kurbağalar yine ötmeye başladılar. Artık korkmuyorduk. Bâhir Hoca kalkıp havuzun kenarına gidiyor, bir nefeste yine hepsini susturuyordu. Giderken sevgili nargilesini, “sarhoşsunuz, kırarsınız!” diye bizim yanımızda bırakmıyordu. Akşama kadar eğlendik. Bâhir Hocanın nefesine Kemancı Aleko bile inandı. Doktor inanmıyor, fakat gözüyle gördüğü neticeyi de inkâr etmek cesaretini gösteremiyordu. Yerli memurlar hayretten rakıya bile devam edememişlerdi. Bektaşi dervişleri dalgın dalgın, nefes sahibine bakıyorlar, kim bilir akıllarından neler geçiriyorlardı.

Ertesi akşam, kahvede Bâhir Hoca ile yan yana oturmuş. İstanbul gazetelerini okuyorduk. Ben okuduğumu anlamı- yor, onun Bektaşi tekkesinde kumanda verir gibi kurbağaları nasıl susturduğunu düşünüyordum. Doğrudan doğruya kendisine sorsam, eminim ki, yine “Gözlerine de mi itikadın yok? Nefes ettim, kör müydün?” diyecek, beni de kurbağlar gibi susturacaktı. Fakat ben enayi değildim. Ona zihnen, ilmî bir pusu kurdum. Evvela gazeteleri bıraktırdım. Gayet tatlı bir ruhiyat bahsi açtım. Böyle şeylere çok meraklıydı. Hayvanlarda ruh olmadığını, mahlûkatın maneviyat haricinde tıpkı bitkiler gibi yaşadıklarını anlatıyordu. “Hayır, yalan söylüyorsun” dedim. “Vallahi..” “Hayır, yalan…” “Ne biliyorsun?”

“Çünkü sen kurbağalara nefes ettin. Demek ki hayvanların maneviyat haricinde yaşadıklarını bilmiyorsun.” Kollarını masanın üzerinden çekti. Arkasına dayandı, durdu. Gözlerime dik dik baktı. Aşağı tükürse sakalı, yukarı tükürse bıyığı idi. Öyle bir vaziyete sokuştum ki! Kalın kaşlarını çattı: “Ben kurbağalara nefes etmedim!” dedi. “Ya nasıl susturdun onları?”

Ağzını açamıyordu. Fena sıkışmıştı. Aklı sıra ya cahilliği kabul edecek ya da hakikati söyleyecekti. “Söyle öyleyse, ne yaptın da kurbağalar sustular?” “Şey, canım… Budala mısın? Nefes filan olur mu? Şey ettim.” “Ne ettin?” “Nargilenin marpucunu sarkıttım.” “Ey?” “Kurbağalar onu yılan sandılar. Hemen dibe kaçtılar.” … Fakat taşra hayatının bir vasfı da sır saklamaktır. Bâhir Hoca: “Saf adamların itikatlarını bozmamalı… Onlara ilmi hakikatlerin lüzumu yok. Sakın marpucu kurbağalara gösterdiğimi kimseye söyleme! Varsın, nefes ettim diye bilsinler!” dedi. Ben, bu sırrı ağzımdan hiç kaçırmadım. Bütün kasaba halkı hocanın nefes kerametini işitti. Hatta Bektaşiler de buna şahitti. Doktorun bile şüpheleri yavaş yavaş gevşedi, eridi. Bâhir Hocanın bir üfürüşte kurbağaları susturduğun dan bahsolunduğu vakit, zavallı, boynunu büküp: “Dünyada ne kadar meçhul var! İlmimiz bu meçhulün yüz milyonda biri bile değil…” der, o her vakit ki şuh kahkahasını atamazdı.

Okul Öncesi HikayelerMasallar2 Yaş Masalları


Benzer İçerikler

Büyücü
Büyücü Hikayesi
Topuz
Topuz Hikayesi
Topuz
Muhteri Hikayesi
Terakki
Terakki Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.