Büyüklerde Çocuktu Hikayesi

Büyüklerde Çocuktu Masalı

Abone Ol google news
Büyüklerde Çocuktu
Büyüklerde Çocuktu

Ailemizin Çocukluk Anıları Masalı

– Maydanozları diktikten sonra hemen sulamalıyız.

– Dikmek değil ekmek demeliydiniz.

– Bütün sınıf resim çektirdik.

– Resim değil fotoğraf…

– Otomobil yarışmasında olaylar çıktı.

– Yarışmasında değil yarışında olmalıydı.

– Peki… Bilgi yarışında bizim sınıf kazandı.

– Bu defa da yarışında değil yarışmasında demeliydiniz.

Birbirine karıştırdığımız sözcükler… Öğretmenimiz soruyor, bizler doğrusunu söylüyoruz. Bulmaca çözer gibi.. Sözcükleri, anlam inceliklerine dikkat ederek kullanmak gerekiyor ki anlatabilelim, anlayabilelim.

-Adamın dış görüntüsü hiç de güvercinleri değil. Çözünürlülüğü düşüktür öğretmenim, dedi Leyla.

– Anlayarak yanıtladığın için esprini duymaz- dan geliyorum. Evet, görüntü değil görünüm demeliydik. Adam televizyon değil ya. Devam edelim… Ne kadar yanlış konuşuyormuşuz. Günlük yaşamda bu sözcükleri karşımda biri söylese pek çoğunu yanlış kullandığını fark etmem bile.

– Kimsenin başka insanın yaşamına karışma hakkı yoktur. … Bu defa yanıt yok? Sözcükleri tek tek düşünün bakalım. Buldum öğretmenim, yaşamına değil yaşantısına demeliydiniz.

– Aferin Berfu… Sonraki ders saçlarını kestir, çok büyümüş.

– Büyümüş değil uzamış demeliydiniz, diye bağırdı Meriç.

– Kestireyim mi gerçekten?

– Hayır, örnekti sadece. Senin yüzünden bir sözcük daha öğrendik.

– Senin sayende demeliydiniz! Neden?

– Yüzünden sözcüğünde olumsuz anlam var çünkü. Oysa Berfu, yeni bir sözcük öğrenmemizi sağladı; bu iyi bir şey. Aferin benim akıllı çocuklarıma. Hem de çok iyi açıkladın. Öğretmenimiz sözcüklere, cümlelere çok önem veriyor.

Bir metni anlamak için en küçük parçadan başlamak gerekiyor. Sözcüklerin anlam inceliklerine dikkat ederek konuşur ve yazarsak ileri sınıflarda çok uzun metinleri bile çabucak algılayabileceğimizi söylüyor. Derslerin pek çoğu, böyle küçük çalışmalarla oyun gibi geçiyor. Bu kadar yeter çocuklar. Başka bir gün devam ederiz.

– Öğretmenim, son bir tane daha. O zaman yalnızca sana soruyorum Gülsunar: Önümüzdeki haftanın programlarından bazılarını size hatırlatmaya çalıştık, değerli izleyicilerimiz.

– Biraz daha düşün bakalım.

-Uzun bir cümle bu… Olmuyor. Eh, sen istedin bir soru daha. Peki, başka  kim yanıtlamak ister? Hatırlatmaya olmaz. Daha program izlenmemiş ki… Tanıtmaya dememiz gerekiyordu.

– Kemal! çok iyi, aferin. Gerçekten inanılmaz. Ağzından kerpetenle laf aldığımız Kemal, en zor sorulardan birini bildi. Bu çocuk her şeyi biliyor da yanıtlamaya gerek mi duymuyor? Bu Kemali ben hiç anlayamayacağım.

– Çocuklar, bu hafta ara tatile giriyoruz. biliyorsunuz. On beş günlük bir dinlenme.…. Sonra geleceğiz, bir kaç ay sonra tümüyle ayrılacağız, dedi Berfu.

– Sonra geleceğiz, birkaç ay sonra tümüyle ayrılacağız, dedi Berfu.

– Birbirimizden ve sizden. diyerek tamamladı Meriç.

– Tatil size dinlenmeyi değil ayrılığı çağrıştırdı. Benim yirmi yıllık öğretmenlik hayatımda kaçıncı aynılığım bu. Öğrencilerimden, öğretmen arkadaşlarımdan… Hiç kolay değil, ama ayrılık da hayatın onlarca kez yaşanacak gerçeklerinden…

– Hiç olmasa keşke. Hayat, mutlulukları kadar üzüntüleri ile var.

– Bir gün ayrılığın geleceğini bilmek arkadaşlarınıza, ailenize daha çok değer vermenizi sağlar. “Yanım dayken sımsıkı sarılsaydım.” demek, özlem belki. Ama bir düşünür müsünüz çocuklar, birini o kadar özlemek de ne kadar güzel bir şey!

Afet Öğretmen, üzüntüyü bile mutluluğa dönüştürebilen annemiz. İnsanın çok özleyeceği bir arkadaşının olması, çok hoş bir duygu… Üstelik… Hemen kötümser düşünmeyin. Aynı sınıflarda devam eden arkadaşlarınız olacak. Arkadaşlıklarınıza yeni arkadaşlıklar ekleyeceksiniz. Hayatı tanıdıkça arkadaşlık sözcüğünün anlamını daha iyi anlayacak, daha iyi yaşayacaksınız.

Ayrılık konusunu beş ay sonrasına, son konuşmaya bırakalım mı? Şimdi başka bir şey yapalım, tatili konuşalım, Planlarınızı, ödevlerinizi…

Bu tatil çok ödevimiz olmasın, ne olur… Tatil boyunca ödevler aklımdan çıkmıyor. Her yılki serzenişleriniz… Daha öncekilerden farklı ödevler olmayacak. Her dersten dönemi baştan sona tekrar eden testler, çalışma kâğıtları vereceğim

– Bu yıl çok daha önemli; çünkü bu hazırlıklarla beşinci sınıfa başlayacaksınız, hazır olmalısınız. Testler, çalışma kâğıtları çok fazla o masa öğretmenim, dedim.

– Hepinizde çalışmayı alışkanlığa dönüştürdüğümü sanıyorum Doğaç. Yemek yemek nasıl doğal bir ihtiyaçsa ders çalışmak da öyle… Hayatınızı iyi bir eğitim alarak kazanacaksanız öğrenmeyi davranışa dönüştürmek zorundasınız.

Çalışma masasına oturmak için plan yapılmadan, doğrudan gidip oturulur. Bu, çalışmanın davranışa dönüşmesi demektir. Her seferinde plan yaparsanız çalışma keyfini göreve dönüştürmüş olursunuz. Öğrenmenin keyfini defalarca konuşmadık mı? Öğrenme yaşam boyu sürecek. Yaşlanınca öğrenmenin biteceğini mi zannediyorsunuz? Öğrenmeyi tamamlarsan mutluluk, yarım bırakırsan üzüntü seni bekler.

Kitap okumak gibi. O konuda da bunlara benzer şeyler konuşmuştuk, dedi Berfu. Kesinlikle öyle…

Sahi, kitaplar ne durumda? Öğretmenimiz, hepimizin ilgi alanlarını belirlemiş ve kitaplar vermişti. Ben gizemli kitapları seviyormuşum, birkaç kitap denemesinden sonra bu sonuca ulaşmıştık. Hemen hemen herkesin nelerden hoşlandığı belliydi, böylece kitap okumak bizim için görev olmaktan çıkmış, keyfe dönüşmüştü.

– O günden beri üç kitap daha bitirdim. Hepsi de gizemli kitaplar. Öyle severek okuyorum ki, dedim. Ben de macera kitaplarına devam ediyorum.  Kitaplarımı buldum, rahat, okunabiliyorum, dedi Meriç. O hâlde sırada “Şehirlerin Şifreleri” var Meriç.

On kitaptan oluşan bir seri, ben çok gençken okumuştum. Senin de severek okuyacağından eminim. Sana getiririm, tatilde okursun. Siz söyledikten sonra tabii ki okurum öğretmenim, dedi, gülüştük. Sonra Esin söz aldı:

– Ben betimlemenin yoğun olduğu kitapları seviyorum. Ama betimlemeler gerçekçi olmalı. John Steinbeck adında bir yazarı tavsiye ettiler. Onun iki kitabını bitirdim. Sanırım tüm kitaplarını bitireceğim.

– Öğretmenim, ben çok farklı bir kitap okudum, dedi Gülsunar. “Çok heyecan vericiydi: Denizler Alnında Yirmi Bin Fersah. Çok hoşuma gitti. Kurmaca bir dünya.” Filmi de var onun, dedim. Öğretmenimiz devam etti:

– Bu ara tatilde sizden zevkli bir çalışma daha istesem çocuklar… Filme çekilmiş kitapları okusanız, sonra da filmini izleseniz. Gelecek dönem bunu konuşsak? Çok güzel olur. İşte güzel bir çalışma daha. Her ödev böyle olsa.. Öğretmenimiz, birkaç örnek verdi; kitapların hoşlandığımız türlere uygun olmaları konusunda yine uyardı.

Sorumlu da tutmadı. İsteyen okuyup izleyecek. Ben mutlaka deneyeceğim. Amacımıza ulaşmışız. Anladığım kadarıyla aranızda henüz hangi tür kitaplardan hoşlandığını belirleyememiş birkaç arkadaşımız kaldı. Onların da kısa zamanda bunu başaracaklarını sanıyorum. Okumayla ilgili son kez şunu söylemek istiyorum. Karnınızın acıktığı gibi beyniniz de acıkır, ama beynin acıktığını anlamak zordur. Lütfen bunu unutmayın.

Doğru. Acıkınca karnımız guruldar ya, beynimiz acıkınca da konuşurken “Iı, yani, şey…” deyip duruyoruz. Açlıktan… Sözcük yanlışlarıyla uğraştık, çalışmanın öneminden söz ettik, tatili nasıl değerlendireceğimizden konuştuk; hatta okuduğumuz kitaplardan…

Hepimizin aklında en çok son aylarımızı birlikte geçirdiğimiz kaldı. Yine hüzün kaldı. Öğretmenimiz haklı. Yaşam boyu kim bilir kaç kez böyle hüzünler yaşayacağız Okul, iş, aile, mahalle, belki de şehir. Kimin nereye gideceği, kimlerle karşılaşacağı belli değil.

Yemekten sonra salona geçtik. Bazen yemek masasında sohbet edip günü değerlendirmek güzel, bazen de salonda. Yaza doğru da balkon tabii ki… Biz, nerede olursa olsun bir arada olmakla mutlu olan bir aileyiz. Üçümüz birleşip babamla şakalaşırız.

Her defasında şakalarımızı ciddiye alır, onun uzun nutuklarıyla bitiririz sohbetimizi. Ve şöyle der: “Sizin, yaşıtınız pek çok çocuğa göre gerçekten çok iyi olduğunuzu; nezaketinizi, dünyaya bakışınızdaki güzelliği biliyorum. Daha iyi olmanız için sizi uyarmak zorundayım.” Eleştiriyor mu, övüyor mu anlayamam. Babaları anlamak, anneleri anlamaktan daha zor sanırım… Babam çayları doldururken annem salonu topladı. Gün içinde evi toplayacak kimse olmadığından salon, sabah bıraktığımız gibi duruyor. Çıtır da biraz daha karıştırmış oluyor.

Annemle ben geldiğimizde uykuda oluyor. Onun kendi kendine oynayarak zaman geçirdiğini, yorulduğunu anlıyoruz. Ben geldiğimde yeni oyun saati başlıyor. Zamanla bana ısındığını da anlıyorum.

Sonunda hepimiz salondayız. Televizyon, ilk açıldığı kanalda kalmış. Bu, hoşumuza gidiyor. Televizyona takılıp kalmıyoruz. Konuşmalarımız bittikten sonra ne izleyeceğimize karar veriyoruz, uzun oturacaksak… Kışın çak oturamıyoruz. Zaman çabucak geçiyor. Yazın hava geç kararıyor, salona bir de balkon keyfini ekleyebiliyoruz. En güzeli de o. Balkon, tümüyle sohbet demek.

– Çocuklar, dedi babam. “Bugün iki haber aldık. Sevineceğiniz iki haber.”

 – Önce en iyi haberi ver baba, dedi abim. Peki, annemle babam geliyor, diyerek bir kahkaha attı babam. “Diğerine göre daha iyi bir haber dedi kamarasının arasında zorla konuşarak.

Büyüklerde Çocuktu
Büyüklerde Çocuktu

– Kahkahasını, annemin siteminden sonra anladık: Aşk olsun! Benim annemle babamın gelişi, seninkilerin gelişinden daha kötü haber öyle mi? Ne? Hepsi birden mi geliyor? İnanılmaz bir şey bu! Çok iyi! Ne zaman?

 -Çok sevinme Doğaç, dedi abim. “Savaş için yeterli koşullar oluşuyor demek.”

– Sana da aşk olsun Deniz! Baba oğul ne kadar kötümsersiniz. Tümüyle şakalaşmaydı. Senin annen, benim annem tartışması bizim evimizde alışılmış bir tartışma değildi. Annemle babam, bu sorunu yıllar önce aşmışlardı. Evet, pek çok evde gerçekten yaşanan bir sorundu bu, fakat bizim evimizde böyle bir sorun yoktu.

Çünkü birisinin anne babası, diğerinin de sanki öz anne babasıydı. Yirmi yaşında tanışmışlardı. Kırklı yaşları geçtiklerine göre kendi anne babalarından çok birbirlerinin yanında kalmışlardı. O yaşa gelince de evin huzurunu bozacak “Seninki, benimki’ tartışmaları kendiliğinden bitiyordu demek. Annemle babam üniversitede tanışmışlar.

Eski arkadaşları ne zaman bize gelseler “Annenizle babanız, o zaman da bugünkü gibi iyi dostlardı.” derler. Gerçekten, hâlâ sıkı dostlar. Her gün birbirlerini görmüyorlarmış gibi bazen saatlerce sohbete dalıp giderler.

– Kötümser değilim anne, neler olacağını tahmin edebiliyorum, dedi abim.

Deniz haksız da sayılmaz Serpil. Bugüne kadar hep ayrı ayı ağırladık. Birbirlerinden tümüyle farklılar. Biz de savaş koşullarının oluşmaması için elimizden geleni yapacağız.

– Savaş çıkarma konusunda, kendi evlerinde bile birbirlerine karşı yeterince başarılılar, dedi annem, hüzünle. Devam etti: “Annem hangi gömleği giyeceğini sorduğu için babam günlerce konuşmamıştı. Neymiş, daha önceden ayarlamalıymış. Annem farklı mı? Adamcağıza eve girer girmez zorla pijamalarını giydirir. Onca yokuş çıkmıştır, nefes alacak hâli yoktur; annemin zoruyla oflaya puflaya giyer pijamalarını. Küçük şeylere takar, babamın burnundan getirir.

– Sorun ettiklerine bak… Bizimkileri bilmiyor gibi.

– Çok söz etmezsiniz, babaannemle dedem ne yapıyor baba, diye sordum. Yanıt vermekle vermemek kararsızlığı içinde annemle babam birbirlerine baktılar. Kendi ailelerini çok konuşmazlardı. Aile büyüklerinin küçük maceralarını duyardık. Onlara karşı önyargılı olmamamız için bu tür konuşmalar olduğunda önemliyse bizi dışarı çıkarır, önemsizse sorunu tartışmayı başka zamana bırakırlardı.

Zamanı geldi sanırım, dedi babam. “Oğullarımız hem insanların kişiliklerini kabullenebilecek kadar büyüdüler hem de hepsini evimizde aynı anda ağırlayacağımıza göre şaşırtıcı davranışlara alışık olmaları gerek.”

– İyi de baba, biz tatillerde görüyoruz onları. Bildiğimizden farklı neleri var ki? Orada siz konuksunuz Deniz. İki tarafa da ayrı ayrı zamanlarda gittik. Şimdi onlar konuk ve aynı anda hepsi evimizde… Aslına bakarsanız ben de korkmuyor değilim, dedi annem.

– Peki, niye aynı anda geliyorlar, dedim.

– Uzun yıllar sonra bir araya gelmeye cesaret ettiler de ondan, dedi babam.

– Tartıştılar mı?

– Hayır, hiçbir zaman… Tamamen farklı kültürlerin insanları…

– Hadi bakalım, lafı çevirme de sizinkilerden söz et Zafer. Dedenizle başlayalım. Çocukluğu büyük güçlüklerle geçmiş. Kalabalık bir ailede…

Hep çalışmak zorunda kalmış. Güçlükle büyüyen insanlar için iki seçenek var. Ya çok sert biri olmak ya da aşırı hoşgörülü… Dedem de hoşgörülü tabii.

– Sorun da burada ya… ‘Artik bu da önemsenmez mi?’ diye bezdirecek kadar hoşgörülü. Yani size karşı sıcaklığı, torun sevgisinin yanında tüm insanlara olumlu bakışından… Fazlaca olumlu.

– Ne güzel bir şey… Bizi de öyle yetiştirmeye çalışıyorsunuz, ama dedemin fazla hoşgörülü oluşunu eleştiriyorsunuz. Babaannenden söz edince hoşgörü fazlalığının ikisi arasında sorun olduğunu anlayacaksın Doğaç. Babaannem her şeye karsı duyarlı bir insandır.

Dedenizin tam karşıtı bir kişiliktir. Dedenizin gittiği düğün, babaannenizin gitmediği düğün yoktur. Her şeyi yerinde yapmaya uğraşırken kuralcı, hırslı, hareketli bir kişiliğe ulaşmış. İnanılmaz titiz. Konuklar gelecek, kanepe örtüsünün ütüsü bozulmasın diye çocukluğumda halının üzerinde sık sık oturduğumu hatırlıyorum. Daha kötüsü, hakim olamadığı bir siniri var.

– Ne kadar zor şeyler bunlar babacığım.

Dünya, bizim büyüklerimizden sonra bizde, bizden sonra da sizde çok değişti çocuklar. Değişmeye de devam ediyor. Eskilerin yaşama bakışlarıyla bizim bakışımız arasında çok farklılık var. Siz de bize göre farklı şeyler düşüneceksiniz. Yapılabilecek tek şey kalıyor geriye. derken annem, babamın sözünü kesti:

– Yıllarca oluşturdukları yaşamlarını, kişiliklerini eleştirmek yerine onları olduğu gibi kabul etmek. Bunun adı hoşgörü işte. Babam dakikalarca konuştu, annem ana düşünceyi söyleyiverdi. Aile büyüklerimiz hakkında o kadar uzun konuştuk, annemle babamın birbirlerinin aileleri hakkında yaptıkları yorumlara karşı çıktılarına tanık olmadık.

Annem, birbirlerinin ailelerini kabullendikten sonra yeni bir aile kurabildiklerini söyledi. Hafta sonu, hem de karneyi aldığım gün gelecekler. Evimiz, farklı bir ev olacak. Şimdiden belli. Heyecanlanıyorum.

Karnelerimizi aldık. Her şeyi bilgisayardan görebilsek de karnenin tadı başka. İlla ki okula gidilecek, herkes karnesini tek tek alacak. Öğretmenimiz, karne sohbetlerini uzatmaz. Yaparak, yaşayarak öğreten biri olduğu için söylemek istediklerini dersler devam ederken her fırsatta söylüyor zaten. Bugün de kısa bir konuşma yaptı.

Her karne zamanı söylediğini bir kez daha tekrar etti: “Not yükseltmek, size iyilik yapmak değil. Bugün beklentinizin üzerinde notlar görünce sevinirsiniz belki; yarın derste nasıl olduğunuzu tümüyle unutur, iyi olduğunuzu zanneder, o dersi ihmal edersiniz.” Bu sözler bizim için de ailelerimiz için de yeni sözler değil. Yıllardır hepimizi bu konuda eğitti. Evet, ailelerimizi de… Zaten karne notunu bizden çok annelerimiz, babalarımız önemsiyor.

Benim tüm notlarım çok iyi. Matematik de güzel… Sınıfa göre de iyi olduğunu biliyorum, asıl derdim, bir adım sonrasını görebilmek. Bunun için ara tatilde yapmam gerekenleri çoktan belirledim. Bol bol soru çözüp hem hızlanacağım hem farklı bakışlar yakalamaya çalışacağım.

Aykut’un karnesi de benimki kadar güzeldi. İkimiz de karne mutluluğunu yaşıyorduk. Tatilde büfede çalışmaktan zaman bulabileceğimi sanmıyorum. Bugün bir şeyler yapalım mi? Ne yapalım?

 – Sahile inelim. Birkaç kişi de çağıralım yanımıza. Şenlik olur, eğleniriz.

-Utku’ya, Arman’a, Berfu’ya, Kemal’e söyleyelim. Servis beklemeyen yalnız onlar var.

– Kemal’e mi? Geleceğini hiç tahmin etmezdim, Kemal de geldi. Herkesin aklında karne gününe keyfi varmış. Birkaç dakika sonra Göztepe sahilindeyiz. Oldum olası bayılırım Göztepe sahiline. Körfezin en güzel yerlerinden biri… Belki de kendi mahallemiz olduğu için bana öyle geliyor. Sahil boyu sıralanan apartmanların önünde bahçeli kafeteryalar var.

İnsanlar cıvıl cıvıl.. Seyyar satıcılar mevsimine göre mısır, kestane, sandviç satarlar. Kafeteryalarla deniz kıyısı arasında anayol var. Arabalar bitmek tükenmek bilmez. Konak’tan Çeşme yönüne gider, gelirler. Anayolun üzerinde de kocaman bir üst geçit var. Sarı kırmızı boyalı bir üst geçit…

Mahallemizin ünlü bir futbol takımı var: Göztepe spor. Üst geçit de onun boyalarıyla bezeli; sarı ile kırmızı.. Üst geçitten karşıya geçtik. Üst geçidin hemen bitiminde Göztepe İskelesi var. Konak’a, Alsancak’a, Karşıyaka’ya doğru vapurlar körfezin sularını yara yara gider gelir. Sabah ve akşam saatlerinde iskele çok yoğundur.

İnsanlar işe yetişmenin telaşı içindedir. Bisiklet terminali, bisiklet yolu, çimenler, balık tutanlar. Kulağında kulaklıkla tempolu yürüyüş yapan abla, abi, amcalar… Sonra martılar… Tüm gün çimenlere uzanıp sahilin hareketliliğini izleyebilirsiniz. Çimenlere oturduk. Oturur oturmaz da kulaklarımda bir ses: “Gevreecek, boyooooz, ciğdeecem!” Boyozcu ortalarda yoktu, ama birkaç ay önce abimle geldiğimiz gün yaşadıklarımız aklıma geldi, boyozcunun sesi kulaklarımda çınladı.

O gün olan bitenleri arkadaşlarıma özetledim. Boyozcu abimi kızdığını, bizden duyduğu hikayeyi abartarak başkalarına anlatışını… Önce güldük, sonra da bizim yaşımızda birinin çalışmak zorunda kalmasının hüznüne büründük Kim bilir, karne hüznü neden olmuştu buna.

Karne mutluluguyla hüzna karışık. İlk günlerden başlayıp eski günleri konuşuyoruz. Sanki hepimiz çok yaşlıyız da… Yaşıkaç olursa olsun, insanın anıları birikiyor. Hepimizin hatırladığı komik olayları hatırlayıp güldük. oma kos claylar bls, üzerinden zaman geçtikten sonra konuşulunca komik geliyor.

-Bunlar balık tutamıyor galiba…

 – Boşuna uğraşıyorlar, buralarda bol bol kayabalığı vardır.

– Yok, ben koca koca çupra tutanları da gördüm Kemal. Bir keresinde de ahtapot, dedi Utku.

– Yollarını şaşırmışlardır. Hepsi açık deniz balığı. Körfezde ne işi var onların? Balıkçılar da yollarını şaşıranların peşinde. Hele ahtapot, çok zor. Sen nereden bileceksin? Boş boş konuşma Kemal! Gördüm diyorum. Buz gibi bir hava esti. Hiçbirimizin alışık olmadığı bir cümle ile karşılaşmıştık. “Boş boş konuşma.” demişti Utku, Kemal’e hem de… Kemal, iyi balık yakalamanın nadir olabileceğini söylemiş; Utku, Kemal’in kendisini yalancılıkla suçladığını zannetmişti. Kemal, kendisini savunmayı becerebilen arkadaşımız değildi. Sustu.

O sussa da Utku’nun sözleri karşısında hepimiz çok huzursuz olmuştuk. Birkaç dakika kimse konuşmadı. Sessizliği Aykut bozdu:

– Öğretmenimiz ne der? “Bilgi bittigi zaman kötü söz başlar. Karşınızda biri kötü bir şey söylerse susun, siz kazandınız.” der.

– Hiç güzel olmadı sözlerin Utku, dedi Arman. Kemal susmuş, boş gözlerle denize baki- yordu. İlk defa birlikte bir şeyler yapma teklifimizi kabul etti, başına bu geldi. Utku hariç, eminim hepimiz yalnızca bunu düşünüyoruz. Kimse senin yalan söylediğini düşünmemişti ki Utku. Kemal, aramızda doğayı en iyi tanıyan arkadaşımız. Bize anlatmaya çalıştı yalnızca, dedim.

– Anlayamadım, affedersiniz. Utku, böylelikle özür dilemiş olsa da Kemal bir daha ağzını açmadı. Olayı unutturmak için olmadık şaklabanlıklar yapsak da kimseye yararı olmadı. Birlikte geçirdiğimiz birkaç güzel saat, bir yanlış anlamanın neden olduğu kötü söz yüzünden hüzünle sona erdi. Uygun zamanlarda haberleşip buluşmak üzere birbirimizle sözleşip ayrıldık.

Birkaç dakika içinde eve ulaşmıştım. Zile basmadan önce kapıya kulak verdim. İçeride ses yok. Herkesin gelmiş olması gerek, evimiz her zamankinden gürültülü olmalı; ama ses yok. Kapıyı annem açtı. Şu karne saatleri her okulda neden farklı, bir türlü anlayamam. Annemin okulunda karneyi hep bizden önce verirler. Anneme karnemi uzattım, beni öperek kutladı. İçeriden babaannemin sesi geldi:

– Doğaç’ım gelmiş, oğlum benim!

– Babaanne, hoş geldiniz!

– Unuttum, sarılmak için ileri atıldım. Babaannem önce elini öptürdü, sonra bana sarıldı. Her seferinde bunu yaşarız, alışığım. Herkes odadaydı. Dedelerime, anneanneme sarıldım. Bir an kendimi inanılmaz güven içinde hissettim. Tüm aile büyüklerimiz evimizde… Hepsi karnemi ayrıntıyla inceledi. Sonra cüzdanlar çıkarıldı, hepsi ayrı ayrı karne harçlığı verdi. Aile büyükleriyle ilk kez bir karne günü karşılaşıyordum, karne harçlığına şaşırdım. Hiç sorun değil, beni her gün şaşırtabilirler.

Babaannem biraz daha gişmanlamış sanki. Anneannem de her zamanki gibi zayıf. Dedelerimin ikisinin de saçları bembeyaz… Pamuk dedeler. Babamla abim henüz gelmemişlerdi. Annemin de her seferinde çığlık atmama neden olan bir karne ödülü olurdu. Hem abime hem bana,.. Hepimiz toplanır, ödüllerimizi alırdık. Ödülümü çok merak ediyorum, ama bugün biraz sabretmem gerekecek. Çıtırla odama gittim. Pir ara onurla arkadaşım gibi koruştuğurmu fark ettim. Hatta ona ödülün ne olduğunu bile sordum.

Ben Çıtır’a dalmışken abimle babamın geldiğini duymamışım. Odamdan, salondaki konuşmaları duyuyorum. Babaannem neredeyse hiç susmuyor, anneannemle dedelerim neredeyse hiç konuşmuyorlar. Babaannemin hep anlatacak bir şeyleri vardır. Babama memleketinin dedikodularından, ölenlerden söz ediyor.

Babam şaşırmış gibi yapıyor, oysa sıkıldığından eminim. Anneannemle dedem sözü edilen kişileri tanımadıklarından babam, konuşmanın uzamasını istemiyor. Babaannem, anlattıkça anlatıyor, konudan konuya geçiyor. Sonunda annem sohbeti kendi ailesine çevirdi de anneannemle dedemin seslerini de duyabildim.

Annem, Orhan dedeme sağlığını soruyor. Dedem yanlış anlıyor, başka yanıtlar veriyor, çünkü kulağı birkaç yıldır iyi değil. Anneannemin de sağlığının yerinde olmadığını biliyorum. Büyüklerden yalnız Hüseyin dedemde sağlık sorunu yok. Emekli olduğundan beri günde on kilometre kadar yürüyüş yaptığını, kendisine çok dikkat ettiğini biliyorum. Hoşgörü.

Başka türlü düşünmek mümkün mü? Aile büyüklerimiz yetmiş yaşın üzerindeler, ilk konuştukları konu sağlık. O yaşta sağlık sorunlarıyla uğraşan insanlara hoşgörülü almaktan başka bir şey yapılabilir mi? Bugün annemle babamın kendi büyüklerinin sağlıkları için üzüldükleri gibi biz de zamanı gelince onların sağlıkları için üzüleceğiz. Yaşam, benim yaşımdan büyüklere bakınca çok kısa; büyüklerin yaşından bana bakınca çok uzun…

Büyükleri hiç üzmemek gerek. Söyleyeceklerimizi en uygun sözlerle söylemek, onları hiç kırmamak gerek. Hepsini gülümseyerek hatırlayabilmek için de fırsat buldukça onlara sarılmak gerek. Anneme, babama, abime; tüm aile büyüklerine…

İnanamıyorum! Annem, aylardır uğruna harçlıklarımı biriktirdiğim şeyi almış bana! Hem de tam karne harçlığıyla parasını tamamlamış, yarın erkenden gidip almayı düşünürken. Siyah, iki silikon tekerlekli bir kaykay! En pahalısından. Ben bir model düşük olan için aylardır para biriktirirken annem en iyisini almış. “Annem!” diye bağırarak çığlığıma hakim olamadım yine. Babaannem salondan koşup geldi:

-Eyvah, eyvah! Ne oldu? Babaannemi böyle telaşlı görünce hepimiz gülmeye başladık. Salonda oya işlerken oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Çok ev hanımlı biriydi, benim çığlığım da onu çok telaşlandırmıştı. Neyse ki bizim güldüğümüzü görünce rahatladı. Hediyeyi görünce de yine telaşlandı:

– Serpil! Tehlikeli bu kızım.

– Merak etme anne, Doğaç çok dikkatlidir.

 – Arabaların altına girer. Babaannem, hemen en kötü olasılığı düşünür, herkesi de telaşlandırırdı. Karne hediyemin keyfini kaçırmasına izin veremezdim, kırmadan halletmeliydim:

Korkma babaanne, yolda kullanmayacağım bunu.

– Evin içinde mi, dedi babaannem, yine aklına ilk geleni söyledi.

Büyüklerde Çocuktu Masalı
Büyüklerde Çocuktu Masalı

– Evin içinde tehlikeli asıl. Sahilde çevresi korkuluklarla çevrili, yalnızca kayak yapanlar için düzenlenmiş bir yer var. Orada kullanacağım.

– Orada düşer, elini kolunu kırarsan?

– Onu da düşündüm anne, dedi annem. “Doğaç aylardır kaykay için harçlıklarını biriktiriyordu…” derken babaannem, annemin sözünü kesti:

-Kaç para bu? Kaykayın fiyatını öğrenmesiyle gözleri büyüdü. Babam küçükken bir şey aldığında Hüseyin dedemle anlaşır, babaanneme yarı fiyatını söylerlermiş. Babaannemin cimriliğini bilmeyen yoktu, ama zor günlerin onun cimriliği ile atlatıldığını da bilirdik.

– Çamaşır kurutma makinesi alınır o paraya… dedi babaannem. Annem mesajı almıştı, çünkü babaannem ihtiyacını söylemişti.

– Senin karne gününde de sana kurutma makinesi alırım anne, söz.

– Eğlenme benimle kızım…

– Aşk olsun! Şaka yapıyorum, dedi, sonra sözüne kaldığı yerden devam etti: “Doğaç’ın biriktirdiği paralar da kaykayın güvenliği için harcanacak.”

– Daha mi masraf, dedi babaannem. Anneannemin fısıltıyla “Her şeye de karışıyor: dediğini duydum, neyse ki babaannem duymadı. Diğer duyanlar da duymazdan geldi. Böylece ilk krizi atlatmış olduk. Biraz daha masraf, evet, dedi annem. “Sağlam dizlikler gerek. Dirseklik, sonra da başına kask… Hatta para yeterse fosforlu çekecek. Böylece hiç tehlike kalmayacak.” Babaannem hiç susmak niyetinde değildi, abim yetişti:

 – Ben çok sabredemeyeceğim ama… Ben de hediyemi görmek istiyorum. Senin hediyen de babanda Deniz’im, dedi annem. Bende değil. Birazdan gelecek, biraz daha  heyecanlan bakalım. İpucu ver baba… İpucu yok, sabır var. Heyecan var.

Kaykay hemen teslim edildiğine göre, abimin hediyesi daha büyük bir şey olmalı. Canım abim. Umarım benim kadar sevinir. Karne harçlıklarını karşılaştırdık, onunki ben- den fazla. Büyük olana daha büyük harçlık… Onun haftalığı da diğer masrafları da benden fazla. O bir delikanlı. Arkadaşlarıyla buluşuyor, hobilerine para ayırması gerekiyor; üstelik sürekli dışarıda.

“Hani Deniz’in hediyesi?” dedi Orhan dedem. Son konuşulanları duyamamıştı demek. Hepimiz güldük, Orhan dedem de bizimle birlikte güldü. Pamuk dedem… Biz gülerken kapı çaldı. Abim, herkesten önce fırladı tabii. Kapıyı açar açmaz da hediyesini anladı, bastı çığlığı. Babam! Bu ne? Benim en çok istediğim kaykaydan  sonra abim de en çok istediği hediyeye kavuşmuştu. Kocaman bir kolinin içinde ne olduğunu tahmin etmek güç değildi: bir bateri.

Abimin en büyük tutkusuydu bateri. Arkadaşlarıyla müzik grupları vardı. Onu konserde izlediğim anı unutamıyordum. Basgitar, elektrogitar çalan arkadaşları; arkalarında da abim bateride… Ne kadar gururlanmıştım. Arkadaşlarıyla stüdyoda buluşur, bir saatlik kira öder, çalışırlardı. Ne kadar eğlenceli bir müzik aleti… Davullar, ziller; daha bir sürü donanım…

Abim için tam anlamıyla hayalin gerçekleşmesiydi bu karne hediyesi. Birkaç kez bateri istediğini dile getirmiş, apartmanda yaşadığımız için annemle babam şiddetle karşı çıkmışlardı.

Sert bir maddeden yapılmış pet üzerinde ritim çalışması yapardı abim. Belki on tane de uzunlu kısalı, mükemmel görünümlü tahta çubukları, bagetleri vardı abimin. Üzerlerinde rakamlar, modeller yazılı.. Sahi, abim nasıl çalacak apartmanda? Komşuları rahatsız etmez miyiz?

Koli, görevliler tarafından abimin odasına taşındı. Yaklaşık yarım saat süren bir uğraştan sonra bateri kurulmuştu. Ortada kocaman Bir davul, yanlarda ziller ve trampet. İşlerini bitirdiklerinde görevlilerden biri yepyeni döner bir tabureye oturup son ayarları yaptı.

Abime açıklamalar yapıyorlar, abim son derece kendisine güvenli, her açıklamayı “Biliyorum ben.” diyerek geçiştiriyordu. Abimin o anda neler düşündüğünü bilen babam da, bir köşede kıs kıs gülüyor. Abim, iyi bildiği bir şeyin kendisine ayrıntıyla açıklanmasından hiç hoşlanmaz.

– İzolasyon için ne zaman gelelim? Yarın uygun musunuz, dedi görevlilerden biri.

– Yarın uygunuz, dedi annem. Onu da düşünmüşler. Abimin odası, ses geçirmemesi için yeniden düzenlenecek. Sanırım duvarlarda bir şeyler yapacaklar. Görevliler, abime basarılar, keyifler dileyerek gittiler. Onların yerini hemen babaannem aldı.

 – Maaşlar gitmiş bu ay sizin. Hepsi gitmiş. Vah! vah, vaaah! Babaannemin içten gelen hayıflanmalarına hepimiz güldük. Onun hiç gülesi yok, aklı harcanan paralarda. Babam:

 – Bu iki güzel oğul için tüm maaşlarımız gitsin. Onların ne kadar düzenli, beyefendi, güzel yürekli olduklarını bilsen az bile aldığımızı anlarsın.

Abim, babaannemi duymuyor. Kimseyi duyacak hâlde değil, baterinin büyüsüne kapılmış, kendi kendine konuşuyor: “İnanamıyorum, inanamıyorum! Benim mi bu bateri şimdi? Sizi çok seviyorum.” Biz de seni çok seviyoruz, abilerin bir tanesi. Kendi kaykayımın sevincini unuttum, abimin sevincini paylaşıyorum. Kaykay birkaç yıllk bir ilgi alanı, hevestir geçer dedikleri türden.

Ama bateri öyle mi? Abim hangi mesleği yaparsa yapsın bateriyle uğraşacak, biliyorum. Yıllar sonra bir gün de eskimiş bir baterinin önünde bugünü hatırlayacağız canım abimle… Komşularımızı birkaç dakika üzmeyi göze alarak abimi odasında bıraktık. Olacak gibi değil, çünkü baterinin gürültüsünden salonda birbirimizin konuşmalarını duyamıyoruz. Abim de sevinçten mi nedir, tüm gücüyle vuruyor trampete, zillere.. Annem seslendi:

 – Deniiiiz!

– Bateri, ses geçirmezlik sağlanıncaya kadar anında sustu.

Ertesi gün abimin odası ses geçirmez hale getirildi. Hem tamirat havası hem de ev hıncahınç kalabalık… Adına tatil deriz, ama hep daha büyük karışıklıkların ortaya çıktığı bir zamandır aslında. Bir taraftan onca kalabalığı doyurmak için telaş. Babaannemle anneannem konuşuyorlar:

– Şükran Hanım, akşama bol etli bir keşkek yapayım mı size?

– Orhan Bey, keşkeğe alışık değil. Gelirken bahçeden taptaze karalahana getirdim, sarma yapayım diyordum. Hüseyin Bey sarmayı çok sever, iyi olur. Yemek alışkanlıkları bile birbirinden çok farklı iki aile.. İyi ki inatlaşmıyorlar. En azından şimdilik öyle görünüyor. Tamam, tatlı da benden o hâlde. Güzel bir güllaç yapayım size.

 -Gülsuyunu da unutmayalım Arife Hanım.

– Gülsuyu ile güllaç güzel olmaz. En iyisi sade..

 – Hayır, gülsuyu hatta nar tanesi serpiştirmeli ..

Başka türlü güllaç yenmez.

– Nar tanesi olur da gülsuyu ile olmaz.

Eyvah, bu defa uzlaşma yok galiba diye düşünürken annem lafa giriyor: Boşuna tartışıyorsunuz, Zafer akşam  baklava getirecek. Bizim ev yapımı baklavanın yerini tutmaz, ama olsun bakalım, diyor babaannem. Eminim, babamın kendisinin akşam baklava getireceğinden haberi bile yok. Annem, babamı baklava getirmesi için birazdan gizlice arayacak.

Bunu yalnız ben fark etmiş olamam, ama dünürler susuyorlar şimdilik. Sanırım, abim haklıydı. Baş başa kalsalar, ortalık savaş alanına dönecek. İyi ki okullar tatil de annem evde. Bazen anneannemden bazen babaannemden taraf davranıp durumu çok iyi idare ediyor. Büyükbaba cephesinde her şey yolunda İkisi de birbirine çok nazik davranıyorlar, şakalaşıyorlar. Neden?

Evin işlerini üstlenenler hep kadınlar da ondan. Onların çatışması için birlikte bir şeyler yapmaları gerek ama sürekli oturduklarından her şey yolunda tabi. -Orhan Bey, yirmi senedir öğrenemedin be şu satrancı!

Hadi hadi,.. Senin bildiklerin kadar benim unuttuğum var! Bak yine yanlış oynadın! Nedenmiş? Sen “rok” nedir bilmez misin ? İkisini izlemek de çok keyifli. Birinin gözü az görüyor, diğerinin kulakları az duyuyor.

– Rok da nedir?

– Bilmiyorsan Doğaç’a sor. – Doğaç nereden bilsin daha dünkü çocuk.

– Asıl her şeyi dünkü çocuklar biliyor. Hadi canım, sen de biliyormuş gibi konuşuyorsun. Arada böyle bana takılmayı da ihmal etmiyorlar. Oyun ilerledikçe itirazlar, kahkahalar artıyor.

– Ben neden dünkü çocuk oluyormuşum dede? Dünkü çocuk değilsin de yaşıtımız mısın?

-Sen iki okul bitirdim biliyor musun?

 – Yok canım, beni mi kandırıyorsun? Niye kandırayım dede. Anaokulu bir, yarım dönem sonra da ilkokul bitiyor; o da iki! Onları güldürmeyi yine başarmıştım.

İkisi de yirmilik delikanlı ya. Birbirlerini ihtiyarlıkla suçluyorlar. Diğer cepheye göre burada son derece keyifli bir oyun var. Pek çok atışmayı bilerek yapıyorlar. Üstelik amaçları karşı tarafla değil kendileriyle alay etmek. “Yaşlılar gibi…” derken yaşlı olduklarının pekâlâ farkındalar. İnsanın kendi eksiklerini bilip kendisiyle alay edebilmesi çok güzel bir şey.. Bunu başarabilen insanlara bayılıyorum.

Bazen büyükanne cephesinin gerginliğiyle, bazen büyükbaba cephesinin neşesiyle geçiyor tatilim. Tatilin bir haftası bitti bile. Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Yarın dedemlerle birlikte Narlıdere’ye gideceğiz. Orhan dedem, elli yıl önce oradaki askerî birlikte yapmış askerliğini.

Hüseyin dedem de neredeyse aynı zamanda tuğla fabrikalarında çalışmış orada. Gençliklerini yeniden yaşamak istiyorlar. Sabah erkenden çıkacağız. Bugün erken uyumamı söylediler.

Erkenden uyandım. Henüz kimse uyanmamıştı. Çıtır’ın mamasını, suyunu verdim; temizliğini yaptım. Çıtır da çok erken uyanıyor, mama için miyavlıyor: “Maaam” o sözcüğün mama olduğunu öğrendi. Sonra biraz oynuyoruz. Arkamdan koşuyor, patileriyle bacağıma dokunuyor, kaçıp saklanıyor. “Neredeymiş bu haylaz?” diye onu arıyorum.

Kedilerin bu kadar akıllı olduğunu bilmezdim. Kahvaltıdan sonra aşağı indik. Bir beş dakika kadar “Sen görmüyorsun, sen duymuyorsun.” atışmasından sonra nihayet Orhan dedemin arabasına karar verdik. “Duymamak, görmemekten iyi. Tamam, senin arabayla gidelim.” dedi Hüseyin dedem, kahkahalarla arabaya bindik. Biri altı saatlik, diğeri on iki saatlik yolu arabayla geldiler; ikisi de yıllardır araba kullanırlar aslında.

Ama keyifli keyifli atışmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Yirmi dakika sonra Narlıdere’deydik. Askeri birliğin yalnız girişine kadar izin verdiler. Orhan dedeme o kadarı da yetti. Koca koca ağaçları gösterip “Bunla biz dikmiştik.” dedi. Elli yıl önce dikilmiş ağaçlar…

Dedem dünyayı gezmiş, ağaçlar oldukları yerde kalmışlar. Sıkılmışlar mıdır acaba? Dedemi tanımışlar mıdır? Ziyaretçilerin oturduğu kameriyede on dakika kadar oturduk. Orhan dedem, hiç konuşmadı. Dalıp dalıp gitti. Ben bir şeyler soracak oldum, Hüseyin dedem susmamı işaret etti. Orhan dedemin dört yılını geçirdiği birliği geride bırakıp Hüseyin dedemin çalıştığı yerlere doğru yola çıktık. Güzelbahçe’ye yakın, dağın eteklerinde, bahçeli villaların sıralandığı kocaman bir alan. Fabrika falan kalmamış tabii.

– Şu mavi boyalı sitenin yerinde miydi acaba? Yoksa bir yanındaki site mi? Arkadaki kayalıkları ha- tırlıyorum, ama fabrikanın yerini tam olarak kestiremiyorum. Kayalıkları da düştüğümden hatırlıyorum. İki gün bilek ağrısıyla çalışmak zorunda kalmıştım. Ne kadar çalıştın burada dede? Dört yıl oğlum. Tam dört yıl…

 -Çok kazanıyor muydun? Gülmeyi, eğlenmeyi paradan çok önemserdik o zaman. Para bu kadar önemli değildi. Ne kadar kazanıyordum, hatırlamıyorum ki…

– Yaaa, yaaa… dedi Orhan dedem iç çekerek.

Anıları yormuştu dedelerimi. Yakınlarda havuzlu, çok güzel bir çay bahçesi bulup oturduk. İkisi de konuşmuyorlar, düşünüyorlar. Onları neşelendirmeye çalıştım önce, sonra bu hüznü bilerek yaşamak istediklerini düşünüp vazgectim.

– Çok hatalar yaptık, dedi Orhan dedem.

 – Yaptık.. dedi Hüseyin dedem.

– Arkadaşları da kırdık, aileleri de…

-O zaman öyleydi be!

– Bir kere daha aynı şeyleri yaşasak aynı hataları tekrar eder miyiz Hüseyin Bey? O kafayla olursa tekrar ederiz de bugünün kafasıyla mümkün değil. Şu çocuklar için daha sık görüşebilseydik, büyük bir aile olduğumuzu kabullendirebilseydik…

– Onların “Biz hayatımızı kendimiz çizeceğiz, karışmayın” itirazlarına karşı çıkabilseydik…

– Serpil, benim için hala çocuk…

 – Zafer de benim için öyle.

 – Daha çak görebilseydik, daha çok sarılabilseydik. – Kokularını içimize çekebilseydik derin derin…

– Geç değil be Hüseyin Bey?

Büyüklerde Çocuktu Hikayesi
Büyüklerde Çocuktu Hikayesi

– Eksik kalacak, ama geç değil Orhan Bey… Büyükbabalar kısa konuşuyorlar. Birbirlerinin ne demek istediklerini çok iyi anlıyorlar çünkü. Ben de çok iyi anladım. Eve dönüş yolundayız, Yol boyunca ne Hüseyin dedem ne Orhan dedem konuştu. “Buradan mı döneceğiz, daha çok yol kaldı mı?” gibi kısa cümlelerle, konuşmuş olmak için konuştular. Akıllarında geçmişleri var. Gençliklerini yaşadıkları yere, henüz ne annemin ne babamın olduğu zamanlara dönünce hüzünlendiler.

 İnsan eski zamanlarını niçin hüzünle anar? Eski günler hep hüzünlü müydü, yoksa o günleri düşününce insanlar yanlışlarını mi düşünürler? Yanlışlar mı? Hüseyin dedem, son derece uyumlu bir insandır. Kimi üzmüş olabilir ki? Orhan dedem de öyle.. Böyle iyi iki dedeye sahip olduğum için ne kadar şanslıyım. Eve yaklaşmıştık. Ben çok şanslı bir torunum, dedim. Nereden aklına geldi şimdi bu, dedi Hüseyin dedem.

Senin gibi, Orhan dedem gibi dünya tatlısı iki dedem var da ondan… dedim. Gülümsediler. Bak şunun söylediklerine!l

– Bunları söyleyen bir ara torunumuz olduğu için  asıl biz şanslıyız.

-Çok haklısın Hüseyin Bey… Herkes dedesini sever, biliyorum. Bugün tanık olduklarım, kendi aralarındaki konuşmaları, dedelerimin her dededen fazla sevilmesine sebep. Sonunda eve ulaşmıştık. Evde herkes telaşlı, bizi merak etmişler. Sitemler başlar başlamaz dedelerim telefonlarına sarıldılar, ikisi de defalarca aranmış; sessizde olduğu için duymamışlar. Niye merak ederler ki? Yaşlıların alışkanlıkları işte… Kendileri çocukları merak ederler, çocukların kendilerini merak edecekleri akıllarına gelmez. Günün heyecanından olsa gerek, telefonları akıllarından çıkıp gitmiş.

– Aşk olsun baba!Ne kadar meraklandık, tahmin edemezsiniz. Doğaç var yahu yanımızda, kaybolacak  hâlimiz yok ya!

– Doğaç nereden bilsin oraları baba? Evimize çok uzak. Bilir benim torunum, yolu hep o tarif etti.

– Yeter yahu, üzerimize gelmeyin artık, döndük işte! Telefonu kaç gündür kullanıyor muyuz da telefona bakmak aklımıza gelsin!

– Dünür, bunlara bir ceza verelim.

– Ne yapalım?

– Doğaç’la Deniz’e bunların çocukluklarını anlatalım. Biz onlar için ne kadar telaşlanmışız zamanında hatırlasınlar, mahcup olsunlar.

– İyi düşündün dünür. Yemekten sonra sohbet konumuz belli oldu.

– Ama baba… dedi annem. – Sus! Bu cezayı hak ettiniz siz.

– Suçlu sizsiniz, bize mi ceza ko8eceksiniz?

– Aşk olsun baba, dedi annem Hüseyin dedeme… Yaşasın! Zaman zaman bizimkiler çocukluk maceralarını anlatırlar, eminim anlatmaktan utandıkları pek çok şeyi de bugün dinleyeceğiz. Ok yaydan çıktı bir kere, dönüş yok!

Çok eğleneceğiz, şimdiden tahmin edebiliyorum bunu. Abim de ben de bir an önce yemeğin bitmesini bekledik. Yemekten sonra salona geçtik. Kahveler yapılıyor, annem de babam da hiç olmazsa kendilerini mahcup edecek olayları anlatmasınlar diye dedelerimin etrafında dört dönüyorlar. Hiç sanmam, dedelerimin muzip bakışlarına bakılırsa bizimkilerin çocukluklarını hiç acımadan anlatacaklar. Hüseyin dedem, başladı: Kumbara… dedi sadece, babam yerinden zıpladı:

– Baba… Çocuklar yanlış anlayacak!

– Hiç de yanlış anlamazlar, ne var bunda? Her çocuğun böyle maceraları vardır. Bakın çocuklar, babanız için bir bankadan metal bir kumbara aldım. O zaman sizden küçük. Sekiz, dokuz yaşlarında falan. Bakın bu meseleyi ben de bilmiyorum, dedi annem, güldü,

– Dur bakalım, ann de bilinmeyen mesleklerin oflaya gidecek dedi Orhan dedem. Hüseyin dedem, devam etti:

– Her gün, babacığınız para biriktirmeye alışsın diye cebimdeki bozuklukları atıyorum.

Sonra da birlikte kumbarayı sallayıp “Vay be, ne kadar paramız olmuş!” diye seviniyoruz. Her gün ses kalabalıklaşıyor çünkü. Bir gün, yine paraları attım, kumbarayı salladım. Aman! Yalnızca son attığım paraların sesi geliyor.

– Ne olmuş paralara? Kumbaranın anahtarı yalnız bankada var. Ben olmadan gidip kumbarayı açtırması mümkün değil.

-Eee, ne olmuş? Ne olacak? Hala paranın değerini çok da lyi bilmeyen babanız, elline bir tel geçirmiş. Uğraşa uğraşa paraları kumbaradan geri düşürmüş. Sonra da mahallenin ağalığına soyunmuş.

– Nasıl yani? Mahallenin çocuklarını toplamış, dondurmacıya götürmüş. Günlerdir biriktirdiğimiz paraları bir güzel yemişler. Sen ne yaptın Babanız, aynı şeyi siz yapsanız size ne yapardı? Çok kızardı. Saatlerce para biriktirmenin öneminden, gizli saklı iş çevirmenin yanlışlığından söz ederdi.

– Eh, benim oğlum… Ben de aynısını yaptım, saatlerce konuştum onunla. On lira harcadıysa ben yirmi liralık konuştum. Vay, babama bakar mısınız? Sekiz yaşlarında tüm mahallenin çocuklarına dondurma ısmarlamış, bunun için de kumbarayı patlatmış! Babam, dedemin sözlerine kahkahalarla gülüyor, bir yandan da utanıyor, farkındayım.

O gün bugündür, babanız paranın değerini bilmez. O gün saatlerce konuştum; bir kulağından girdi, diğerinden çıktı. Vallahi doğru, dedi babaannem. “Çocukların  karne hediyelerinden belli!” Dedemin son cümleleri, babamın bize söylediği cümlelerin tıpatıp aynısı!

Babam ezilip büzülüyor. Göz göze geliyoruz, bir kahkaha daha patlatıp durumu kurtarmaya çalışıyor. Dedem “Sıra semde dünür.” diyerek sözü Orhan dedeme bıraktı. Bu Serpil var ya bu Serpil… dedi dedem. Oooo! Orhan dedem fena bir giriş yaptı, bakalım neler çıkacak…

– Size, öğrencilerine hanım hanım durmaktan. beyefendi olmaktan söz ediyor değil mi?

– Öyle.. dedim. “Annem, ar insanlar olmamızı ister hep.”

 – Kendisi ne kadar ağırmış çocukken, sor bakalım, dedi dedem, devam etti: “Fındıklığı bilirsiniz. Hemen yanında orman… Anneniz de tam Doğaç’ın yaşında… Yanımda oturur, konuşuruz. Bazen ben dalar giderim, anneniz yanımda oturuyor zannedip konuşmaya devam ederim. Birden fark ederim ki Serpil, fındıklığın arasında geziyor. Yerinde birkaç dakika oturması ne mümkün?”

Bizden ağır abiler olmamızı isteyen annemize bakar mısınız? Yerinde duramıyormuş meğer. Bir gün, kahvaltıdan sonra balkon keyfindeyiz. Anneniz birden kayboldu. Balkondan fındıklığın çoğu görünüyor, görünen yerlerde anneniz yok. Birkaç kez aşağı doğru seslendik, Serpil Hanım yok! Hiç unutur muyum o günü, aklım başımdan gitmişti, dedi anneannem.

– Neyse, fındıklığa indik, arıyoruz. Serpil, Serpil; bağırıyoruz, yok. Korkumuz da orman… Ormana çok girmezler, ama ya bizimki bir delilik yapıp girdiyse… – Bir saat falan aramadığımız yer kalmadı. Ormanın bahçeye yakın bölümlerini de didik didik ettik, Serpil yok.

– Aman Allah’ım ne büyük korku, dedi Hüseyin dedem…

– Korkulmaz mı, aklımız yerinden oynayacak. Bir saatin sonunda fındıklığın sonundan bir ses, biri bağırıyor.

– Eyvah, bir şey olmuş!

– Yok, “Serpil burada, koşun!” diyor Funda teyzeniz, ama sesi telaşlı değil. Yukarıdan aşağı, fındık dallarına çarpa çarpa aşağı indik.

– Eee, ne olmuş?

– Anneniz, armut ağacının tepesinden O yaşta oraya nasıl çıktığını anlamak mümkün değil! Nasıl çıktığımı bilsem aynı yolla inecektim zaten, dedi annem, durum anlaşıldı.

– Aynen öyle olmuş. Bizimkinin canı armut istemiş. Olgun bir armudu gözüne kestirmiş, aha da ulaşmış. Ulaşmış, ama geri nasıl inecek?

– Siz o kadar seslenirken niye hiç yanıt vermemiş, dedim.

 – Ağaçlara çıkması yasaktı, çünkü çok hareketli olduğundan düz yolda bile düşüyordu anneniz. Orada onu görünce çok kızacağımızı düşünmüş, biz bir saat kaygıyla ararken o da korkudan “Buradayım, kurtarın beni!” diyememiş. Elinde o armut, dallardan birinin üstüne oturmuş, sıkı sıkı tutunmuş; bekliyor.

Annemi o görüntüde hayal ettim, ne komik. Kendime engel olamadım, bir kahkaha attım.

– Doğaç, aşk olsun… diye sitem etti annem.

Kızma çocuğa. Neyse efendim, Sepil’i o hâlde görünce rahatlamanın etkisiyle hepimiz gülmeye başladık. Serpil de “İndirin beni ne olur!” diye sızlanıyor.

– Nasıl indirdiniz peki? | Eh o zaman gençlik var bende. Bir çırpıda tırmandım ağaca. Anneniz su su sarıldı boynuma; annenizin herhâlde birkaç dakikada çıktığı ağaçtan yavaş yavaş, korka korka yirmi dakikada indik.

 – Ceza? Ne ceza verdiniz dede, dedi abim.  Orada bir saat beklemekle kendi cezasını kendisi vermişti zaten. O günden sonra da bir daha ağaca çıkmadı. Maceralar bunlarla bitmedi. Annemin çocukluk hayalinin tır şoförlüğü olduğunu, babamın okuduklarını bedavaya getirmek için kitapçının oğluyla dostluğunu; annemle babamın çocukluklarından kalan komik, bazen de korkutucu anılarını aile büyüklerimizden dinledik. Zaman zaman kahkahalar attık, zaman zaman hüzünlendik.

Binbir Gece MasallarıAndersan MasallarıAnadolu Masalları


Benzer İçerikler

Nasreddin Hoca Biraz da Katran İlave Et Fıkrası
Biraz da Katran İlave Et Hikâyesi
Yalancı Çoban Masalı
Yalancı Çoban Hikayesi
Külkedisi
Külkedisi Hikayesi
Sağır Kurbağa Hikayesi
Sağır Kurbağa Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.