Ummadığın Taş Baş Yarar Hikayesi

Ummadığın Taş Baş Yarar Masalı

Abone Ol google news
Ummadığın Taş Baş Yarar
Ummadığın Taş Baş Yarar

Keloğlandan Ummadık Zeka Üstünlüğü

Not: Bu masalın son bölümünde ölmek, öldürmek cümlesi geçmektedir.


Vaktiyle bir kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir Keloğlan ile ihtiyar annesi yaşarmış. Keloğlan çok zeki ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne bulursa şükredip yiyip içmeyi, uyumayı severmiş.

Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de oldukça çirkin olduğu için herkes ona, keloğlan dermiş. Keloğlan’ın ihtiyar annesi ise, çamaşır yıkayarak hem kendini, hem de tembel Keloğlanı beslemeye çalışır, kıt kanaat geçinirlermiş. Bir gün Keloğlan’ın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık ve kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra, bir şeyler söylüyor, herkes onu dikkatli bir şekilde dinliyormuş.

Bizim Keloğlan da yavaşça bu kalabalığa sokularak adamın ne söylediğini dinlemeye başlamış.. Adam meğer şehrin tellâllarından birisiymiş… Eskiden bugünkü gibi yayın organları olmadığı için önemli haberleri tellâl denilen kişiler insanlara duyururdu. Bu adamlar şehrin kalabalık yerlerinde, caddelerinde, sokaklarında duyurulması gereken haberleri halka bağıra bağıra bildirir, önemli haberleri insanlara duyurmak bu şekilde mümkün olurdu. Keloğlan’ın dinlemekte olduğu Tellâl şöyle demekteydi:

– Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek olana yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın… Keloğlan etrafa toplananlardan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verileceğini öğrenince Tellâl’a:

-Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş. Tellâl Keloğlan’ı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:

-“Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli, cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum” deyince Keloğlan:

Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap verince, etrafındakilerin alaylı gülüşmeleri arasında, tellâl, onun biraz da fakir hâline acıyarak:

-Pekâlâ oğlum. Mademki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim: Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek… Yolculuk katır sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin? diye sorunca, Keloğlan:

– Ben, bir şeyi yaparım dediğim zaman o iş ne kadar zor olursa olsun yaparım, karşılığını vermiş. Tellâl:

-Mademki kendine bu kadar güvenin var, bende  sana bu işi veriyorum… Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? diye sormuş. Keloğlan:

– Şimdi verin de birazı yanımda bulunsun, geri kalanını da anneme harçlık bırakırım, demiş. Bu şekilde anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe koşar.

Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğa çıkacak kişilerin hazır olduğunu ve kendisini beklemekte olduklarını görür. Kafile başkanı hazır olup olmadığını Keloğlan’a sorar, Hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen katırlara binerek yola koyulurlar… iki gün durup dinlenmeden yol alırlar.

Üçüncü gün Keloğlan’ın katır sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar, ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yoluna devam eder. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan, biraz dinleneceği ve biraz da uyuyacağı için sevinmiştir. Ama, bu sevinci çok sürmez. Katırlar bağlandıktan sonra, kafile başı Keloğlan’ı çağırır:

– Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun…

– Evet.

– İşte şimdi, o kuyuya ineceksin… Korkmazsın değil – mi? Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve içine eğilip bakar, kafile başkanına dönerek:

– Ne var bunda korkacak, elbette inerim, der, Keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeye çalışarak, kuyuya inmek için hazırlanmaya başlar. Yol arkadaşları Keloğlan’ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar. Keloğlan kuyunun yarısına gelince, sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır.

Adamın biri Keloğlan’ı kucakladığı gibi, bu kapıdan içeri çeker. Neye uğradığını şaşıran Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün: Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu… Sarayın bahçesinde güllerin arasında dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta, çiçeklerin arasında büyük bir Tavuşkuşu dolaşmaktadır.

Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün… Koca bir Dev, arkasında durmuyor mu… Dev, korkunç bir sesle:

– Eyyyy Ademoğlu! Söyle bakayım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel? Keloğlan korkudan tir, tir titremeye başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra:

– Gönül neyi severse güzel odur, sultanım, der. Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan’a tekrar sorar:

Şu kız çok güzel, şu Tavuskuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü … Buna ne dersin?  Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur.  Yine aynı cevabı yapıştırır:

Ummadığın Taş Baş Yarar Masalı
Ummadığın Taş Baş Yarar Masalı

– Gönül neyi severse, güzel odur, sultanım.  Aldığı cevaptan çok hoşlanan Dev, Keloğalan’a, “Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun” demiş ve hemen yanındaki ağaçtan kopardığı üç iri narı vermiş.  Ve -Al bunları, dönüşte evinde annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan’ın yanından ayrılmış. 

Meğer Dev, her kuyuya inene bu soruları sorar, fakat bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış.  Böylece kuyuya çoğu, Dev’in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavus kuşu diye Dev’e cevap verirlermiş.  Bu cevaplardan Dev memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. 

Dev’in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukarıdan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru indiğini görünce, hemen bu kovaya yapışarak dışarı çıkmış.

  Keloğlan’ın sapasağlam yukarıya çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamaz gibi birbirlerine bakışırlar.  Zira, bu kuyudan su almaları için her seferinde Dev’e bir insan kurban vermek kervancıların adetiyimiş. Arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar.  Kafile başkanı merakını yenemeyerek Keloğlan’a sormuş:

– Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir.  Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlât?  Keloğlan güler yüzle şu cevabı vermiş:

-Nasıl çıktımsa, çıktım … Çıktım ya!  Siz ona bakın … Yeniden günlerce yol aldıktan sonra, kafile gidecekleri o uzak ülkeye varmış.  Katırlara mallarını yükleyip sağ salim geldikleri yere dönmüşler.  Keloğlan, elindeki narları ile sevinçle evine dönünce, annesini yine her zamanki gibi, Çamaşır yıkarken bulmuş. 

Annesi de oğlu geldiği için sevinmiş … Akşam olup yemek yedikten sonra Keloğlan, Dev’in verdiği narlardan birini çıkarıp ikiye bölmüş.  Bir de ne görsün Evin içi birden nurdan bir ışıkla aydınlanmaz mı. Dev’in nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli bir mücevher değil miymiş … Bunun için anlayan Keloğlan, zaman zaman onun birini azar azar satar.  Keloğlan öylesine zengin olur ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı.  Bu şekilde mutlu bir hayata kavuşur.

Hayvan HikayeleriMasal KitabıDeğişik Masallar


Benzer İçerikler

Yoksul Ayakkabıcı
Yoksul Tamirci Hikayesi
Nasreddin Hoca Fincanı Katırlarını Ürkütmek Fıkrası
Fincanı Katırlarını Ürkütmek Hikayesi
Beş Küçük Bezelye Tanesi
Beş Küçük Bezelye Tanesi Hikayesi
Üç Küçük Domuzcuk
Üç Küçük Domuzcuk Hikayesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Masal Oku | © 2023, Tüm hakları saklıdır.